Kürsüdeki devlet ve toplum

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Vali öğretmenler gününde konuşma yapmak üzere kürsüye çıkıyor. Konuşmasına başladığı sırada gözü salonda bir yerlere takılıyor. Derken işaret parmağını uzatarak “Sen öğretmen misin?” diye soruyor. Sorudan ziyade fırçalamaya giriş esasında. Bir tehlike anı! “Devlet büyüğü” şimdi bir babanın çocuğuna çıkıştığı türden bir tepkiyle bir ders vermeye hazırlanıyor! “Otur da bir görelim ya!” dedi. Vay be! Tarihe geçmeye hazırlanan bir komutan edasında. Az buz yoktur bunlar “yüce tarihimizde” bizim! Nitekim Vali, bulunduğu pozisyonun gereğini yapmanın “haklı” gururunu taşıdığını vücut diliyle ve bakışlarıyla, ses tonu ve “eşsiz” sözcük seçimiyle ortaya koyuyordur şu anda artık! Fırtına kopmuştur! O otorite var ya o otorite! Onu hepimiz yakından tanırız aslında. İsimler ve unvanlar falan önemli değildir. O vali, Türkiye’de bir zihniyettir! O vali Türk “kültürü” diye bizlere kakalanan o garip anlayışın, o hastalıklı patolojinin, o kanser dokusunun dışa vurumudur. O vali değil de, o endoktrine edilen “kültürün” ete kemiğe bürünmüş halidir. “Biz hala ilkokul öğretmenimizin bize söylediği, düstur edindiğimiz hareketle hayatımıza devam ediyoruz…” dedi. Dedi de, neyi kast etti! Estağfurullah, bizim gibi “faniler”, böyle Tanrısal otorite figürlerinin cümlelerinden neyi anlayabilir ki? Bu cümlelerin bir “tefsire” ihtiyacı var belki de. Ve vali, o kürsüde, “ben’in doruklarını” yaşarken, bu ayinsi anın daha da dramatize olması için devam eder. “… Ve öyle öğretmenler görmek istiyoruz, yalan mı?” diyor. Bu bir retorik sorudur. Yani cevaben “hayır” diyemeyeceğiniz türden, yanıtını içinde barındıran, lafın gelişi bir soru cümlesidir. Vali soruyu tekrarlar: “Yalan mı arkadaşlar Yalansa yalan deyin ya!” dediğinde, artık salondaki güruh, otoritenin altında ezik, tapınma merasimine geçmeye hazırdır! Alkışlar. Alkışlar!

Bacak bacak üstüne atmak, saygısızlıktır. Öyle diyorlar! Babanın kendi ebeveynlerinin yanında çocuğunun başını okşaması ve onu öpmesi de öyle! Karı koca el ele tutuşmayacaksın! Zinhar! Sesli gülme, maymun musun sen! Büyüklerinle konuşurken ellerini önden kavuştur! Büyüklerin bir şey sorduğunda “siz daha iyisini bilirsiniz!” de. Bak bunları sorgulama. Büyükler bir hata yapabilir mi? Hiç olur mu öyle şey! Haydi, oldu diyelim! Sen onların gerçek kastını bilebilir misin? Vardır onların bildiği bir şey! Güçlünün yanında ol. Zayıfın karşısında! Zayıfsan zaten zayıflığını bil.

Vatandaşına dışkı muamelesi yapan devletin üzerine oturduğu temeller bunlar işte! O devlet vatandaşına bu nedenle dışkı yedirdi, 1990’larda. Bu muameleye uğrayan Kürtlerdi zaten, değil mi ya? Öyleyse mesele bitmiştir! Hatta mesele hiç olmamıştır! O devletin varlığı – hani varlığına kendi varlığınızı armağan etmeniz beklenen! – bu üç kuruşluk soytarı feodal Ortadoğu “saygı konsepti” üzerine inşa edilmiştir. Devletin yüceliğinin kaynağı, sizin cüceliğinizdir. Onun ihtişamı, sizin sefaletinizden gelir. Devlet, sizi bu değerlerin doğru olduğuna inandırır. Toplum, bu devleti kurarken, devletin kurallarını İsviçre’den almadı. Yasaları bin yıl sonra İsviçre’den alınca, bu nedenle sosyolojik potansiyelde bir farklılaşma da olmadı haliyle. Bu nedenle insanlara Bay veya Bayan unvanları ardında soyadlarıyla hitap oturmadı mesela. Zaten soyadı denen şey de yoktu! Onu da dışarıdan aldık! Dışarıdan şekiller geldi. İçerikle boştu ama genellikle. Askeri merasim, teçhizat, teknik falan ithal edildi de, askeri sille tokat döven oryantal komutan tipolojisi değişmedi mesela. Vals yaparak devleti kuran diktatörün gözüne girmeye çalışan – hatta bunu o öldükten on yıllar sonra medeniyet kıstası olarak pazarlayan – erkek egemen alfalar, evde karılarını hastanelik edince, toplum “aman evlilikleri bozulmasın, çoluk çocuk ortada kalır maazallah!” modunda, işi nasıl meşrulaştırırımın hesabını yaptı. Dayak yemeyen şanslılar, evde işten geldikten sonra yemek hazırlarken, “yorgun” kocaları televizyonda futbol özetlerini izledi. Ve yaşam, aynı şekilde, bir konserve kutusundaki yemekler gibi, değişime uğramadan öylece devam etti.

Devletten herkes b.k yemese de, devletin dayağını yemek hemen herkese nasip oldu. Maça gidenler coplandı, askerler ve ilkokul öğrencileri tokatlandı veya sıra dayağından geçirildi. Askerlik, eğitim gibi kurumlar, sizleri bu devlete ve bu sosyolojinin değişmemesine koşulladı. Arada öğretmenin vurduğu yerde gül biter türü minibüs arabeski seviyesinde vecizelerle yaşamakta olduğunuz acınası yaşamın normalliğine koşullandınız. Hem zaten dayak cennetten çıkma değil miydi canım! Ezik ezilenlerin çilesi, öbür dünya tasavvurlarında bile peşlerini bırakmıyordu. Bunların hepsi, kürsüdeki otoritedir. O otorite, bu sosyolojik ve “devletlû” mirasın üzerinde oturuyor. Size garip gelmiyorsa eğer o bacak bacak üstüne atan adamın vali tarafından fırçalanması, işte bundandır!

O vali değil ki zaten! O, devletle toplum, kürsüde saçmalayan. O kürsüyü ona veren, o kürsünün içini o sapkın ve ataerkil şiddet diliyle dolduran, tam teşekküllü bir beşeri makinedir. O makinede, hepiniz birer dişlisiniz. Doğduğunuz günden beri ve doyduğunuz müddetçe, o otoriteyi sorgulamamayı öğrendiniz. Hepiniz çok iyi öğrencilersiniz! Sınavı geçtiniz vesselam. Çünkü bu kürsü, bu vali, bu zılgıtı yiyen – valinin öğretmen sandığı – muhabir, aslında bir “medeniyet müsameresinin” figüranlarından ibaret! Sadistçe egosunu parlatan ve etrafındakilere şamar oğlanı paryalar muamelesi kapan vali, kendine sosyalleşme sürecinde öğretilen kodlara uygun hareket ediyor. Çünkü zaten kendisi de mutlaka birçok kez o medeniyet müsameresinde figüran olarak yer aldı! Hatta hala alıyor. Onun vatandaşa yaptığı muameleyi, içişleri bakanı ona yapacak. İçişleri bakanına da reisi aynını yapmaktan geri kalmayacak. En tepeden tabana doğru, bir sefalet piramidi, bir hüzün hiyerarşisi, bir insanlıktan çıkma yarışması, etap-etap, kademe-kademe, Türkiye’yi sarmış, sarmakta. O kürsüde karşısındakini ezen valiyle, ezildikten sonra kameraların karşısında iki büklüm ve şahsiyetsizce özür dileyen gariban muhabir, aynı çemberin içinde yer alıyor.

Bu herkesin birbirini kandırdığı zavallı akvaryumun içindeki balıkların her biri, birbirini dünyanın en büyük okyanusundaki en harika mercan resifinde olduğuna inandırıyor. Küçücük rollerini, kendilerini yok sayarak oynayan, sonra da hayatlarının son nefesinde bile neden yaşadıklarını bilemeden ölen bu toplumun çürüdüğünü kendilerinin görmesi mümkün değil. O çürümenin kokusu, o ortamın dışına çıkıp sonra geri dönmeden anlaşılmaz. Karşılaştıracak bir değer veya verisi bulunmayanların, iyisi de kötüsü de olamaz.

Kürsüde vali dudaklarını kıpırdatıyor. Ses olmayınca, yüzü, mimikleri daha da bir anlam kazanıyor. O soğuk ve kibirli yüzü ben çok gördüm. İçi boş olan insanlara özgü bir büyüklük kompleksi, bir hiyerarşi hazzı, bir nereye gelmiş olduğunu hazmedememiş olma hali! Bunların dışında, bir üçüncü dünya “ahlakı”. Esasa giremeyen, şekille ilgilenen her ahlak anlayışı gibi, bu da çökmeye mahkûm. Çökmüş olmasını reddedişi, çökmüş olma haline çare değil zaten.

Yaşadıkları normalin iyi olduğundan emin olmalarının nedeni bu. Daha iyisi olabileceğini bilmiyorlar. Daha fazla neyi hak edebileceklerini bilmiyorlar. Kendileri dışından hiçbir şeyi bilmiyorlar. Akvaryumun dışında ne olduğunu bilmiyorlar. Akvaryumun okyanus olmadığını bilmiyorlar. En büyük balıkların kendileri olmadığını bilmiyorlar.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin