“Muhafazakâr” Çakmak’tan “Büyük Doğucu” Akar’a Türkiye Siyasetinde Genelkurmay Başkanları 

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Osmanlı’nın son döneminden bugüne dünyadaki gelişmeleri yakından takip etme konusunda toplumun çok ilerisinde olan Türk ordusu, 1998’de “post modern bir darbe” yaparak bilimsel ve teknolojik gelişmelere ne kadar vakıf olduğunu ortaya koymuş ve “bin yıl sürecek” 28 Şubat sürecini başlatmıştı.

Kamuoyu AKP’nin iktidara gelmesiyle 28 Şubat sürecinin birkaç yıl içinde bittiğini düşünmüştü. Ancak 27 Nisan 2007 gecesi Genelkurmay Başkanlığı’nın web sitesinde yayınlanan “muhtıra” durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. TSK bilime ve teknolojiye verdiği önemi bir kez daha ispatlayarak bir “e-muhtıra” ile siyasete yön vermiş ve 2007’den itibaren “Tek adam-Tek parti” iktidarına dayanan “dinî görünümlü, milliyetçi soslu” yeni bir rejim inşasının yolunu açmıştı.

27 Nisan e-muhtırasını yayınlayan ise geçtiğimiz hafta hayata veda eden, o dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’tı. Paşa’nın ölümü ve cenaze töreni basında çok az yer aldı. Ancak Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la birlikte 27 Nisan muhtırasına muhatap olan kabinenin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün cenazeye katılması gözlerden kaçmadı. Bu durum, herhalde AKP’ye yeni rejim inşasının yolunu açan Büyükanıt’a “vefanın” bir gereğiydi.

Sadık Bir Rejim Hizmetkârı: Fevzi Çakmak 

Eski adı “Erkân-ı Harbiye Riyaseti” olan Genelkurmay Başkanlığı’nın tarihi 1880’lere kadar götürülebilir. Türkiye siyasetinde her dönem önemli bir role sahip olan Genelkurmay Başkanlığı görevini II. Meşrutiyet devrinde Ahmet İzzet ve Hadi Paşalardan sonra İttihatçıların önde gelenlerinden Enver Bey (Paşa) üstlendi.

Yeni Türk devletinin ilk genelkurmay başkanı “albay” İsmet Bey (İnönü) oldu. 1921’de ise bu göreve Fevzi Çakmak tayin edildi. İsmet ve Fevzi Paşaların ortak özelliği Kâzım Karabekir, A. Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Paşa (Bele), Rauf Bey (Orbay) gibi askerlere göre Millî Mücadeleye çok sonra katılmış olmalarıydı. M. Kemal Paşa bundan sonraki süreçte siyaseti İsmet Paşa, orduyu da Fevzi Paşa vasıtasıyla dizayn etti.

Mareşal Fevzi Çakmak cumhuriyet tarihi boyunca en uzun süre genelkurmay başkanlığı görevinde bulunan komutan olurken emekliliğine kadar Atatürk devrimlerinin en büyük destekçisiydi. 1944’de “Millî Şef” İnönü tarafından “yaş haddi” nedeniyle emekli edilince karşı safa geçerek önce Demokrat Parti ile birlikte hareket etti sonra da Millet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. İnönü muhalifliğinin etkisiyle sonraki dönemlerde sağ kesim tarafından “dindar ve muhafazakâr” bir komutan olarak baş tacı edildi.

Halbuki Atatürk muhafazakâr kesimin sürekli şikâyet ettiği “laik tek parti rejimini” inşa ederken Paşa da hem devrimler aşamasında hem de tek parti rejiminin kurumsallaşmasında kayıtsız şartsız destek vermişti. Atatürk’ün ölümünden sonra da en güçlü cumhurbaşkanı adayı olmasına rağmen bu makamı İsmet Paşa’ya sunmuştu.

Mareşal, “sadıkane” icraatlarıyla rejimin temel taşlarından biri olmasına rağmen “dindarlığı” nedeniyle Kemalist kesim tarafından kabullenilmemiş ve “Çankaya” adlı eserinde Falih Rıfkı Atay bunu şöyle ifade etmiştir: Fevzi Çakmak devletin ve görevinin adamı idi. Muhafazakârdı; devrimlerden hiçbirinin taraflısı olmadığını bilirdik. Genelkurmay Başkanlığından ayrılıncaya kadar eski yazıyı kullanmıştır. Atatürk belli başlı devrim kararlarını verdikten sonra, bir defa pek sevdiği Diyanet İşleri Reisi Hoca Rıfat Efendi’yi çağırıp onu tatlı dille kandırır, sonra: — Şimdi Mareşal’e gidelim, derdi. Biri camilerin ve hocaların, biri ordunun başında idi”.

Asker Cumhurbaşkanları Dönemi 

Menderes devrinin genelkurmay başkanları ikinci planda kaldılar ve DP iktidarıyla yakın ilişkilerinin karşılığını milletvekili yapılarak aldılar. Hatta 27 Mayıs darbesi sırasında DP milletvekili olan eski genelkurmay başkanlarından Nuri Yamut Paşa Yassıada yargılamaları sırasında vefat etti. Darbe sırasında Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Rüştü Erdelhun Paşa ise Yassıada’da yargılanarak idama mahkûm edildi. Cezası sonradan affedilse de son yılları yalnızlık içinde geçti.

27 Mayıs darbesi ise Türkiye’de askerleri “başat güç” yaparken aynı zamanda “asker cumhurbaşkanları” dönemini başlattı. Cemal Gürsel’le başlayan askerlerin cumhurbaşkanı seçilmeleri süreci Orgeneral Cevdet Sunay ve Oramiral Fahri Korutürk’le devam etti.

Dönemin siyasi liderleri İnönü, Demirel ve Ecevit’in süreçteki rolleri, askerler arasından kendilerine göre “ehven-i şer” gördükleri birisinin cumhurbaşkanı seçilmesinden ibaretti. 1980 darbesi öncesinde bir türlü bitmek bilmeyen nafile turlarda CHP’nin cumhurbaşkanı adayı eski Hava Kuvvetleri komutanı Muhsin Batur, AP’nin adayı da eski Kara Kuvvetleri Komutanı Faik Türün olmuştu. Her iki adayın da 12 Mart muhtırasını veren komuta kademesinde yer almalarına rağmen aday gösterilmeleri, o dönemde askerin gücünü yansıtması bakımından ilginç bir örnektir.

12 Eylül Rejiminin Kurucusu Kenan Evren

27 Mayıs darbecileri “laiklik” merkezli Atatürkçü bir rejim kurmayı amaçlamışlardı. 12 Eylül darbesiyle yönetime el koyan cunta ise Atatürkçülüğü öne çıkarsa da 27 Mayıs’ın seküler anlayışının aksine daha muhafazakâr bir Türkiye hedefledi.

Okullarda din derslerinin zorunlu hale getirilmesi ve eğitim politikalarının Türk-İslam sentezi doğrultusunda şekillendirilmesiyle rejimin “laiklik hassasiyeti” devam etse de muhafazakârlık öne çıktı. Özal’ın da muhafazakâr kesimin ekonomik hayatta etkili bir rol almasını sağlayan girişimleriyle Türkiye, Kemalizm’in farklı bir versiyonuyla yoluna devam etti.

Bu sürecin mimarının da bir genelkurmay başkanı olması, her yönüyle üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. 27 Mayıs’tan farklı olarak 12 Eylülcülerin amacı “devlet kontrolünde ve devletin izin verdiği ölçüde” muhafazakâr bir toplum oluşturmaktı.

12 Eylül’ün inşa etmeyi hedeflediği kontrollü muhafazakârlık, Kemalist kesim ve “laiklik saplantılı” askerlerin endişelerine yol açtı ve 28 Şubat süreciyle bu kaygılar bir “post modern darbeye” dönüştü.

28 Şubat’ta ismi öne çıkan kişi Genelkurmay Başkanlığı ikinci başkanı Orgeneral Çevik Bir olsa da ordu hiyerarşisi düşünüldüğünde darbenin asıl mimarı kuşkusuz Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı idi. Nitekim Karadayı’dan sonra bu görevi üstlenen Hüseyin Kıvrıkoğlu “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” söyleyerek bu sürecin “bir devlet politikası” olduğunu ifade etti.

Allah’ın Özel Bir Lütfu: 27 Nisan Muhtırası 

AKP’nin iktidara gelmesiyle, kendisini Kemalizm’in temsilcisi olarak gören ordu kısa bir süre sonra “genç subaylar rahatsız” haberleriyle ve cumhuriyet mitingleriyle tepkisini açığa vurdu. Özellikle Hilmi Özkök’ün emekliliği sonrasında Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay başkanı olmasıyla 12 Eylül’ün inşa ettiği kontrollü dindarlık çizgisinin dışına çıkılma endişesi açıkça ifade edildi.

Beklendiği gibi en büyük fırtına cumhurbaşkanlığı seçimlerinde koptu. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt “laiklik ve demokrasiye sözde değil özde bağlı cumhurbaşkanı” sözüyle siyasi ortamı daha da gerginleştirdi.

27 Nisan 2007’de de AKP’nin önünde engel gibi gözüken bugünse “Allah’ın özel bir lütfu” olarak değerlendirilebilecek e-muhtırayı yayınladı. AKP böylece Büyükanıt Paşa vasıtasıyla tarihi bir fırsat elde etti.

Asıl kırılma noktasıysa Erdoğan ve Büyükanıt’ın “içeriğini iki tarafın da mezara kadar götüreceğini söylediği” Dolmabahçe görüşmesi oldu. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olabilmesi ve sonrasında Türkiye rejiminin “dindar görünümlü-otoriter” bir rejime dönüşmesinin en önemli adımı, 4 Mayıs 2007’deki bu görüşmede atıldı. Kemalist-Ulusalcı kesim varılan mutabakatla 28 Şubat’ta “seküler” söylemlerle gerçekleştiremediği hedeflerini “dindar görünümlü AKP” eliyle gerçekleştirme fırsatına kavuştu.

Seçilmiş bir iktidara karşı 27 Nisan muhtırasını veren, AKP’ye kapatma davası açtıran, Şemdinli olayları sonrası tutuklanan asker Ali Kaya’yı “tanırım iyi çocuktur” diye savunan Büyükanıt’a, emekli olurken AKP tarafından “zırhlı, süper lüks bir araç” tahsis edildi.

Ayrıca Erdoğan’ın başında bulunduğu Bakanlar Kurulu’nun teklifi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün tevcihiyle “devletin yüceltilmesi ve milli menfaatlere katkılarından dolayı” da “Devlet Şeref Madalyası” takdim edildi.

15 Temmuz Rejiminin Mimarı Hulusi Akar

Büyükanıt nasıl AKP’nin daha da güçlenmesinin önünü açan genelkurmay başkanı olduysa 15 Temmuz başarısız darbe girişiminde de Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, oynadığı rollerle yeni rejime zemin hazırladı.

15 Temmuz bahanesiyle ilan edilen OHAL sayesinde ordu başta olmak üzere kamudaki tasfiyeler ve “irtibat, iltisak, aidiyet” gibi hukuken hiçbir değer taşımayan suçlamalar sonucunda yüzbinlerce insan hakkında başlatılan soruşturma ve yargılamalarla yeni rejimin önündeki engeller ortadan kaldırıldı.

Akar aynı zamanda lise yıllarından arkadaşı olan Abdullah Gül’ün Erdoğan karşısında aday olmasını da engelledi. 2007’de Dolmabahçe’de Büyükanıt’ın desteğiyle yoluna devam eden Erdoğan “tek adam” hayalinin son adımlarını Akar’ın 15 Temmuz ve Abdullah Gül hamleleriyle attı.

Bugün Türkiye rejimi 1930’ların laik ve Kemalist otoriter yapısından “dindar görünümlü, milliyetçi soslu, ulusalcı destekli, otoriter bir Ortadoğu devletine” evrilmiş gözüküyor. Atatürk’ün kurduğu rejimin en sadık destekçisi ordunun başındaki “muhafazakâr, dindar” Fevzi Çakmak’tı.  Bugünkü rejimin mimarının da lise yıllarında “Büyük Doğu” okuyan, Necip Fazıl hayranı “muhafazakâr, dindar” Hulusi Akar olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir durum olarak karşımıza çıkıyor.

Akar bu hizmetlerinin ilk karşılığını adına “cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen otoriter rejimin ilk Milli Savunma Bakanı yapılarak aldı. Şimdi geriye, “yüzbinlerce insanın hayatının mahvolmasına yol açarak” kurulmasına büyük emek verdiği 15 Temmuz rejiminin başına cumhurbaşkanı olarak geçmesi kaldı. Türkiye artık otoriter bir Ortadoğu devletine dönüştüğüne göre Ortadoğu ülkelerinde defalarca örneğini gördüğümüz gibi Paşa’nın tek adam rejiminin başına geçmesi hiç kimseyi şaşırtmayacaktır.

“Muhafazakâr” Mareşal Çakmak’ın emeklilik döneminde çok isteyip de elde edemediği devletin bir numaralı koltuğunun “Büyük Doğucu” Orgeneral Akar’a nasip olup olmayacağını elbette zaman gösterecek.

2 YORUMLAR

  1. Akar, “buyuk dogucu”, “muhafazakar” vb. payelere layik birisi degildir…emrindeki askerlerini satan; kisisel cikarlarinin pesinde kosan, dirayetsiz, baskasinin sopasiyla ayakta duran, hirsizlarin kucagina oturan,15 Temmuzda onurunu tamamen yitirmis olan birisidir…sahibi gittigi anda kesekagidi gibi sonecegini hepberaber gorecegiz.

  2. Her yeni rejim başlangıcında sadık bir Genel Kurmay başkanı varmış demek ki. Mete Tunçay “halk ordudan Atatürk adına dayak yedi” demişti. Dayağı atan ordunun başında mareşal Fevzi çakmak vardı.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin