Kur’an’da aslî mana ve salat kelimesi

YORUM | AHMET KURUCAN 

Kur’an ayetlerinin asli manalarının bilinmesinin önemi üzerinde duruyorduk. Kısa bir giriş yapmış ve meseleyi “salat” kelimesi üzerinden örneklendireceğimi söylemiştim.

Maun suresi 4 ve 5. ayetlerini örnek olarak ele alacağım. Maun suresi, 7 ayetten oluşan kısa bir süre. 4 ve 5. ayetlerde salat kelimesi isim/masdar ve ism-i fail olarak geçiyor.

Orijinalleri şöyle: “Feveylün lilmusalline. Ellezine hum an salatihim sahun.”

Kur’an, meal, tefsir ile meşgul olanların iyi bildiği; kısa sureler içinde yer aldığı için de çoklarımız tarafından ezbere bilinen bu sürede söz konusu ettiğimiz ayetlerin ilkine verilen mealler şunlar:

“Vay haline şöyle namaz kılanların…”

“Öyleyse, yazıklar olsun böyle namaz kılanlara…”

“Fakat veyl namaz kılanlara ki…”

“Vay, o namaz kılanların haline…”

“Böyle namaz kılanların vay haline…”

“Böyle namaz kılanlara yazıklar olsun…”

“Vay haline adet usulü namaz kılanların…”

5. ayette ise “sahun” kelimesinin anlamından hareketle ilk okunuşta zihinlerde ürperti meydana getiren “yazıklar olsun” beyanını kısmen hafifletme ya da dengeleme söz konusu.

Şöyle diyorlar:

“Ki onlar namazlarından habersizdirler…”

“Onlar, namazlarından gâfildirler…

“Onlar namazlarını ciddiye almazlar…”

“Kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler…”

“Onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır…”

“Onlar, namazlarını kılarlarken  akılları başka yerde olanlardır…”

Bazı meallerde ise parantez içi açıklamalarla mesele vuzuha kavuşturulmaya çalışılmakta. Birkaç misal verecek olursak: “Onlar namaz konusunda gaflet içerisinde ve bilinçsizce hareket ederler yani kıldıkları namazdan habersiz, yalan yanlış namaz kılıyorlar… Namaza gereken ihtimamı göstermez, ehemmiyet vermezler… Kıldıkları namazın ruhundan, amaç ve hedefinden habersiz, ibadetin kişiye kazandırdığı üstün ahlâkî vasıflardan gafildirler… Namazın hakiki amacından gafil görünmektedirler…”

Gördüğünüz gibi başta “salat” kelimesine “namaz” manası verilmiş, bütün anlam ve yorumlar da bunun üzerine yapılmıştır. Eğer “salat” kelimesine namaz manası vermek doğruysa hem verilen mealler hem parantez içi açıklamalar hem de tefsirlerde gördüğümüz uzun uzadıya yapılan açıklamalara katılmamak mümkün değil. Ama asıl cevaplanması gereken soru şu; bu iki ayetteki salat kelimesine “namaz” manası vermek doğru mu?

“Neden bu soruyu soruyor ve neredeyse Türkçe meallerin hemen hepsinde verilen bu manayı sorguluyorsun?” diyebilirsiniz… Bunu ilk defa sorgulayanın bu satırların yazarı olmadığını baştan belirterek hemen cevabıma geçeyim. Çünkü 7 ayetten müteşekkil bu surenin Mekke döneminde nazil olduğunda hiç şüphe yok. Bütün alimler bu hususta ittifak etmiş durumda. Hatta Tekasür suresinden sonra Kafirun suresinden önce indiği biliniyor. Vahyedilen 17. sure.

Halbuki bugün bizim bildiğimiz ve uyguladığımız şekliyle namaz hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi‘râc gecesinde farz kılınmıştır. Bundan daha önemli bir başka gerekçe, 7 ayetten oluşan bu surenin muhatapları baştan sona Mekke müşrikleri. O zaman burada geçen “salat” bizim bildiğimiz “namaz” olamaz. Çünkü müşrikler kendi dini inançlarına göre ibadet yapsalar da Müslümanların kıldığı namazı kılmıyorlardı.

Bu ise ister istemez insana şunu dedirtiyor: Bu çerçeve içinde, ayette geçen “salat”ın başka bir anlamı olması lazım.

Bu girişten sonra sürenin sebebi nüzulü ve kısaca mealini verip salat kelimesi üzerinde daha detaylı olarak durmak istiyorum. Sebebi nüzulü ile alakalı bildiğimiz iki rivayetten biri sürenin As bin Vâil hakkında indiğidir.

As bin Vâil Mekke’nin zenginlerinden olup Mekke’ye gelen giden insanları büyük bir cömertlik örneği sergileyerek ağırlayan ama  fakir fukaraya, güçsüz ve mazlum kimselere yaptığı zulümle tanınan bir insandır.

Hatta kuruluşunda Peygamber Efendimizin de bulunduğu haksızlığa uğrayanların hakkını onlar namına almak için kurulan “Hilfü’l fudul” cemiyetinin yaptığı ilk iş Zübeyd kabilesine mensup birisinin hakkını ödemediği için bu hakkı As bin Vâil’den almak olmuştur.

Ayrıca As bin Vâil’in, Habbab bin Eret’ten aldığı kılıcın parasını ödemediği, alacağını isteyen Habbab’a da Hz. Peygamber’e dil uzatması şartını koştuğunu biliyoruz.

Efendimizin oğulları Kasım ve Abdullah’ın vefatından sonra: “Bırakın şu nesli kesilmişi! Artık ölümünden sonra onun adını anan kişi bulunmayacak” diyen de As bin Vâil’dir. Bildiğiniz gibi Kevser suresi bunun üzerine nazil olmuştur ve Allah asıl nesli kesiğin kendisi olduğunu açıkça orada beyan buyurmuştur.

Hasılı As bin Vâil, Maun suresinin 7 ayet boyunca anlattığı vasıflara birebir mutabakatı olan birisidir. O, İslam dinini, Allah ve ahiret inancını şiddetle reddeden, yetimi hor ve hakir olarak gören, ibadetlerini gösteriş için yapan Mekkeli müşriklerin lider kadrosu arasında yerini almaktadır.

İkinci rivayet, Abdülfettah El-Kadı’nın Sahabe ve Muhaddislere Göre Esbabı Nüzul kitabında aktardığına göre, surenin As bin Vâil , Velid bin Mugire, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan hakkında nazil olduğudur. Orada anlatılan bilgilere göre Ebu Süfyan her hafta genç bir deve keser ve etini dağıtırmış. Bir yetim gelip ondan bir et istediğinde ise vermez aksine ona asasıyla vurur ve geri çevirirmiş.

Şimdi bu iki rivayette geçen arka plan bilgilerini zihnimizde canlı tutup surenin mealine bir bütün olarak bakalım:

“(Ey Peygamber!) Görüyorsun değil mi, hesap gününü yalanlayan şu adamı? İşte o yetimi hor ve hakir görür, iter-kakar. Fakir fukarayı doyurmaz, bu hususta bir başkasını teşvik dahi etmez. Ama kendince ibadetten de geri kalmaz. Yazıklar olsun böyle ibadet edenlere! Onlar gerçek ibadetten bîhaberdir. İşleri güçleri gösteriş ve riya yapmaktır. Onlar ki Mekke’ye gelen misafirleri gösteriş için yedirir, içirir ve ağırlarlar ama fakirlere gündelik hayatta ödünç alınıp verilen kap kacak gibi bir şeyi bile ödünç olarak vermezler.”

Gördüğünüz üzere 4 ve 5. ayetlerde geçen “salat” kelimesine biz ibadet manası verdik ama incelemeye aldığımız 36 mealin hemen hepsinde verilen mana ise namaz. Biz bu tercümenin yanı lafzın taşımış olduğu anlam itibariyle yanlış olduğunu düşünüyoruz. Sebebi yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız arka plan bilgisi. Başka bir tabirle, ayetin nazil olmuş olduğu sosyal ortam — ki buna hüküm vasatı ya da bağlam bilgisi diyebilirsiniz — sebebi nüzul ve Kur’an’ın bu eksende dile getirmiş olduğu başka ayetleri de nazara alan külli bakış.

Şimdi “salat” kelimesinin detaylarına girebiliriz.

4 YORUMLAR

  1. “Salat kelimesinin namaz dışında bir anlamı olmalı…” sadedinde bir cümle kurduğunuzda doğrusu çok heyecanlanmıştım. Ama maalesef dağ fare doğurmuş yazınızda.
    1) salat kelimesinin genel anlamı ibadet değil “iyilik-yardım-destekleme, kötüye doğru giden bir şeyi iyi yöne çevirmek”tir. Bugün muminlerin okuduğu salat u selamlar boşunadır. Peygamberi desteklemek ; sözüne, kararlarına uymak ona salat etmektir. Zikirmatiklerle çekilen salat u selamların dinde yeri yoktur. Her neyse ayette müşriklerin namazından, ibadetinden söz edilmiyor. Gösteriş amaçlı iyilik ve yardımları zemmediliyor. Antreparantez müşrikler ibatetlerin hepsine vakftılar. Hac ve umre yapıp namaz kılıyorlardı. Ve bunu Hz İbrahim’den beri uyguluyorlardı sadece tertip ve sözleri ile bir kısım uygulamaları farklı idi.
    2) ebter kelimesini anlamı soyu kesik olmakla birlikte müşrikler bunu efendimiz için biyolojik anlamda değil mecazi olarak kullanmaya çalışmışlardır. Haddizatında efendimizin ve bunu söyleyen müşriklerin de çocukları vardı. Hem müşrikler hem de efendimiz ebter olamazdı. Peki nasıl olur da müşriklerin efendimize, Kur’anın da müşriklere ebter ithamı yanlış olmazdı. Kevser kelimesine -asli anlamı olan- füyüzat bereket anlamını verdiğimizde konu aydınlığa kavuşmuş olur. Müşrikler peygamber efendimizi kendi inanışları açısından füyuzattan ebter görürken Kuran da bu açıdan asıl onların esenlikten, fuyuzattan, nasipten ebter olduğunu vurgular. Buradan ayrıca çıkan sonuç “kevser havuzu”nun müşahhas bir mekanı değil mücerred bir manayı karşıladığıdır.

    Allahualem-bissevap…

    • Murat Aydoğdu’ya cevap:
      “Bugün müminlerin okuduğu salat u selamlar boşunadır… Zikirmatiklerle çekilen salat u selamların dinde yeri yoktur…”
      Ne cüretkar laflar bunlar böyle!
      Hz. Peygambere duyulan sevgi ve muhabbetin ifadesi olan salât-u selâmın getirilmesi, Kur’ân-ı Kerîm’in emriyle her Müslümana herhangi bir vakit ve sayı sınırı bulunmaksızın emredilmiştir. Zemahşerî gibi bazı âlimler bu emrin bir farziyet ifade ettiğini kabul etmektedirler. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
      (اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّ يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلٖيمًا)
      “Şübhesiz ki Allah ve melekleri o peygambere çok salât (ve tekrîm) ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin, tam bir teslimiyetle de selâm verin.” (Ahzab, 33/56)
      Allah’tan salât, O’nun rahmeti ve rızası; meleklerden salât, dua ve istiğfar; Müslümanlardan salât ise, Peygamberimize dua ve onu tazim etmek demektir.
      Allah (cc), müminlerin Peygamberimize yönelik salât ü selamlarını kendi salât ü selamı ile yan yana getirerek onları şereflendirmek, bu vesile ile yüce, ezeli ve onur verici ufuklara yükseltmiştir.
      “Ey Allah’ın Resulü, dedik, sana nasıl selam vereceğimizi öğrendik. Ama sana nasıl salât okuyacağız (bilmiyoruz)?” “Şöyle söyleyin” dedi:
      اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ ﴿﴾ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيم ﴿﴾ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ ﴿﴾ اللَّهُمَّ بَارِكَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ ﴿﴾ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيم ﴿﴾ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
      “Allahümme salli alâ Muhammed’in ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte alâ İbrahime inneke hamîdun mecîd. Allahümme barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ bârekte ala âli İbrahime inneke hamîdun mecîd.”
      (Allahım! Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine rahmet kıl, tıpkı İbrahim’e rahmet kıldığın gibi. Muhammed’i ve Muhammed’in ailesini mübarek kıl, tıpkı İbrahim’in ailesini mübarek kıldığın gibi. Sen bütün övgülere layıksın, Şerefi en yüce olansın)
      İbn Mes’ud (ra) anlatıyor: Resülullah (sas) buyurdular ki: “Yeryüzünde Allah’ın seyyâh melekleri vardır. Onlar ümmetimin selâmını (ânında) bana tebliğ ederler.”
      Said el-Makburî’nin rivayetine göre Efendimiz (sas) şöyle buyurmaktadır: “Evlerinizi kabirlere, kabrimi de bayram yerine çevirmeyin. Bana salât ve selâm edin. Çünkü nerede olsanız salât ve selâmınız bana ulaşır.”
      İbnu Mes’ud (ra) anlatıyor: Resülullah (sas) buyurdular ki: “Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavât okuyanlardır.”
      Tirmizî’de Hz. Ali (ra)’den bir rivâyet şöyledir: Resülullah (sas) buyurdular ki: “Gerçek cimri, yanında zikrim geçtiği halde bana salavât okumayandır.”
      Hz. Enes (ra) anlatıyor: Resülullah (sas) buyurdular ki: “Kim bana (bir kere) salât okursa Allah da ona on salât okur ve on günahını affeder, on derece yükseltir.”
      Kur’ân-ı Kerim’in açık emirleri, Efendimiz’in (sas) net direktifleri senin gözüne görünmüyorsa gündüzü kendine gece yapmışsın da farkında değilsin. Allah size ne şekilde muamele edeceğini en iyi bilendir. Allahualem-bissevap…

    • Teşekkür ederim. Evet birçok noktada aynı düşünüyoruz. Ama Sayın Kurucan’ın Maun 4 ve 5’te geçen musallîn ve salah kelimesine “namaz” dışında “ibadet” anlamı vermesinin de eksik olduğunu; bu ayetlerdeki anlamın doğrudan “sadaka, yardım” şeklinde alınması gerektiğini vurguladım. (Konuyla ilgili Müddesir 43-44. ayetlere de bakılabilir. Surenin siyak ve sibakından da ibadet anlamını çıkarmak zorlama bir yorum olurdu zaten) Bu arada belirteyim ki Sayın Kurucan Hoca’nın bakış açısı doğru bir bakış açısıdır. Kendisini tebrik etmemek elde değil. Allah kendisinden ebeden râzı olsun. Vesselam!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin