Mârifetullah hazinesini açan anahtarlardan şuûnât nedir?

YORUM | CEMİL TOKPINAR

Yaratılışın en büyük hikmeti ve gayesi, Cenab-ı Hakka inanmak ve Onu tanımaktır. Allah’ı bilmeye ve tanımaya “mârifetullah” denir.

Mârifetullah teriminin geniş anlamı ise, “Allah’ı eserleriyle, fiilleriyle, isimleriyle, sıfatlarıyla ve şuunâtıyla bilmek ve tanımak”tır. Bu da ancak ilim ve tefekkürle gerçekleşir.

Konumuzu biraz daha açmak için Bedîüzzaman Hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur Ağabeyin bir hatırasına yer vermek istiyorum. İlâhiyat Fakültesinde iken bir arkadaşımın aktardığına göre Sungur Ağabey, Üstad Hazretlerinin bir gün şöyle dediğini naklediyor:

“Bana, isim, sıfat ve şuûnât arasındaki farkı öğreten Rabbime hamdolsun.”

Demek ki, mârifetullah hazinesini açan üç önemli anahtarı birbirinden ayırt edebilmek çok büyük bir nimettir ki, Üstad bunun için hamd etmiş.

Şimdi şuunâtı anlamaya çalışalım.

İsim ve sıfat bellidir. Meselâ, Rahîm, Kerîm, Kadîr Allah’ın isimlerinden; rahmet, kerem, kudret de sıfatlarındandır. 

Ancak “şuûnât” nedir? 

Allah’ın isim ve sıfatları, bu konuyla alâkalı hemen bütün kitaplarda bulunabilir. Bugüne kadar yazılan akàid ve kelâm eserlerinde “Allah’ın isimleri (Esmâ-i Hüsnâ) ve sıfatları” hakkında geniş bilgiler mevcuttur. Ancak “şuûnat” diye bir maddeden söz edilmez.

Risâle-i Nur’da, “şuûnât”ın yanı sıra “şe’n, şuûn” kelimeleri de geçer. Ayrıca bu kelimeler yalnız başına olduğu gibi, “şuûnat-ı zâtiyye”, “şuûnât-ı İlâhiyye” gibi terkipler hâlinde de kullanılır. 

Bu tamlamalardan açıkça anlamaktayız ki, “şuûnât”, Allah’la ilgili bir kelimedir. Bu yüzden, “Allah’ı hakkıyla tanıyıp bilme” olarak târif edebileceğimiz mârifetullah ilminde, “şuûnât” kelimesinin çok mühim bir yeri vardır. O, bir kelimeden çok, geniş manaları içine alan bir ıstılahtır, bir terimdir. Bu bakımdan yüzeysel lügat bilgisiyle onun derya gibi manalarını ihata edip kavrayamayız. 

Şuûnâtın kelime anlamı üzerinde de durmalıyız ki, bu terimin farklı manalarını kavrayabilelim.

Bir heyet tarafından hazırlanan Osmanlıca-Türkçe bir lügatin “şe’n” maddesinde şu karşılıklar vardır: “İş, yeni olan hâl, şân, tavır, hâdise, vâkıa, kast etmek.” Aynı yerde kelimenin felsefedeki manası şu şekilde belirtiliyor: “Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri.” “Şuun” kelimesi için, “işler, fiiller, havâdis” karşılıkları bulunan lügatte, “şuûnât” için de şöyle denmektedir: “Şuunlar, keyfiyetler, haller, emirler, kasıtlar, talepler.”

“Şuûnât”ın genişçe îzâhı, Bedîüzzaman Hazretlerinin eserlerinden 24. Mektub, 32. Söz ve 30. Lem’a’da geçmektedir.

Konunun iyi anlaşılabilmesi için 32. Söz’ün, 2. Mevkıf’ının 3. Maksad’ının 3. Remiz’inden bir alıntı yapmak istiyoruz. Burada, mükemmel bir sarayın, mükemmel bir fiile, onun da isimleriyle birlikte mükemmel bir fâile, mükemmel isimlerin de, o ustanın mükemmel sıfatlarına, onların da mükemmel kabiliyetlere, kabiliyetlerin de ustanın zatının kemaline delâlet ve işâret ettiği belirtilir. Bu misalden sonra şöyle devam edilir:

“Aynen öyle de: Şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe (apaçık bir şekilde) gayet kemaldeki ef’ale (fiillere) delâlet eder. Çünki: Eserdeki kemâlât (mükemmellikler), o ef’âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef’al ise, bizzarure bir Fâil-i Mükemmele ve o fâilin kemâl-i esmâsına, yani âsâra (eserlere) nisbeten; müdebbir, musavvir, hakîm, rahîm, müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve ünvanların kemâli ise, şeksiz şüphesiz, o fâilin kemâl-i evsafına (vasıflarının kemaline) delâlet eder. Zira sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neş’et eden (doğan) isimler, ünvanlar mükemmel olamaz. Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe şuûnât-ı zâtiyyenin kemâline delâlet eder. Çünki, sıfâtın mebde’leri, o şuûn-u zâtiyyedir. Ve şuûn-u zâtiyyenin kemâli ise; biilmelyakîn, zât-ı zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuun ve sıfât ve esmâ ve ef’âl ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemali ve kemâli göstermiş.”

Aldığımız bölüm biraz ağır gibi gözükse de dikkatlice okuduğumuzda anlamak zor değildir.

Şimdi misal ve hakîkati özetlediğimizde, mükemmel eserden zâta şöyle bir sıralama olduğunu görüyoruz: “Mükemmel eser, fiil, isimler taşıyan fâil, sıfât, şuûnât ve zât.”

Demek insanlar için “kabiliyet”, Allah içinse “şuûnât” tâbiri kullanılmaktadır. Ve yine buradan anlamaktayız ki, şuûnât, sıfatların kaynağı ve başlangıcıdır. Buna göre “şuun”, sıfatların ortaya çıkmasını gerektiren hal ve keyfiyettir. Sıfatlar kaynağını ve gücünü şuûnât-ı zâtiyyeden almaktadırlar.

Örneklemek gerekirse, mükemmel eser bir nar ağacı ve meyvesi olabilir. Mükemmel fiiller güneşin doğuşu ve batışı, ısıtması ve aydınlatması, rüzgarın esmesi ve vazifeleri, yağmurun zamanlaması ve yağışı, topraktaki harika faaliyetler olabilir ki her biri ayrı bir mucizedir. Mükemmel isimler ise tecellileri kusursuz ve eksiksiz olan 1001 esma-i hüsnadır. Mükemmel sıfatlar Rabbimizin Zatî, sübutî ve fiilî sıfatlarıdır.

Peki mükemmel şuûnat nedir?

Yukarıda alıntı yaptığımız yerde bulunan 4. Remiz’de verilen misallerle şuûnât konusu daha da açıklık kazanmaktadır. Aslında konuyu tam anlamak için sözünü ettiğimiz bahislerin tamamını anlayarak okumak gerekir. Fakat bir nebze istifâde edebilmek için buradaki bir iki noktaya da temas edelim.

4. Remiz’de çok cömert bir kimsenin, fakir ve muhtaç insanlara yaptığı ihsan ve ikramlardan büyük bir lezzet aldığı belirtilir. Allah’ın da, merhametine mazhar olanların ve bilhassa cennette hesapsız nimetler ikram ettiği kimselerin ferahlarına göre, Ona lâyık tarzda ve Kendisine lâyık şuûnatla tâbir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh manaları olduğu ifade edilir. Allah’a âit, “lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesrûriyet-i kudsiye” denilen, ancak “dinen izin olmadığından” yâd edilemeyen gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı olduğu ifâde edilir.

Demek ki, “lezzet, aşk, sevinç, ferah” gibi manalar Allah için de kullanılır ve şuûnât tâbir edilir. Ancak bu şuûnât, bizim yaratıklarda gördüğümüz manada değildir ve asla onlara benzemez. Allah’a lâyık bir tarzda, münezzeh, mukaddes manalardır. Bu sırdandır ki, o şuûnât, “kudsî, münezzeh, mukaddes” gibi sıfatlarla birlikte anılmaktadır. Böyle anılması, o şuûnâtın imkân dâiresinde olan yaratıklara ait her türlü kusur ve eksiklikten uzak olduğunu belirtmek içindir.

Rabbimizin her bir isminin tecellisinden şuûnâta uzanan bir mana vardır. Mesela, Tevvâb ismiyle ilgili hadiste geçen bir benzetme şöyledir:

“Öyle bir kimse ki çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerine de yiyecek ve içeceğini yüklemiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendine şöyle der: ‘Artık ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar. Bir ara uyanır. Bakar ki devesi yanı başında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devesinin üzerindedir. İşte Allah mümin kulunun tevbe ve istiğfarı ile böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden daha fazla sevinç ve lezzet alır.” (Müslim, Tevbe: 3)

Daha önce de belirttiğimiz gibi, burada anlatılan Rabbimizin sevinç ve lezzeti, biz insanlarınkine benzemez; Onunki çok farklı, münezzeh ve mukaddes bir sevinç ve lezzettir.

Rabbimizi hakkıyla tanımak ve bilmek için çok mühim ve sırlı bir anahtar olan “şuûnât”ın daha geniş izahı, 30. Lem’a’da geçmektedir. İsm-i Âzâm’ın altı nurundan biri olan Kayyum isminin ele alındığı 6. Nüktenin 3. Şuâ’sından yapacağımız iktibas, bir bakıma konuyu özetlemektedir:

“Her kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kàbiliyetinin inkişâfını lezzetle tâkip eder. Her bir istidâdın faaliyetle tezâhür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Her bir kemal sahibi, faaliyetle kemâlâtının tezâhürünü lezzetle tâkip eder.

“Madem her bir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemâl, bir lezzet vardır ve faaliyet dahi bir kemaldir ve madem zîhayat âleminde dâimî ve ezelî bir hayattan neş’et eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor; o cilveler gösteriyor ki, Kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan Zâtın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna münâsip o hayat-ı sermediyenin muktezâsı olarak, hadsiz derecede –tâbirde hatâ olmasın– bir aşk-ı lâhutî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuûnât-ı kudsiye o Hayat-ı Akdesde vardır ki, o şuûnât böyle hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz bir hallâkıyetle kâinâtı dâima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.”

Görüldüğü gibi, Lem’alar’daki bölümde de, insanlar için kullanılan “kàbiliyet” kelimesi Allah için “şuûnât” olarak ifâde edilmektedir. Yine burada “Tâbirde hatâ olmasın” ifâdesiyle, “şuûnât”ın yaratılmışlara ait kusur ve eksiklerden berî olduğuna işaret edilmiştir. 

Konunun devamında, şuûnât meselesini daha iyi anlamaya yarayacak misaller verilmekte, bu hususun 24. Mektup’da daha geniş izah edildiği belirtilmektedir. 

Gerçekten de, mevzumuz Mektubât’taki 24. Mektup’ta çok geniş bir şekilde ele alınmaktadır. Burada geçen şu ihtara dikkat etmek gerekir:

“Bu gelecek beş işarette, şuûnât-ı rububiyeti rasad etmek için birer sönük, küçük, dürbün nev’inden birer temsil yazılacak. Bu temsiller şuûnât-ı rububiyetin hakikatini tutamaz, ihâta edemez, mikyas olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsilâtta ve geçen remizlerde, Zât-ı Akdes’in şuûnâtına münâsip olmayan tâbirat, temsilin kusuruna âittir.”

Bu ikazın yapılmasının hikmeti, Allah’ın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde, şuunlarında, hiçbir şekilde eşi ve benzeri olmamasıdır.

“Şuûnât”la ilgili olarak bu kadarla yetinerek, konunun, risalelerde geçen bölümlerden dikkatle, tefekkürle ve müzâkere ederek okunmasını tavsiye ediyoruz. 

Bizim yaptığımız ise, sadece konuyu hatırlatmak, ehemmiyetini anlatmak ve özet bir bilgi vermekten ibarettir.

Şimdi…

Buraya kadar sabırla okuduysanız, sizi tebrik ederim.

Bir de anladıysanız, iki kere tebrik ederim.

“Bu konuyu derinlemesine okumam ve öğrenmem lâzım” dediyseniz, binler tebrik ve takdirler…

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin