Mekke Yılbaşında mı Fethedildi? 

Mevsimi yaklaştığı için yine gündeme gelen bir uygulama var; Noel veya yılbaşına alternatif olarak Mekke fethi kutlanıyor!  

Noel veya yılbaşı kutlanmasına karşı çıkabilirsiniz; bu ayrı konu. 

Çoğu insan böyle bir kutlama yaparken alternatif bir etkinlikle meşgul olmayı, yahut etrafınızdaki insanları meşgul etmeyi de düşünebilirsiniz; bu da ayrı. 

Ancak, yerine ikame etmeye çalıştığınız konunun, tarihi realitelerle çelişmemesine de dikkat etmeniz gerekiyor. 

Kural basit; gün gelir, temelsiz bina göçer!

Gelelim sadede:

Bazı kaynaklar, Ramazan’ın farklı günlerinden bahsetse de genel kabul gören takvime göre Mekke fethinin ne zaman gerçekleştiği belli: 20 Ramazan 8. 

Daha açık bir ifadeyle, hicretten 8 yıl sonra ve Ramazan ayının 20. günü.

Bunda problem yok!

Problem, hicri takvimi miladiye çevirirken karşımıza çıkıyor. Mesela, Türk Tarih Kurumu’nun “Tarih Çevirme Kılavuzu”nu açıp, fethin gerçekleştiği gün olan “20 Ramazan 8” yazdıktan sonra “çevir” butonuna bastığınızda karşınıza, 11 Ocak 630 rakamı çıkıyor; doğru.

Ancak, bundan daha doğru bir gerçek var ki Mekke fethi, Ocak gibi kış aylarından birisinde değil, havaların çok sıcak olduğu yaz aylarından birisinde gerçekleşti.

Nereden biliyoruz?

Mekke fethi için yola çıkarken, “Dileyen orucuna devam etsin; isteyen de orucunu bozsun!” buyuran Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), havanın bunaltan sıcaklığı yanında tuttuğu orucun da etkisiyle serinlemeye çalışan bitkin bir sahâbiyi görünce, “Sefer halinde iken oruç tutmak, iyilik nevinden bir iş değildir!” buyurmuştu ki bunu, “tarih çevir” butonu değil, Buhârî ve Müslim gibi en sağlam kaynaklar nakletmektedir.  

Gerçi, hakkını yemeyelim; ilgili hizmetinin altına Türk Tarih Kurumu, uzun bir açıklama koymuş ve belli başlı örnekler vererek neticede bunun, bir tahmin olduğunu, başka bilgilerle “teyid” edilmesi gerektiğini söylüyor! 

Zaten, biz de işin “teyid” kısmıyla ilgileniyoruz.

Öncelikle, bir kez daha ifade edelim ki Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan ve uygulamasından hareketle o gün Ramazan (20 Ramazan) idi ve insanı bayıltan ve takâtını tüketen bir sıcaklık vardı. 

Hatta, Ramazan olmasına rağmen Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), fetihten iki veya üç gün önce Kudeyd’e gelindiği gün ashâbına hitap etmiş ve fetihte bir zafiyet yaşanmaması adına oruç tutmamalarını talep etmişti. Üstelik, bir miktar su içmek suretiyle, fethin gerçekleştiği gün, kendisinin de o gün oruç tutmadığını fiilen göstermişti.  

Konuya açıklık getiren bilgiler, elbette bununla sınırlı değil. 

Mesela Tebûk, bahsini ettiğimiz fetihten bir yıl sonra gerçekleşmiştir ve bu yolculuğun dönüşünde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbı, Medîne’de Ramazan orucunu tutmuştur. 

Zihnimizi biraz zorlayalım; Tebûk’e gidilirken yan çizen münâfıkların, “Bu sıcakta da savaşa mı gidilir?” nakaratını dillerine dolamasına mukabil Allah (celle celâlühu), “Cehennem ateşi bu sıcaktan daha şiddetlidir!” dememiş miydi?  

Bu durumda, Tebûk seferi de sıcağın şiddetli olduğu bir ayda gerçekleşmiş demektir. Aksi halde münâfıklar, böyle bir mazerete sığınamayacakları gibi Kur’ân da, kabul ettiği sıcaklık üzerinden bir mikyasla onları, Cehennem gibi daha dehşetli bir sıcaklığın beklediğinin haberini vermezdi!

İşin burasında, konuyu biraz daha aydınlatacak başka bir bilgi daha var; Tebûk seferinden geriye kalışını anlatan Ka’b İbn-i Mâlik, meyvelerin olgunlaşmaya başladığı, kendini gösterip belirginleştiği ve gölgelerin de insanı cezbettiği bir zamandan bahsediyor.   

Üstelik, sadece o değil, arkadan orduya gecikerek yetişen Ebu’l-Heyseme’nin geriye kalış sebebi de aynı; gölgelerin serinliğinde “şimdi”, “birazdan”, “nasılsa yetişirim” derken ordu hareket edip gitmişti ki o, Ka’b İbn-i Mâlik ve üç arkadaşından farklı olarak çıkmış ve arkadan da olsa orduya yetişmişti!  

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), o güne kadarki uygulamalarından farklı olarak ilk defa ve bu kadar alenî ilan ettiği, herkesin katılmasını teşvik ederek geride kalanların da cezalandırıldığı bir seferden bahsediyoruz ve ortada, her şeye rağmen bu sefere katılmaya engel olan bir sıcaklık söz konusu ve ayrıca, o sıcaklıktan insanı koruyacak bir gölgenin de cazibesi var!

Şimdi, Ka’b İbn-i Mâlik’e bir daha kulak verelim:

“Meyvelerin olgunlaşmaya başladığı, kendini gösterip belirginleştiği ve gölgelerin de insanı cezbettiği bir zamandı!”

Medîne’nin meşhur meyvesi, şüphesiz hurmadır.

Peki, hurma ne zaman olgunlaşıp belirgin hâl alır?

Hac veya Umre’ye gidenler bilir.

Bundan sonra gidecekler de o nazarla baksın, hatta Medîne ehline sorsunlar.

Ben çok sordum; aldığım cevap: 

“Haziran!” 

Hicaz sıcağının ne olduğunu bilen herkes takdir eder ki Medîne’de Haziran ayı oldukça sıcaktır ve tabii olarak gölgeler de caziptir!  

Şüphesiz bu, münâfıklar için de kolay bir mazeret!

Üstelik yol uzun, muhatap da Bizans olunca, bahane olarak buna tutunacak ve yan çizecekler!

Zaten, o gün de öyle olmuştu. 

Demek ki Receb ayının başlarında ve bir Perşembe günü (50 günde geri dönüldüğüne ve dönüşün ilk günü de Ramazan olduğuna göre bugün, muhtemelen Receb’in 9 veya 10. günüdür) çıkıldığı ifade edilen Tebûk’e, miladi aylar söz konusu olduğunda Haziran ayında hareket edilmiştir; sağlam hesap yapabilmek için biz, 10 Haziran tarihini esas alalım:  

Gidiş, orada kalış ve geriye dönüşü hesap ettiğimizde, genel kabule göre arada 50 gün var. Daha açık bir ifadeyle Haziran ayının onunda çıkılan yolculuktan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbı, Temmuz’un sonlarında Medîne’ye dönmüş oluyor; 10 Haziran’ı esas aldığımızda bu tarih, 30 Temmuz’a denk geliyor!

Peki, Medîne’ye dönüşü, hicri aylardan hangisine denk geliyordu?

Ramazan; hem de ilk günü! Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbı Medîne’ye, Ramazan hilaliyle birlikte giriyor!  

Demek ki o yıl Ramazan orucu, Temmuz’un sonlarında tutulmaya başlanmış.

  1. yılın Ramazan ayı Temmuz’un 30. günü ise bir önceki yılın Ramazan ayı ne zamana denk gelir?

Hesap basit!

Bir yıl, 11 gün ilave edeceksiniz; yani, 10 Ağustos 630.

Peki, fetih ne zamandı?

20 Ramazan.

10 Ağustos’a 20 gün daha ilave ettiğimizde karşımıza çıkan sonuç: 29 Ağustos 630.

Bu günlerde havalar sıcak mıdır?

Elbette. 

“Teyid” sağlam mı?

Tabii ki!

Buradan anlaşılıyor ki Mekke fethi, Ocak değil, Ağustos ayında gerçekleşmiştir!

Başka bir “teyid” daha var:

Tevafuk, hicretin ikinci yılında yaşanan Bedir de Ramazan ayında; 17 Ramazan.

Orucun farz kılınışından hemen sonra yaşanıyor; herkes oruçlu ve o gün de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ben orucumu açtım, sizler de açın!” diye ashâbına seslenmiş ve onlara, zafere dinç oldukları halde yürümelerini tavsiye etmişti. 

Demek ki o gün de havalar çok sıcak!

İbn-i Mes’ûd Hazretleri, bunu açıktan söylüyor; halk nezdindeki itibarını sıfırlamak için üzerine işkembe attıktan sonra Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile alay eden Ebû Cehil ve altı avânesinin, bütünü birden Bedir günü öldüğünün ve havanın sıcaklığı sebebiyle bedenlerinin de kokuştuğunun haberini veriyor!

Şimdi aynı hesabı burada da yapalım:

Malum, Mekke fethi 20 Ramazan’da idi ki yukarıdaki hesaba göre 29 Ağustos’a denk geliyordu. 

Bedir de 17 Ramazan’da ve arada 6 yıl var. 

Yine, hicri yıl ile miladi yıllar arasındaki 11 günlük farkı hesap ettiğimizde 6 yıl içinde gün cinsinden bu fark, 66 gün demektir. Bedir, Mekke fethinden önce yaşandığına göre takvimde 66 gün geriye gitmemiz gerekiyor ve bu durumda tarih olarak karşımıza, 1 Kasım çıkıyor. 

Hicâz’da Kasım ayı da sıcak mıdır?

Yaz ayları kadar olmasa da evet, sıcaktır!

Ülkemizde “pastırma yazı” veya “pastırma sıcakları” diye bilinen zamanın, Ekim ayının sonları ile Kasım ayının ortalarına denk geldiğini bilmeyenimiz yoktur ve yine bilinir ki bu tarihlerde sıcaklık, mevsim normallerinin üzerinde cereyan eder.

E, Bedir’in pastırma sıcağı da Bedir’e göre olsa gerek!

Tabii ki bu tarihler, verilerden hareketle bizim tahmin ettiğimiz tarihler; dolayısıyla oynama veya değişkenliğe de açıklar. 

Ancak ne kadar oynarsa oynasın, bu değişkenlik, bir ay tutmaz!  

Başka bir ifadeyle, kendinizi ne kadar zorlarsanız zorlayın, Mekke fethini Ocak ayına denk getiremezsiniz!

Üstelik, elimizde bir başka “teyid” daha var:

Havaların soğuk olduğu bir mevsime denk gelen Hendek kuşatması, Şevval ayında başlamış ve 27 gün sonra Zilkâde ayında son bulmuştur ki hâdisenin, hicretin 5. yılında gerçekleştiğinde şüphe yoktur. 

Gününü netleştirebilmemiz için başka verilere ihtiyacımız var mı?

Var!

Malum, Hendek kuşatmasının bittiği gün Benî Kurayza kuşatması başlıyor!

Tarih?

23 Zilkâde 5.

Yani, bu durumda Hendek kuşatması, Zilkâde ayının 23’ünde sona ermiş demektir.

Kuşatma ne kadar sürmüştü?

Genel kabule göre 27 gün.

Bu durumda, 23 Zilkâde’den 27 gün başa gitmemiz gerekiyor; sonuç: 26 Şevvâl 5.

Peki, yukarıdaki aynı hesaba göre 5. yılın 26 Şevvâl’i, miladi takvimin hangi zamanına tekabül ediyor?

11 Kasım.

27 günlük kuşatma süresini ilave edelim: 8 Aralık.

Havalar soğuk mudur?

E, Aralık bu; coğrafyadan coğrafyaya değişmekle birlikte genellikle soğuktur!

Aynı zamanda 8 Aralık, Benî Kurayza kuşatmasının başladığı tarih miydi?

Evet.

Kuşatmanın da 15 gün sürdüğünü (ki bazı kaynaklar, bu sürenin daha uzun olduğunu söyler) hesap ettiğimizde bugün siz, yılbaşında Mekke fethini değil, olsa olsa Benî Kurayza” zaferini kutlayabilirsiniz!  

Az önce söylediğimiz gibi, yaptığımız hesabın milimi milimine isabetli ve dakik olduğunu iddia edemeyeceğimizin idrakindeyiz; hicri ile miladi yıllar arasındaki fark, hicri ayların bazen 29 bazen de 30 çekiyor olması ve başlangıç tarihi olarak esas aldığımız zamanın da birkaç gün değişebileceği realitesi, belli oranda değişkenliğe sebebiyet verebilir. Ancak bu değişkenlik, hiçbir zaman ayları aşan bir farklılık oluşturmayacaktır. 

Bu durumda, “takvimler niye yanılıyor?” sorusuna cevap bulmamız gerekiyor.

Miladi takvim söz konusu olduğunda her yıl meydana gelen 6 saatlik farkı hesap edip etmediklerini bilmiyorum; zira, aradan geçen 1.389 yılda sadece bu bile 347.25 günlük (8.334 saat) bir fark oluşturuyor!

İşin bu tarafı, benim alanıma girmiyor.

Görebildiğim en önemli sebep, “nesî” uygulamalarının hesaba katılmıyor oluşu. 

Nedir nesî?

  O günkü insanın “zaman”la oynaması.

Benimsenmiş ve kabul gören bir algı var: Haram aylarda savaşmak yasak!

Ancak bu ayların üçü ardı ardına geliyor; gözünü hırs bürüyen ve iştahı kabaran “reis”in üç ay beklemeye tahammülü yok! 

Çözüm?

Haram olmayan aylardan ödünç zaman alınacak!

Kuralı koyan o; kim itiraz edecek?

Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem aylarından birisi yaşanırken, mesela Safer ayından ihtiyacı kadar ödünç gün aldığını ilan ediyor ve saldıracağına saldırıyor, alacağını alıyor! İş bittikten sonra da yeniden eski günlere, yani Haram aylara döndüğünü söylüyor! 

Daha farklı bir ifade ile savaşma arzusuyla “haram aylar” çakıştığında, bu ayların arasına başka aylardan zaman atıyor ve böylelikle kendisine, “Haram aylarda savaştı!” dedirtmiyor (!)

İnsan bu, hırsları var! Üstelik, önlerine koyduğu her şeyi, hem de hiç sorgulamadan yiyip yutan bir kitleye hitap ediyorsa, niye yapmasın?

O günkü uygulama böyle ve buna Kur’ân, “küfürde derinleşme” olarak bakıp, yapana “dalâlet” ve “küfür” yaftası takıyor.  

Veda Haccı’na kadar hangi yıl ne kadar günle oynandığını, hangi aydan hangi sene ne kadar ödünç gün alındığını (!) bilemediğimiz için bu fark oluşuyor.

Neden Veda Haccı?

Çünkü, Veda Haccı’nda Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), içinde bulundukları günü, ayı ve mekanı ashâbına sormuş, ardından, günün “Arefe”, ayın “Zilhicce” ve mekanın da “Arafat” olduğunu ilan etmişti ki hemen akabinde, “Bundan böyle zamanın, Allah’ın yarattığı ilk günkü yörüngesine oturduğunu” tescil etmek suretiyle bu çarpık uygulamaya son noktayı koymuştu. 

Aman dikkat!

Birilerine benzemeyelim derken, sakın ola ki Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) koyduğu sınırın ötesine geçmeyelim!

2 YORUMLAR

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin