Muhafazakârlığı yeniden düşünmek

YORUM | YAVUZ ALTUN 

Amerika’da en çok dinlenen radyocu unvanını uzun süre elinde bulunduran Rush Limbaugh geçenlerde hayatını kaybetti. Son bir senedir kanser tedavisi görüyordu. 70 yaşındaydı. Cumhuriyetçi Parti’ye yakındı. Aslında ilişkiyi tersinden kurmak gerekir. Cumhuriyetçi Parti, ona yakındı. Hatta giderek ona dönüşüyordu. Nihayet 2016’da Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle, ikisi bütünleşecekti.

Trump, 2020 yılında Limbaugh’a Presidential Medal of Freedom takdim etti.

Limbaugh’un Amerikan siyaseti üzerindeki etkisi ölümünden sonra ABD medyasında uzun uzadıya tartışıldı. Genel kanı, bugünkü kutuplaşmanın ve Cumhuriyetçi Parti’deki “aşırı sağcılığın” onun eseri olduğu yönündeydi. Washington Post’ta yayınlanan bir yorumun başlığı “Bugün Rush Limbaugh dünyasında yaşıyoruz” şeklindeydi mesela. Öfkeyle Trump’a bakanlar, arkasında onu görüyordu.

Peki, bu milyoner radyocunun bu kadar etkili olmasının sebebi neydi? Kimdi gerçekten Rush Limbaugh?

1984’te Sacramento’da başlayan radyo programını 1990’lara doğru New York’a taşımayı başaran popüler bir radyocuydu Limbaugh. 1990’ların başında “Rush To Excellence Tour” adını verdiği bir geziyle radyo programını Amerika’nın çeşitli şehirlerinde, o şehrin en popüler radyo istasyonlarında seslendirdi. Buradan ciddi para kazandı. Aynı zamanda sarsılmaz bir otorite.

Hazır cevaplığı, mizahı kullanış biçimi ve herkesin konuştuğu konulardaki keskin tavırları, kısa sürede onu dinleyiciler arasında hayli popüler hâle getirdi. Cumhuriyetçi olduğunu saklamıyordu elbette ama onun tarzı daha çok “karşı tarafı kızdırmak” üzerineydi. O yıllarda Baba George Bush, Beyaz Saray’da oturuyordu ve Körfez Savaşı başlamıştı. Limbaugh ise, barış aktivistleriyle alay ediyordu. Bush’un en sevdiği politik yorumcuydu şüphesiz.

George H. W. Bush (solda) ve Limbaugh

1992 ile 1996 yılları arasında yine politik konuları merkeze aldığı bir Talk Show sunmuştu televizyonda. Programın yapımcısı, bir başka muhafazakâr medya ikonu ve Fox News’in kurucularından Roger Ailes’ti. Tıpkı Limbaugh gibi Ailes de, bugünkü Amerikan sağının müsebbiplerinden sayılıyor.

1994 yılında ise çok ilginç bir şey oldu. ABD’de başkanlık koltuğunu kazanmak kadar, Temsilciler Meclisi ya da Senato’da çoğunluğa sahip olmak da önemlidir. 1930’ların başından, 1994’teki ara seçimlere (midterms) kadar, Temsilciler Meclisi’nde Demokratların mutlak bir üstünlüğü vardı. Düşünün, yaklaşık 60 senelik bir dilimde, Cumhuriyetçiler burada hepi topu 4 sene üstünlük sağlayabilmişti. Senato’da da durum aşağı yukarı benzerdi.

Senato ve Temsilciler Meclisi’nde hangi yıllarda hangi partinin çoğunluk olduğunu gösteren tablo. Kaynak: Wikipedia

Bu, Demokratların Amerikan halkının genel sempatisini kazandığını gösteriyordu. Sadece şehirleşmiş kıyı bölgelerinde değil, iç bölgelerde de Demokrat politikacılar öne çıkıyordu. Bu dönemde Beyaz Saray’da Cumhuriyetçi başkanlar otursa da, çoğu zaman elleri yeterince güçlü değildi. Uzlaşmak zorunda kalıyorlardı.

İşte 1994 yılındaki ara seçimlerde, Cumhuriyetçi Parti hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu elde etti. Bu, ciddi bir seçim başarısıydı. Hemen ardından ne mi oldu? Parti, Rush Limbaugh’nun bu başarıdaki payının altını çizen bir hamleyle, onu yönetim kurulunun onursal üyesi yapmaya karar verdi. Sonraları Trump’ın başkan yardımcılığını yapacak Mike Pence gibi isimler, açıkça “Limbaugh olmasaydı, burada olmazdık” diyecekti.

Milyonlarca Amerikalı her sabah Limbaugh’un “vaazlarını” dinliyordu. Bu taşralı, pratik zekâlı ve komik politika yorumcusu, Demokrat Parti’nin attığı her adıma bir kulp takmasıyla meşhurdu. Çoğu zaman “sessiz yığınların” sesi olmakla ünlenmişti. Bazı Demokratlar ona, “Amerika’daki en tehlikeli adam” dediğinde, o da şovunda bu ifadeyi kullanıyor ve “Amerika’nın en tehlikeli adamı size hoşgeldiniz diyor” gibi bir karşılamayla programına başlıyordu.

Demokratlar evsizlerle ilgili bir yasa tasarısı getirdiğinde, onlara “merhamet faşisti” diyordu sonra. Kürtaj hakkını savunan kadınlara Feminist ve Nazi’nin birleşimi olarak “feminazis” demişti. Bu tanım dünyaya da yayıldı. Çevrecilere, “ağaçlara sarılan kaçıklar” demekle kalmamış, iklim krizini tamamen bir komplo teorisi olarak nitelemişti. Bazen ölçüyü tamamen kaçırdığı da oluyordu. Ünlü oyuncu Michael J. Fox’un Parkinson hastalığı sebebiyle hareketlerini kontrol edemeyişini alay konusu yapmıştı bir yayınında.

1960’larda “çiçek çocuklar” devrimi, hem bir cinsel özgürlük hareketiydi hem de eşcinsellerin kendini ifade edebilmesi için bir dönüm noktasıydı. Ardından AIDS hastalığının yaygınlaşması, pek çok muhafazakâr Amerikalı için “eşcinselliğin doğal sonucuydu” ama bunu bu şekilde düşünseler de kamusal alanda dile getirmek pek de uygun görünmüyordu. Limbaugh ise tam bu dönemde radyo programında uzun bir süre AIDS’ten hayatını kaybeden eşcinsellerin isimlerini anons etti. Üstelik, “I’ll Never Love This Way Again” (Bir Daha Asla Bu Şekilde Sevmeyeceğim) isimli bir şarkı eşliğinde… Sonrasında özür diledi.

2012’de, doğum kontrol haplarını devletin bedavaya vermesi gerektiğini savunan bir üniversite öğrencisine, “Eğer senin doğum kontrol haplarının parasını ödeyeceksek, senin seks hayatını finanse ediyoruz demektir, o halde karşılığında bir şey istiyoruz; videolarını internete koy ve biz de seyredelim,” dedi. Tepkiyle karşılaşınca, kendi üslubunca geri adıma attı. Haddini aşan bir şaka diyerek geçiştirdi.

Trump’ın da kampanyalarında sıklıkla kullandığı “gerçek halk, elitlere karşı” retoriğini bir silah gibi kullanmasıyla meşhurdu Limbaugh; oysa düğününde Elton John çalmıştı. Amerika’yı muhafazakârlar ve liberaller olarak ikiye bölmüş, karşıt görüşleri karikatürize ederek, aşağılayarak, onlarla alay ederek “fikri mücadele” veriyordu kendince. Neyi savunduğunun bir önemi yoktu, nasıl yaşadığının da, mühim olan karşı mahalleye retorikten bir Molotof kokteyli atmaktı. Bu sayede hem liberalleri kızdırmaktan keyif alıyordu hem de muhafazakârların üzerindeki “eziklik psikolojisini” yırtıyordu.

Onu başlangıçta pek ciddiye almayan Demokrat Parti ve liberaller ise, 2016’da Trump seçildiğinde, önce bu damarı anlamaya çalışacağını ilân etti, sonrasında ise bundan vazgeçip rakibinin silahıyla karşılık vermeye başladı. Trump, evet, bilinçli bir tercihle bir parodide oyuncuymuş gibi davranıyordu. Sürekli alaycı, sürekli karşı tarafla ilgili uç iddialara sahipti. Onu sevmeyenler, onu iyice bir nefret objesine çevirmekten başka bir seçenek göremedi.

Türkiye’deki muhafazakârlar için buna benzer bir damarın izini sürmek istesek, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sundan başlamak gerekir sanırım. Rakibine karşı sürekli reaksiyoner, yeni tabirle “atarlı” bir üslup. Dediğim gibi bunun genelde taşralı muhafazakâr kitlede karşılık bulmasının sebebi, o üslupta bir “güç” parıltısı bulmaları. Uzlaşmaz, tavizsiz, yalınkılıç bir irade. Karşı tarafın üstünlük iddiasının altını oyan bir laf cambazlığı. 2000’lerde bunun benzerini Yeni Akit (eski ismiyle Vakit) çevresinde gözlemlemek mümkün. “Ya bunlar da mahallenin delisi işte” diyerek gözardı edilen bu çevre, 2010’lu yıllarda bütün AKP medyasını kendi rengine boyayacaktı.

Cumhuriyetçilerin hitap ettiği kitlenin şehirlerden taşraya kayması da Limbaugh’un eliyle oldu. ABD’de merkez sağ, varlıklı, eğitimli, gerçek muhafazakârlardan oluşuyor. Toprak sahibi, zengin, güce erişebilen bir kitle. Trump, partiyi kıyıda köşede duran, çoğu zaman oy bile vermeyen yeni bir kitleyle tanıştırdı. Orta Amerika’da yaşayan beyaz, yoksul, az eğitimli insanlar. Yaş ortalaması yüksek ama bazı gençlere de açılabilen bir reaksiyonerlik. Ama onunla kısıtlı kalmadı Trump hareketi. Bir şekilde kızgın, durumundan hoşnutsuz, “Dünya yansa bir kova su dökmem” diyecek kadar hissizleşmiş bir kitleyi de peşinde sürükledi.

Şöyle bir bakınca sadece Amerika’da değil, muhafazakâr dünya görüşü, dünyanın hemen her yerinde agresifleşti, savunduğu değerleri değil karşı olduğu meseleleri gündeme taşıyarak, onlara nefret kusarak yükselmeye başladı. 2008’de Barack Obama başkanlık koltuğuna oturduğunda Limbaugh’un hedefinde sadece Obama yoktu, onunla uzlaşabileceği sinyalini veren Cumhuriyetçilere de saplıyordu oklarını.

Bu dalganın bir ucunda, sol-liberal düşüncenin seküler ahlakçı bir uca savrulmasının payı var. İnsanları çabucak ırkçı, faşist diye nitelemenin ve sosyal hayattan sürgün etmenin (bkz. cancel culture) buna benzer sert karşılıklar bulması sürpriz değil. Öte yandan aradaki uçurum da giderek büyüyor. Limbaugh gibiler sadece “kötü üslup” problemi olarak görülmemeli. Peşinden sürüklediği kitleyi komplo teorilerine, bir çeşit paranoyaya ve daimi güvensizlik hissine sürüklüyor. Trump’ın koronavirüs pandemisini hafife almasının en büyük sebeplerinden biri Limbaugh oldu mesela. 6 Ocak’ta Amerikan Kongre binasını basanları düşünün.

Muhafazakârlar, dindarlar ya da genel olarak sağ düşünce, kendisini “huzurlu” hissedeceği bir değerler zeminine oturamazsa, gelecek nesiller ya bu kitleden kopacak ve kendilerine yeni kimlikler edinecekler ya da radikalleşerek kalıcı bir probleme dönüşecekler. Bunun için de muhafazakâr kesimlerin “kanaat önderlerinin” (elit kelimesini belki sevmiyorlardır) eski ezberleri bir kenara bırakıp şu yaşadığımız aşırı hızlı değişim çağında, gerçekçi, makul, hakiki ve barışçıl yeni fikirlerle ortaya çıkmaları gerekiyor. Elbette bunun için değişimi önce kabullenmek sonra da onu anlamak lazım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin