Lezzetli bir yolculuğa davet

YORUM | BEKİR SALİM   

On altı yaşındaki  Âşık Reyhanî’nin doksan yaşındaki Âşık  Nihanî’ye meydan okuduğu atışmanın bir bölümünde Reyhânî, Nihanî’yi ihtiyarlığıyla vurmaya çalışıyor:

“Baba senin hükm ü hâlin kalmamış.

Sönmüş peteklerin, balın kalmamış.

Bir yana gidecek yolun kalmamış;

Artık seni bir kabristan gözetir.”

Deyince koca Nihanî, altın varaklı çerçeveye yerleştirilip duvara asılacak şu dörtlükle karşılık veriyor:

“Böyle ham fikiri sokma araya,

Çam sakızı ilâç olmaz yaraya.

Azrail gelende bakmaz sıraya,

Bazen pîr yerine civân gözetir.”

Kimin, ne zaman bu dünyadan göçüp gideceğini yalnız Allah bilir. Ama, ihtimal hesaplarına göre, genel bir bakışla, yaşlıların toprağa daha yakın olduğu da muhakkak…

Ben de, henüz gönül yaşı itibarıyla on sekizlerde dolaşsam da, hakikatte elli beşi ikmâl ediyor olmanın şaşkınlığı içindeyim. Ne çabuk geçti zaman! Hangi hızla bu çağlara eriştik! Geriye dönüp bakıyorum da, neredeyse hiç bir şey hatırlamıyorum…

İnsan bu yaşlara ulaşınca hayattan beklentileri, umutları, arzuları, hülâsa, her şeyi çok değişiyor. Bir acelecilik başlıyor ki, sormayın! Bekâ hissi, hele bir de serde sanatkârlık varsa, dayanılmaz bir heyecana, kalp çarpıntısına dönüşüyor. Acaba yetiştirebilir miyim? En az on kitap neredeyse hazır; biraz uğraşıp, toparlayıp onları yayınlatabilir miyim? Falanca projem, filanca hayâlim… Ufff ya! O kadar vaktim var mı acaba?

Bir yandan dilini, kültürünü bilmediğin yabancı bir ülkede sıfırdan hayata tutunma, ayakta durma çabası, diğer yanda “aktif sabır” anlayışıyla bir gayret içerisinde olma vazifesi… Artık, mümkünse “hem dünyaya hem ahrete” yarayacağına inandığım işlerle ömrümün kalan kısmını tamamlama arzusu… Bir otelin lobisine duvar resmi yapmak iyi, hoş, bana para da, sanatsal tatmin de kazandırır ama öte tarafta ne kadar işime yarar ki! Vakit az, yapılması gereken iş çok…

* * *

İki büyük projem var; tamamlamadan Allah emanetini almasın diye gece gündüz dua ettiğim… Bunlar boyumu çok aşan dev projeler… Ama, “Bana bir dayanak noktası ve bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım.” diyen Arşimed’in heyecanı içindeyim.

Şimdilik ayrıntı vermeyeceğim…

Ama bu iki büyük projeden sadece birinin küçük bir uzantısı olarak “İslâm Medeniyet Müzesi” kurmayı hayâl ediyorum. Kültür, sanat, ilim, tarih… Medeniyet denilince akla gelen her şey… Aşağıda bahsedeceğim proje de küçük uzantı dediğim bu “İslâm Medeniyet Müzesi” nin küçük bir köşesi olacak. Yani ana projenin % 5’lik bir parçası dersek ölçüler tam olarak yerine oturur. Bu küçük köşenin adı “İslâm Mucitleri ve İcatları”… (Bu konuda Rahmetli Prof. Fuat Sezgin Hoca gibi fevkalâde değerli çalışmalar yapan büyüklerimiz var. Allah ebeden razı olsun. O çabalara yeni renkler katmak, yeni sahalar açmak arzusundayım.)

* * *

İSLÂM MUCİTLERİ VE İCATLARI

Efendimiz’in (SAV) 23 senelik, yani sekiz bin küsür günlük  peygamberlik hayatı hakkında ne biliyoruz?” sorusunu sorduğumuzda alacağımız cevap akla durgunluk verecek ölçüde şaşırtıcıdır. Evet, “bugüne kadar yazılan, çizilen, ortaya konulan bütün eserler, o sekiz bin küsür günün sadece 53 günlük bölümüyle sınırlı kalmış… O da, başka hiç bir şey yokmuş gibi, kavgalar, savaşlar, sıkıntılar… Oysa, Efendimizin (SAV) yapmak zorunda kaldığı tüm savaşların toplam süresi 13 saatten ibarettir ve bu savaşlar tam manasıyla savunma amaçlıdır.”  Hayatı boyunca “kılıcına bir damla kan bulaşmamış” bir sevgi ve şefkat abidesinden bahsediyoruz. ( Bu konuda farklı fikirler ortaya konulsa da bütün savaşlar tek tek hatta saat saat Dr. Reşit Haylamaz Hocamın başkanlığındaki çok sayıda ilim adamından teşekkül eden bir heyet tarafından senelerdir binlerce kaynak didik didik edilerek incelenmiş ve Efendimizin(SAV) kılıcına kan bulaşmadığı ilmî olarak ispatlanmıştır. Hazırlanan kitap yayınlanacaktır. Ancak “Hatırlattıklarıyla Mukaddes Emanetler” kitabında ve sunum yazısında bu konu zaten yeterince açıklanmıştır. https://www.peygamberyolu.com/hatirlattiklariyla-mukaddes-emanetler/

Aynı heyet Efendimizin (SAV) 23 senelik peygamberlik hayatının şu ana kadar neredeyse yarısını gün gün kitaplaştıracak seviyede bilinir hale getirmişlerdir. 53 güne mukabil 4000 gün…  Barekallah… Hâlâ devam ediyorlar. Emeklerine sağlık…)

Ama, sebep olduğu fevkalâde güzellikleri, zahir, özündeki tavazu cevherinin tesiriyle, açığa vurma mevzuunda çekingen davranan müslüman toplulukları başkalarının yazdıkları “tarih”lere “eyvallah” demek zorunda kalmışlar… Kitaplardaki, ansiklopedilerdeki derin boşluklar bir yana, en son Mustafa Akkad’ın, samimiyetine gönülden inandığım o büyük hamlesi, “Çağrı” filmi de neredeyse baştan sona kılıç sesleri ve at kişnemeleri ile kulaklarda ve gönüllerde kekremsi bir tad bıraktı…

Bu durum, bidayetinden bugüne kadar, sanki İslâm bir savaş diniymiş ve müslümanlar asan, kesen, ilimden, medeniyetten uzak ilkel varlıklarmış gibi bir algı oluşturuyor.

Oysa, İslâm sevgi, şefkat, rahmet dini değil midir?

Acaba, hayatı boyunca yanlış yolda yürüdüğü halde, susuz kalmış bir köpeğe ayakkabısıyla kuyudan su taşıyıp içirdiği için cennete giden kadını konu edemez miydik? Ya da ordusunun yolunu sırf hayvanların rahatını bozmamak için değiştiren şefkati, merhameti levhalaştırsak kalpler daha ziyade yumuşamaz mıydı? Ne bileyim; kuşu ölen çocuğa taziyeye giden o yüce gönülü anlamaya çalışsak… O, kâinatın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı insanın, yüksek bir insani yaklaşımla, Yahudi birinin cenazesi geçerken ayağa kalkması, hoşgörüyle, Necran Hristiyanlarına Mescid-i Nebevî’de ibadet izni ve mekânı vermesi, “kıyamet kopacak olsa bile elinizdeki fidanı dikin” buyurarak tabiatın korunmasını istemesi… Bu tablolardan bir çırpıda bin tane sayabiliriz…

İslâm anlatılacaksa, nazara verilecekse, levhalar bunlar olmalı değil miydi? Sevgi ve barış dini olan İslâm’ın, aynı ölçüde ilim ve sanatın mebdei ve müntehası olma keyfiyetini neden ortaya koymakta aciz kalıyoruz?

Halbuki, bu ekmel dinin peygamberi öyle bir temel oluşturmuştu ki, halefleri çok kısa sürede, tamamen gönüllere girerek, bugünkü Türkiye’nin 40 katı büyüklüğünde bir coğrafyaya tesir etme bahtiyarlığına erişmişlerdi. Gene, aynı hızla, “Oku!” emriyle başlayan Kutsal Kitap’ın âşıkları, “İlim Çin’de olsa gidiniz!” buyuran Efendiler Efendisi’nin(SAV) nin yolunda koşarak, ilim ve sanat vasıtasıyla “İslâm Medeniyeti” ni insanlığın yararına sunmuşlardı.

İlim adına, sanat adına, kültür adına her ne varsa, şüphesiz bunda  “İslâm Medeniyeti” nin payı da çok büyüktür..

Lâkin, bugünkü görüntü bu iddiamızı hiç bir şekilde desteklemediği gibi tam tersini ortaya koymaktadır. Kavga, gürültü, fitne, fesat, savaş, sefalet, fakirlik ve kötü sayılabilecek ne varsa maalesef çoğu İslâm coğrafyasındadır. Bunun pek çok iç ve dış etkenleri olsa da; benim naçizâne kanaatim, en büyük neden ilimden ve sanattan uzaklaşmamızdır.

Kaç kişi dünyaya yön veren icatların başlangıcında ve merkezinde  büyük İslâm âlimlerinin olduğunu biliyor? Bırakın okumayan, araştırmayan sıradan insanları, kaç ilim erbabı Harezmî’den, Birunî’den, Battanî’den, Ebul Vefa’dan haberdar… Akşemseddin’i Fatih’in hocası olarak tanırız da, kaçımız mikrobu ilk tanımlayan âlim olduğunu biliriz? Yazmaya kalksak bir kitap yetmez…

Bize düşen ve karınca misâli yapmaya gayret ettiğimiz şey ise; müslüman denilince akla gelen ve müslümanlıkla hiç bir şekilde telif edemeyeceğimiz, kafa kesen, bomba patlatan, terör estiren, sefil, pis, aç, çirkin, ilimden, irfandan, sanattan, estetikten uzak insan tipini hafızalardan silmek ve bu hatalı, kötü imajı çöpe atmaktır.

Bu projemiz de böyle bir gayretin sonucudur. Fevkalâde büyük, iç içe ve eş zamanlı yürüyecek iki büyük projenin en küçük parçası olan “İslam Mucitleri ve İcatları” projesiyle yüzlerce müslüman ilim adamı arasından bu işin ehli tarihçiler tarafından seçilen 33 tanesini yüzyıllar sonra bile insanların görüp, tanıyıp, anlamalarına vesile olacak şekilde klasik, realist resim anlayışı ile tablolaştırıp, muhtelif yerlerde sergiledikten sonra  “İslâm Medeniyeti Müzesi”ne emanet etmek istiyoruz. (Bu “İslâm Medeniyeti Müzesi” de çok büyük bir “tematik müze”nin bir parçası olacaktır. Detaylar ikinci adımda açıklanacaktır.)

Bunun çok büyük ve kalıcı bir hizmet olduğunu düşünüyor, sanatın gönüllere en kestirme ulaşma yolu olduğunu hatırlatarak her türlü desteklerinizi istirham ediyoruz.

Projede aslında paylaşmak istediğim o kadar çok teferruat var ki… Köşem bunları paylaşmak için kifayet etmiyor. Arzu eden dostlara [email protected] adresinden anlatmaya hazırım.

Allah niyetlerimizi halis eylesin…

1 YORUM

  1. Allah yolunuza su serpsin. Bir fikir olarak şunu belirtebilirim. Sözlük manalarındaki küçük farktan dolayı isimlendirme için daha uygun alternatif olarak “Müslüman Kaşifler ve Keşifleri” aklıma geldi.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin