Kesintisiz mağduriyet: Kürtlerin Türk devleti ile sınavı

ANALİZ | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Türkiye’de devletin mağdur etmediği bir grup bulmak zordur da, sanırım en fazla mağdur olmuş grup Kürtlerdir dersek, çok itiraz eden çıkmaz. Kürtler Türkiye Cumhuriyeti’nde doğrudan “öteki” olarak algılandı ve konumlandırıldı. Çünkü ulus devlet projesinin önündeki en ciddi tehlike Kürtlerdi. Demografik ve coğrafi durumları bakımından Cumhuriyet’in Osmanlı’dan sonraki en dikkate değer tehlike algısı Kürtlere yönelik olanıdır. 

1800’lerin sonu, 1900’lerin başında giderek ulus devlet haline bürünen Osmanlı İmparatorluğu’nda en büyük mesele toprak kaybı olarak algılandı. Devletin ilerleme-gerileme ölçütü tümüyle buydu. Ulusçuluk akımları 1789 Fransız Devrimi akabinde tüm Avrupa’da yayılırken ve Westfalya düzeninin teritoryal devletlerini teritoryal ulus devletlere dönüştürürken, Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’daki topraklarında bu nasyonalizm ve ulus devlet özlemi ile isyan bayrağı açan etnik gruplardan dolayı zayıfladı. Böylece İmparatorluk, güneydoğu Avrupa’daki topraklarını bugünkü doğu Trakya’daki, ülke topraklarının yüzde 3’ünü oluşturan bölge hariç, tümüyle yitirdi. Bu durum Osmanlı politik elitlerini Anadolu’yu homojenleştirmeye yönlendirdi. Birinci Dünya Savaşı ortamında Ermeniler ve Rumlar zorunlu göçe, katliamlara ve soykırıma maruz kaldı. Osmanlı politik elitleri öncelikli hedefi gayrimüslimler olarak benimsemişti. Ama bununla yetinmek niyetinde değildiler. Arnavutlar ve Araplar ile olan deneyimleri onları daha da radikalleştirmişti. İslami ümmet aidiyetinin işe yaramadığını gördüklerinden, gözlerine Kürtleri kestirmişlerdi. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nı ağır bir şekilde kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, Ermenilerin ve Rumların Anadolu’da başlarına gelen acı etnik temizlik politikalarından sonra, etnik mühendislik politikalarını modern Türkiye Cumhuriyeti’ne devretti. 

İttihatçı kadrolar ile Cumhuriyetçi kadrolar aynı gruptur. Kuvva-yı Milliye ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde gerçekçi siyasi koşulların dayatması nedeniyle Yunan Ordusu’nun Batı Anadolu’daki işgalini engellemeye yönelen TBMM Hükümeti, doğuda işleri kontrol altında tutabilmek için Kürtlere devletin sahiplerinden biri olacakları söylemi ile yaklaştı. Ancak Cumhuriyet ilan edildikten sonra, radikal Türk nasyonalizmi milli ideolojik doktrin olarak devletin ana merkezini oluşturdu. Kürtler için yapılan plan, onları asimile etmekti. Böylece Türk tarih tezi, kafatası ölçümleriyle Türk “ırkının” dünyadaki “en üstün ırklardan biri olduğunu kanıtlamak” gibi gerçekten sosyal Darwinist politikalar benimsendi. “Türk Milleti zekidir! Türk Milleti çalışkandır!”, “Bir Türk dünyaya bedeldir!”, “Ne mutlu Türküm diyene!” gibi ırkçı slogan ve mottolar dağlara taşlara, okullara ve resmi dairelere yazılmaya başlandı. Güneş Dil Teorisi gibi hiçbir bilimsel yönü olmayan uyduruk çalışmalarla, Anadolu’da Türklerin varlığının 1071 öncesine, “ön-Türklere” dayandığı kanıtlanmaya çalışıldı.

Bu anlayışta Kürtlerin varlığı, tek başına tüm “ulus devlet” projesini tehlikeye atıyordu zaten.  Böylece Kürtler yeni devlette umduklarını bulamadı. Türk nomenklatura Kürtleri yok saydı, onları asimile etmeye çalıştı. Okullaşma, kentleşme, nüfus planlaması, devletin yaptığı yatırımlar, yüksek öğretim ve bilim politikaları, zorunlu askerlik müessesesi, bürokrasiye yapılan alımlar ve personel politikaları – aklınıza gelen yer alan, Kürtleri asimile etmeye yönelik olarak dizayn edildi. 

Sol hareketler gibi, devleti dönüştürmek isteyen Marksist devrimci hareketler de, sağ hareketler içinde yer alan İslamcı evrenselciler de, Kürtleri adam yerine koymamak konusunda benzer tutum sergiledi. Yani mesele sadece devlet kontrolünde olan bir Türkleştirme politikası değildi. Devletten bağımsız olan ve hatta var olan devlete karşı pozisyon alan siyasal hareketler de, Kürtlerin etnik ve kültürel hakları konusunda çok duyarsız kaldı. Marksist sol Kürtleri hep “ilkel feodal ilişkiler” kavramı çerçevesinde okudu. İslamcılar ise “hepimiz Müslüman’ız; bırakın bu kavmiyetçiliği!” türü bir yaklaşım içinde oldu. Kürtler 1980’lere dek sol ve sağ hareketler içinde daima kendilerini ana akım etnik Türklere “uymak mecburiyetinde olan” bir grup olarak algıladı. Bir tür “ev Kürdü” (beyazların evinde köle olan ve onlara Kraldan çok kralcı şekilde sadık olan siyahîler gibi) gibi hareket ettiler, etmeyenler zaten dışlandılar ve ötekileştirdiler. 

1980’lerde Kürt Marksist solu Türk Marksistlerinden koptu. Aynı şekilde, resmi partiler içinde (CHP ve İşçi Partisi gibi) yer alan Kürt entelektüelleri ve politik elitleri de derin hayal kırıklığı içinde o “Türk kurumlarını” terk ettiler ve kendi partilerini kurdular. 1990’larda Kürtler meclise kendi partileri ile, Türk sosyal demokratları sayesinde girmeyi başardı. Fakat bu DEP’li vekiller, Leyla Zana’nın TBMM’de Kürtçe konuşmasını kabul edemediler. DEP’liler barbarca ve hunharca TBMM’den kovuldu. Türk solu onların arkasında durmayarak, bu ayrımı bir defa daha Kürtlere kanıtladı. Böylece Kürtler politik olarak apayrı bir gündemle Türklerin politik ajandasından koptu. PKK bu dönemde Kürt siyaseti üzerinde çok büyük etkinlik kazandı. Çünkü Kürtler kendi kimliklerini korudukları müddetçe siyasetin ve bürokrasinin tamamından dışlanmaktaydı. Türk devleti bir Apartheit rejimiydi. İsmail Beşikçi eserlerinde Kürtlerin nasıl sömürgeci Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında paylaştırılmış bir halk olduğunu yazdı. Asimile olan ve Türk “üst kimliğini” kabul eden Kürtler ise siyasette ve bürokraside yükselebiliyorlardı. Bu tam bir havuç-sopa taktiğiydi. Türk devleti Ermenilere yaptığını, yirminci yüzyıl sonunda Kürtlere daha sofistike metotlarla yapıyordu.

Leyla Zana

Türk devleti Kürtlerin her türlü hak talebini “eşitiz ya!” diyerek bastırdı. Ahmet Altan “Atakürt” yazısı ile bu düşünce biçimindeki çarpıklığı güçlü entelektüel aktarımı ile özetledi ve gösterdi. Türkiye, medyanın amiral gemisi Hürriyet’in mottosunda olduğu gibi “Türklerindi”. Bunu kabul eden ve “ne mutlu Türküm” diyen Kürtler, Kürt kökenliliğe terfi ederek Türkiye’nin fırsatlarından yararlanabilen eş vatandaşlar olarak kabul gördüler. Çocuklarına Kürt ismi vermeleri, Kürtçe konuşmaları, yazmaları ve okumaları, Kürtçe müzik dinlemeleri, yaşadıkları yerleşim birimlerinin Kürtçe adlarını korumak istemeleri bölücülük sayıldı. Bunu talep etme cüretinde bulunanlar “militan” addedildi ve çok ciddi takibat politikaları ile sindirildi. Bir kısmı bu nedenle radikalize olup PKK’ya katıldı. Aslında tüm bu politikalar PKK gibi ayrılıkçı ve Marksist-devrimci bir örgütün ekmeğine yağ sürüyordu. Bu arada Türk bürokrasisi de, başta askeriye olmak üzere, OHAL bölgesindeki ekstra ekonomik avantajların “etinden ve sütünden” istifade ediyordu. Ayrıca vesayet sistemi de Kürt sorunu üzerinden güç devşiriyor, kendi konumunu meşrulaştırıyordu.

AKP, AB süreci içinde Kürt açılımları ile bu ezberi bozdu. Kürtlere görece birçok hak tanındı. Kürt dili serbest oldu, Kürtler “dağ Türkü! Karda çıkan kart-kurt sesinden dolayı kendilerine Kürt diyor!” türü ucuz ve salakça 12 Eylül faşizmi ürünü yaklaşımlar terk edildi. Kürtlerin ayrı bir halk olduğu, ayrı ve özgün bir dilleri olduğu tescil edildi. Devlet TRT-Kürtçe kanalını açarak önemli bir adım attı. 

Fakat 17 Aralık 2013 sonrası dönüşen ve sonunda sivil darbeyle çöken anayasal sistemle beraber, Kürtler tüm Cumhuriyet tarihi boyunca yüz yüze kaldıkları devletle yeniden tanışacaktı. Böylece ucuz bahanelerle Çözüm Süreci sonlandırıldı. Derin devlete teslim olan yolsuz AKP ve yöneticileri, Cemaat’in bitirilmesi ödünü gibi, Kürtleri de derin devlete günah keçisi olarak vermeyi seçti. 

Bugün Kürtlerin seçimle belediye başkanlığı kazanmış tüm beldeleri ve kentleri, kayyum atanarak ellerinden alınıyor. Milli irade diyerek çoğunluk diktası kuran bir rejim, milli iradeyi açıkça ihlal ederek, Türkiye’nin kendi anayasa ve yasalarını hiçe saymak suretiyle Kürtleri köşeye sıkıştırıyor. Selahattin Demirtaş gibi güvercin bir Kürt lideri ve onun onlarca MV arkadaşını keyfi ve fabrikasyon gerekçelerle zindanda tutuyor. Birçok Kürt kenti ve kasabasında sokağa çıkma yasakları ve OHAL uygulamaları devam ederken, inanılmaz bir ırkçı-faşist dil kullanılarak açıktan asimilasyon politikaları sürdürülüyor. Evet! İşte bu nedenle Kürtler Türkiye Cumhuriyeti’nin ötekisidir. Yaşadıkları kesintisiz bir mağduriyettir. Bu izlenen faşizan ve otoriter anti-demokratik politikalarla esas bölücülük ve ayrımcılık, bizzat bugünkü rejim tarafından yapılmaktadır. Kürtlerin bu ortamda “düz ovada siyaset” yapma şansı nedir? Bu rejim Kürtleri bilinçli olarak radikalleştiriyor. Bu faşizan politikaları dış politikada da, Suriye ve Irak’ta uyguluyor. Her fırsatta Kürtleri ezmek, onların varlıklarını reddetmek, onları asimile etmeye çalışıyor. Anadolu ve çevresindeki “Misak-ı Milli” toprağı denen ve neo-Osmanlıcı İslamcı genişlemeye “müsait” gördükleri yerlerde etnik mühendislik yapıyorlar. Bu son derece kirli, bir o kadar da tehlikeli bir politikadır. 

İYİ Parti sıralarından yükselen ses ne diyor: “Devletimize parmak sallayan herkesin parmağını kırarız. Kaldırılan başı alırız. İsyan eden herkese müdahale ederiz. Terörle mücadelede yakalanan ritmi beğeniyoruz. Güvenli bir ülkede yaşıyorsunuz!”. Dikkat edin, tüm yazılarımda rejimin AKP ve MHP ortaklığından fazlası olduğunu yazıyorum. Bu yükselen ses işte o rejimin sesidir! 

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin