Kâinatın dilini çözmek!

YORUM | Prof. Dr. MUHİTTİN AKGÜL

İnsanlık tarihinde belki de ilk defa bu kadar geniş çapta ve derinden, yaygın bir kaygı ve tehlikeyle karşı karşıyayız. Her canlının sonunda mutlaka buluşacağı ölümü, insanlar bir bütün olarak ilk defa bu kadar yakından hissettiler. Ve bir virüsle mücadele, bütün insanlığın ortaklaşa tek ve yalnız hedefi haline geldi. Yeryüzü gezegeninin misafirleri ve yolcuları olarak, büyük binalarımızın, köşklerimizin ve lüks evlerimizin, saraylarımızın ve malikânelerimizin, büyük fabrikalarımızın, on şeritli uçsuz bucaksız yollarımızın, bir anda bütün dünyayla iletişime geçebilme imkanlarımızın, başka gezegenlere seyahatler düzenleme ve oralarda hayat emareleri keşif turlarımızın, insansız hava araçlarımızın, denizlerin altındaki keşif ve seyahatlerimizin ve benzeri sayısız teknolojik buluşlarımızın, belki de ilk defa bir şeye yaramadığını, acı bir şekilde yakından görmüş olduk.

Aslında ne olmuştu? Neden olmuştu? Nasıl olmuştu da böylesine yaygın ve azgın bir virüsle karşı karşıya kalmıştı insanlık? Belki de kafa yormamız gereken en önemli meselelerden birisi buydu. Zira insan, neden düştüğünü anlamazsa, düştüğü yerden kalksa bile her zaman için aynı yere yeniden düşmesi mukadderdir.

Kâinatta “sünnetullah” denilen değişmez kurallar vardır. Bunlara tekvini emirler de diyebiliriz. Bu tekvini emirlerin değişmesi söz konusu değildir. Bozulduğunda, yerinden oynatıldığında, herc-ü merçler, kaoslar ve kargaşalar meydana gelir. Aynı tekvini emirler, sosyal hadiselerde de vardır. Onlar, görünmez, dokunulmaz; ancak meydana geldiğinde hissedilirler. Onların da bir dili vardır. Ancak o dil, “te’vil-i ehâdis”çe okunabilir ve anlaşılabilir. Her alanda bizlere rehberlik yapan Kur’ân, bu alanda derinden mütalaa edildiğinde, bizlere tercümanlık yapar, olayları okuma doneleri verir.

Etrafımızdaki olayların birbirinden farklı iki dili vardır. Bunlardan biri içe, diğeri dışa bakar; biri zâhir diğeri de bâtınla ilgilidir; bir âfâki diğeri de enfüsidir; birisi manay-ı harfi diğeri de manay-ı ismidir. Olayları, birbiriyle yakından ilgili bu iki dil penceresinden okumayınca, neticeler hep eksik olur ve kadük kalır. Aslolan, olayların  dışa bakan yönleriyle beraber, arka planı görebilmek ve gerçek sebebe ulaşmanın yollarını ya da hiç değilse ipuçlarını elde edebilmektir.

İşte bu açıdan, içinden geçtiğimiz zaman diliminde, Koronavirüsün arka planında aslında bozulan dengeler vardır. Allah’ın kainata koyduğu ve adına “mîzan” dediği kainatı ayakta tutan temel dinamiklerden sapmalar vardır. Dolayısıyla yeryüzündeki ifsat ve bozulmalar, irade sahibi olan insanın, kendi yapıp ettiklerinin bir neticesidir. Ne ekolojik denge ne de sosyal çalkantılar, şimdiye kadar bu çaplı geniş ve derinden olmamıştır. Teknolojinin de imkanları kullanılarak, yeryüzünün bozulması, neredeyse bütün zamanların en ileri seviyesinde meydana gelmiştir. İnsan, bir yandan kendi mezarını kazarken, diğer yandan da bütün dünyayı paçasından sürükleyerek mezara kendisiyle beraber götürmektedir.

Kur’ân, geçmiş kavimlerin başlarına bu anlamda gelen belaları, ibtilaları, sıkıntı ve yere batmaları, toptan helak edilmeleri, suda boğulma ve gökten taş yağdırılmaları haber verirken, genellikle “zulüm” kavramını kullanır. Farklı anlam tabakalarını içinde barındıran zulmün en büyüğü, Allah’a eş ve ortak koşma olmakla beraber, aynı zamanda açıktan açığa hak-hukuk tanımama, başkalarına işkence etme ve haksızlıkta bulunma, onları aldatma, itibarlarını zedeleme, şeref ve haysiyetleriyle oynama, iftirada bulunma, haklarını gasbetme, mallarını ve hürriyetlerini ellerinden alma, hakça paylaşmama, adalet ve eşitlikten uzaklaşma, memleketlerinden sürgün etme, egosantrik düşünceler içerisinde bencilce davranma, narsizm, sadece kendi mutluluğunu esas alma, ölçü tartıda haksızlığa yönelme, evrensel ahlaki değerlerden uzaklaşma gibi sapkınlıklarla adeta şirazeden çıkma anlamlarında, aynı zulüm kavramının içinde bulunmaktadır.

Sünnetullah, yeniden devreye girmiştir ve icra edilmektedir. Zira dünyanın pek çok ülkesinde kan akıtılmaktadır, onlarca yıldan beri savaşlarda yüzbinlerce masum kadın çocuk hayatını kaybetmiş, adı Müslüman olan ülke halklarının büyük çoğunluğunda adalet ve hukuk tamamen rafa kaldırılmış, insanların her şeyleri ellerinden alınarak gasbedilmiştir. Yıllardan beri Uygur Türklerine karşı büyük bir soykırım, olanca acımasızlığıyla devam etmektedir. Yemen’de masum bebekler, yaşlılar, kadın ve erkekler, bombalar altında can vermektedir. Filistin, uzun yıllardan beri kan ağlamaktadır. Adlarını saymaya gerek duymayacağımız Arap ülkelerinin her birinde zindanlar, masumlarla doludur; insanların her türlü hakları ellerinden alınmış ve kaçıp gidebilenlerin büyük çoğunluğu, hürriyet ve insanca yaşamayı elde etmek için Avrupa ülkelerine sığınmaktadırlar. Kaçarken kimisi yollarda hastalıklardan, kimisi açlıktan, kimisi sularda boğulmaktan, kimisi de sınır koruyucularının silahlarından çıkan ateşle hayatlarını kaybetmektedir. Dünyanın belli bölgeleri refah ve lüks içerisinde yaşarken, diğer bölgeleri açlıktan kırılmaktadır. Bir yerler fazla yemeden dolayı değişik hastalıklarla boğuşurken, diğer taraflar yokluk ve fakirlikten kırılmaktadır. Ve herkes kendi âleminde, kendi alemini yapmakta ve yaşamaktadır.

Bütün bu olanlar karşısında dünya, adeta sükûta bürünmüştür. Müslümanlar inançlarının gereği olarak, zulme, adaletsizliğe, hukuksuzluğa ve her türlü haksızlığa karşı gelmeleri gerekirken susmuş ve âdeta dilsiz şeytan olmuş, dünyanın diğer güçlü devletleri ise ya ekonomik ya da ideolojik sebeplerden bu yapılanları görmezlikten gelmişlerdir. Çıkan az da olsa cılız sesler olsa da, meydana gelen bu olumsuzlukları önlemeye yetmemiştir. Dolayısıyla bütün bu suçların, dolaylı ya da dolaysız müsebbipleri olmuşlardır.

Netice itibariyle değişmeyen ilahi kural devreye girmiş, insanlık, başına gelen bu külli musibetle karşı karşıya kalmıştır. Bu neticede elbette maddi eksikliklerin önemi büyüktür. Bozulan ekolojik denge, yiyeceklerin genleriyle oynama, çeşitli çevre felaketleri, orman ve denizlerin talan edilmesi gibi maddi ifsatlar olduğu gibi, azımsanmayacak kadar sebep de yukarıda kısmen saydığımız sosyal hayattaki bozulmalardır. Görünen ve görünmeyen her iki denge de tamamen bozulmuş, maddi ve manevi felaketlerin kapısı da böylece sonuna kadar açılmıştır. Bu kapı Yüce Beyan’da: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfal Sûresi 25) sözüyle oldukça açık bir şekilde beyan edilir.

Yine aynı değişmez ilahi kural başka bir âyette: “Eğer Allah zulümleri yüzünden insanları cezalandıracak olsaydı dünyada tek canlı bile bırakmazdı. Fakat onları takdir ettiği bir vâdeye kadar bekletir. Vâdeleri gelince ne bir an öne alabilir, ne bir an erteleyebilirler.” (Nahl Sûresi 61) şekliyle hatırlatılmaktadır. İşte bütün dünyanın başına bela olan Coronavirüse, bir de bu gözle değerlendirsek diye düşünüyorum.

1 YORUM

  1. Hadiselerin dili yani. Ama herkes az ya da çok bu dengeleri bozmada katkı sahibidir. Zalimlere gelen cezadan da bu sebeple herkes az ya da çok nasibini alıyor. ALLAH cc bela yazmaz kul azmadıkça kula bela gelmez hak yazmadıkça. Herhalde toplu istiğfar ve dua zamanı. Bütün insanlık olarak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin