Almanya’da yaşayan genç bir okuyucu, fıkıh ve aile ekonomisi üzerine kaleme alınan bir yazıya itiraz etti. İtirazın özü şu: Mesele sadece eve kimin para getirdiği değil, hayatın yükünü kimin hangi bedellerle taşıdığıdır. Hamilelik, doğum, emzirme, kariyer kaybı, görünmeyen ev içi emek… Bunlar teorik meseleler değil, modern hayatın çok sert gerçekleri. Klasik fıkhın kadını ekonomik yükümlülükten muaf tutan hükmü bugün yeniden okunduğunda belki de kadın lehine en güçlü koruma mekanizmasıdır. Gerçek adalet herkese aynı yükü vermek değil, görünmeyen yükleri de hesaba katmaktır.
AHMET KURUCAN | YORUM
Geçtiğimiz günlerde TR724’te yayımlanan ‘Fıkhın yeniden yorumu: Ailenin geçimi kimin sorumluluğu?’ başlıklı yazım üzerine Almanya’da yaşayan genç bir hanım kardeşimizden uzun bir değerlendirme geldi. Kendisi Avrupa’da yetişmiş üçüncü nesil bir Müslüman olarak modern toplumun sosyolojik gerçekliklerini yakından gözlemleyen, akademik literatürü takip eden, meseleleri sloganlarla değil hayatın içinden okumaya çalışan birisi.
Yazdıkları dikkatle okunması gereken şeylerdi. Yazımı okur okumaz bana “Modern hayatın içinden itirazlarım var abi.” diyerek mesaj gönderdi. Arkasından yazdığı mesaj ise şuydu: “Yazacağım.” Anlaşıldı ki halk tabiriyle ‘okkalı’ bir itirazda bulunacaktı ve bulundu da. Uzunca yazdı. Hem de iki ayrı fasılda.
İster itiraz deyin ister değerlendirme deyin, benim için fark etmiyor. Hatta itiraz demek daha çok hoşuma gidiyor.
Neden mi? ‘Müsademe-i efkardan bârika-i hakikat ortaya çıkar’ da ondan. Hiçbirimiz mutlak bilgiye sahip değiliz. Belli metodolojileri takip ederek düşünce üretiyoruz. Hem de farklı farklı alanlarda. Benim alanım, bakış açım ve metodolojim onunla örtüşmeyebilir, kesişmeyebilir. Doğrusu da bu değil midir zaten? Onun için isimlendirmeye takılmadan o arkadaşımızın dediklerine odaklanalım. Ben şahsen öyle yapmaya çalıştım. Mesajlarını birkaç defa okudum. Sana cevap yazacağım diye de mesaj attım kendisine. İzin verseydi ismini verirdim ama isimsiz olmasını o tercih etti.
Ne söylüyordu? Her şeyden önce cinsiyetçi, ideolojik ya da reaksiyon değil yazdıkları. Tam tersine, modern hayatın kadın üzerinde oluşturduğu görünmeyen yükleri merkeze alan ciddi bir sosyal gerçekliğe temas ediyordu. Ama onun yaptığı itirazlara geçmeden ben yazımı okumayanlar için kısa bir özet yapayım.
O yazıda şu noktalara temas etmiştim: Birincisi, Kur’an’ın aile içi ekonomik sorumluluklarla ilgili hükümlerinin indiği dönemin sosyo-ekonomik şartlarının bugünkünden oldukça farklı olduğunu; tarım toplumundan sanayi ve bilgi toplumuna geçişle birlikte kadın-erkek rollerinin de ciddi biçimde değiştiğini ifade etmiştim.
İkincisi, ‘ailenin geçimini temin etme’ meselesinin sadece biyolojik cinsiyet üzerinden değil, imkân, yetenek, eğitim ve hayatın fiilî gerçekleri üzerinden yeniden değerlendirilmesi gerektiğini söylemiştim.
Üçüncüsü, klasik fıkıhta erkeğe yüklenen nafaka sorumluluğunun, o günün ekonomik düzeni içinde kadının çoğu zaman üretim hayatının dışında kalmasının tabiî bir sonucu olduğunu; bunun mutlak ve değişmez bir ontolojik üstünlük anlamına gelmediğini vurgulamıştım.
Dördüncüsü, fıkhın verilmiş olan hükümlerinin literal biçimde tekrar eden bir yapı olmadığını, aksine metin, maksat, maslahat ve toplumsal gerçeklik arasında denge kuran dinamik bir yorum faaliyeti olduğunu, bu sebeple aile ekonomisi meselesinin de bugünün şartları içinde yeniden okunmasının kaçınılmaz olduğunu ifade etmiştim.
Şimdi gelelim itiraz noktalarına. Şöyle diyor: “Mesele sadece eve kimin para getirdiği değildir. Asıl mesele, hayatın yükünü kimin hangi bedellerle taşıdığıdır.”
Gerçekten de bugün özellikle çocuklu ailelerde kadın, sadece ekonomik değil; biyolojik, psikolojik ve kariyer açısından da çok daha kırılgan bir noktada duruyor. Hamilelik, doğum, emzirme, çocuğun ilk yıllardaki bakım yükü, iş hayatındaki yavaşlama, kariyer kaybı, ekonomik bağımlılık riski… Bunların hiçbiri teorik meseleler değil. Modern hayatın çok sert gerçekleri.
Bu yüzden klasik fıkıhta kadının kazandığı paranın ‘kendi şahsî malı’ kabul edilmesi ve aile ekonomisine katkıya zorlanmaması, bugün yeniden düşünüldüğünde kadın lehine ciddi bir koruma mekanizması olarak okunabilir. Çünkü kadın çalışıyor diye onun ‘çifte yük’ altında ezilmesi meşrulaştırılamaz. Bir tarafta çocuk bakımı, ev içi görünmeyen emek, duygusal yük, kariyer fedakârlığı… Diğer tarafta ise: “Madem çalışıyorsun, giderlere de eşit katılmalısın.” baskısı… Bu yaklaşım, modern dünyanın zaten yorduğu kadını daha da kırılgan hâle getirebilir.
Arkadaşımızın dikkat çektiği bir başka önemli nokta şuydu: “Fıkıhta erkeğin nafaka yükümlülüğü bir ‘iktidar ayrıcalığı’ değil, aileyi koruma sorumluluğudur. Kadının kazandığı para ise onun şahsî hakkıdır. Kadın isterse katkıda bulunur; istemezse dinen buna mecbur değildir. Çünkü İslam hukukunda kadının malî bağımsızlığı esastır. Bugün bazı modern yorumlar, eşitlik adına kadının ekonomik yükümlülüğünü artırırken, çoğu zaman onun biyolojik ve sosyal dezavantajlarını yeterince hesaba katmıyor. Oysa gerçek adalet, herkese aynı yükü vermek değil; insanların taşıdığı görünmeyen yükleri de dikkate almaktır. Evet, aile dayanışma yeridir. İnsanlar birbirine destek olur. Hayat bazen rollerin değişmesini gerektirir. Ama bu destek, ahlâkî bir dayanışma alanıdır; zorunlu bir tahakküm alanı değil. Kadının gelir elde ediyor olması, onun kazancı üzerinde otomatik bir ‘aile hakkı’ doğurmaz. Hele ki ortak çocuk söz konusuysa ve kadın zaten hayatın en ağır görünmeyen emeğini taşıyorsa…”
Bitmedi, bir şey daha söylüyor: “Kadınların dünya genelinde en fazla tehlike altında oldukları yer neresi biliyor musunuz abi? Kendi evleri hem de dünya genelinde.”
Bu sözlerden sonra modern sosyal bilimlerde ‘motherhood penalty’ denilen olguya dikkat çekiyor. Yani annelik sonrası kadınların iş hayatında geri düşmesi meselesine…
Sonra İngilizce olarak kısa kısa üç mesaj daha yazmış. Özetle tercümesi şöyle: “Gerçekten de bugün dünyanın birçok ülkesinde anneler: daha düşük ücretli işlere yönelmek zorunda kalıyor, yarı zamanlı çalışmaya mecbur oluyor, kariyer ivmesini kaybediyor, terfi imkânlarını yitiriyor, iş hayatından tamamen çekilebiliyor. Buna bir de ‘default parent’ denilen görünmeyen psikolojik yük ekleniyor. Yani çocukla ilgili organizasyonun zihinsel yükünü çoğu zaman annenin taşıması…”
Pekala ben gerçekten de okkalı denebilecek bu itirazlara karşı ne diyeceğim? Yukarıda da söylediğim gibi arkadaşımızın itirazları ‘modern hayatın kadın üzerinde oluşturduğu görünmeyen yükleri merkeze alan ciddi bir sosyal gerçekliğe temas ediyor.’ Bunu kabul ediyorum. Evet, ben o yazıda bu hususa hiç temas etmedim. Bu durum benim o yazım için eksiklik midir? Elbette. Bu kadar detaya girmeme gerek yoktu ama en azından bir-iki paragrafla bile olsa bu konuya vurgu yapmalıydım. Yalnız tekrar hatırlatayım, ben o yazıda daha çok değişen ekonomik gerçekliklere, göç ve diaspora şartlarına, modern hayatın aile yapısını dönüştürmesine dikkat çekiyordum. O ise bana görünmeyen başka bir yük alanını hatırlattı: kadının görünmeyen emeğini… Kendisine müteşekkirim.
Bununla beraber bu ikisi arasındaki ince çizgiyi görmezden gelmeyelim. Benim yazımın maksadı hiçbir zaman: “Kadın artık zorunlu olarak aileyi geçindirmekle mükelleftir” demek değildi. Öyle bir şey de demedim zaten. Benim dikkat çekmeye çalıştığım şey şuydu: Modern hayat, klasik dönemdeki ekonomik rol dağılımlarını ciddi şekilde değiştirdi. Bugün kadın da ekonomik hayatın aktif öznesi hâline geldi. Hatta bazen ailenin temel taşıyıcısı oluyor. Erkek işsiz kalabiliyor, hastalanabiliyor, göç ve sürgün şartlarında ekonomik olarak çöken taraf olabiliyor. Böyle durumlarda aile içi dayanışmanın yeniden konuşulması gerekiyor.
Fıkıh, hayatı tamamen görmezden gelemez. Ama bu şu anlama da gelmez: modern dünyanın zaten ağır yükler bindirdiği kadının omzuna yeni bir zorunluluk daha yükleyelim. Onun için burada ‘fıkhî yükümlülük’ ile ‘ahlâkî dayanışma’ arasındaki farkı iyi görmek gerekiyor. Arkadaşımızın da dediği gibi aile elbette bir dayanışma kurumudur. Eşler birbirine destek olur. Hayat bazen rollerin değişmesini gerektiren bir olayla karı kocayı karşı karşıya getirebilir. Bu durumda kadın aile bütçesine katkı sunmayacak mıdır? Erkek de ev içi yükü daha fazla üstlenmeyecek midir? Tabii ki her ikisi de olacaktır ve olmalıdır. Fakat kadının maddi desteği hiçbir zaman otomatik bir tahakküm alanına dönüşmemelidir. Çünkü gerçek adalet, herkese benim bir cümle ile bile olsa yazmayı ihmal ettiğim o görünmeyen yükleri de hesaba katmakla sağlanabilir.
Tam burada TR724 Genel Yayın Yönetmeni Veysel Ayhan’ın yazı yayımlanmadan önce bana gönderdiği mesajı hatırladım. Bence meselenin çok önemli bir boyutuna temas ediyordu. Şöyle diyordu: “Dedikleriniz usul açısından çok önemli. Ama karakter ve kumaşta sıkıntı varsa ne desek işi çözmüyor.” Arkasından şu mesajı attı: “Kadın çalışıyorsa evde o yorgunluğun acısını çıkaracak yer arıyor. Erkek de odunsa evde işi yapmıyorsa… Holistik değil cadistik fıkıh lazım.”
İlk okuduğumda tebessüm ettim. Ama sonra düşündüm: Aslında çok ciddi bir şey söylüyor. Biz bazen meseleleri sadece hukuk üzerinden konuşuyoruz. Kim yükümlü? Kim sorumlu? Kim nafaka verir? Kim vermez? Ama mesele sadece hukuk meselesi değil ki! İnsan kalitesini de, karakterini de hesaba katmak zorundayız. Vicdanı, empatiyi, merhameti unutmamalıyız. Çünkü öyle erkekler de var. Koca evin yükünü paylaşmıyor, kadın işten gelip ikinci mesaiye başlıyor ve ev içindeki görünmeyen emek hâlâ tek taraflı yürüyor. Bu yapı içinde siz dünyanın en mükemmel hukuk sistemini kursanız ve uygulasanız o evde huzur olmaz. Onun için ‘holistik fıkıh’ tabiri çok önemli. İnsanın psikolojisini, yorgunluğunu, duygusal yükünü, ev içindeki görünmeyen kırılmaları da okuyabilen bir yaklaşım sergileyen holistik fıkıh.
Arkadaşımızın itiraz sadedinde dile getirdiği düşüncelerde hak verdiğim yönler bir tarafa, ben hâlâ modern dünyanın değişen ekonomik gerçekliklerinin fıkıh açısından yeniden konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Evet, o itirazında kadının görünmeyen emeğini hesaba katmadığımı ve buna bağlı olarak klasik fıkıhta kadının kazancının kendisine ait kabul edilmesinin kadın lehine ciddi bir sosyal koruma mekanizması olarak okunabileceğini söylüyor.
Ben de meseleyi sadece ekonomik yük paylaşımı üzerinden ele aldığımı kabul ediyor ve düşüncelerimi şöyle revize ediyorum: bugünün sosyoekonomik ve kültürel yapısı içinde aile içinde ekonomik dayanışma kaçınılmaz hâle gelmiştir. Onun için ayrıldığımız nokta şu cümlelerde kendini gösteriyor. O diyor ki: “Kadın isterse katkıda bulunur; istemezse dinen buna mecbur değildir. Çünkü İslam hukukunda kadının malî bağımsızlığı esastır.”
Ben ise ‘dinen mecbur değildir’ kesin ve keskin hükmünün verilemeyeceğini söylüyorum. İslam fıkhındaki içtihadî yaklaşımların dönemin sosyo-kültürel ve ekonomik şartlarına göre verildiğini ve bunların değişmez hükümler olmadığını söylüyorum. Aile yuvasının çalışan kadının sunacağı maddi katkılar da dahil karı-koca dayanışması içinde yürümesi gerektiğini düşünüyorum. Başka bir ifadeyle bu dayanışma biçimi hayata taşınmalı ve burada erkeğin işsiz kalması, diaspora şartları, çift gelir zorunluluğu, mağduriyetler sonrası değişen roller ile kadının görünmeyen emeği, anneliğin maliyeti, biyolojik ve psikolojik yükler de birlikte hesaba katılmalıdır. Zaten holistik fıkıh dediğimiz şey kadını da, erkeği de, çocuğu da, biyolojiyi de, psikolojiyi de, sosyolojiyi de, ev içindeki görünmeyen emeği de birlikte okuyabilmektir.

En son paragraf çok güzel ifade edilmiş
kıymetli yorumunuz için şahsen teşekkürlerimi iletmek istedimki sizin değerli yazılarınızıda elimden geldigince bu köşede eskiden zaman gastemizde takip ediyordum Ahmed abi.
yorumunuzu okurken bende bazı yerlerde tebessüm ettim bazende bu önemli meseleyi bu hicret edilen yerlerde varsa aile içi yanlislarimiz özellikle bayanlara karşı nasıl düzeltebilir yada ele almalıyız…
benim eşim orta Asyalı bizim eski toprak gibi karekteri, buralarda hicret diyarlarinda taşıyarak çok şey tecrübe etti, birçok zaman benden daha iyi yorum yapıyor , ama canım kizlarimi bu süreçte yukardaki meseleleri ayarliyamamaktan şahsen çok kırdım ve bana benim dünyama karşı ilgileri malesef zayıf , önce benim suçum ,ben bu dönemi birde kendi meselelerimizden uzak kalmisligimiza veriyorum, ki bir şekilde teori ve pratikte gerçek İslami dusturlara dönüş öğrenme zamanı diyorum, lafı uzattım, Yorumunuzu okurken aklıma Cihan Serveri Efendimiz SAV geldi, oda Hz. Hatice Annemizin RA mülkünü yönetiyordu,acaba aile muhabbeti dışında beraberce ticari konuları nasıl istişare ediyorlardı…
bu dönemde eskiden gündemde olmiyan, yada aklıma hiç gelmiyen Yarı Güzün Efendilerimizin yaşadıkları ile karşılaşınca ,dedim daha kendi dünyamızda eksikliklerimiz çok malesef.
içinde bulunduğumuz merkezlerde yerlerde doğal olarak gündem hep malum…genelde finansal konulara dayanan noktalar, amenna ama bu tür hayatın can alıcı noktalari islenmiyor , yada gelecek için adım atanlar ileriye dönük tecrübeli birkaç büyük ferasetli kislerin gayretleride yetmiyor. Birçok kişi biliyorum edalı yürüyen yığınları oynuyor ,hele bu meselelerde toplumun yerelden ,yada daha önce farklı kültür ve coğrafyalarda yaşlanmış abiler anlamaz ,biz bilirizler çok kişiyi uzaklaştırdı…
dahada farklı konulara girmeden , dedikodu fiskos gıybet konularında da genelde bildiğimiz şeylerin dışında yukardaki ablamiza verdiğiniz cevap yorum tarzı hazinenin altında kalmış nasihatlerde yazabilir misiniz Abi, benim görüşüm bizim olmassa olmazimiz istişare,çay sohbetlerimiz ,dialoglarimiz bu süreçte farklı tedbiri meselelerin de etkisiyle genelde gıybet lere dönüştü, insanlarımız da kirip dokemeyince TR karaketri ile buralarda uzaklaştı malesef, gördüğüm ve uzun zamandır bir kıymetli buyugumuze aktarmayı düşündüğüm noktayı size yazmak bu vesile ile iyi oldu, çünkü birçok ilgili yanlış anla
iyor yada değerlendiriyor yada umursamıyor…
ümit ediyorum Sizin gibi Kıymetli Sazı nazi geçen Büyüklerimiz bu konuları ilgili yerlerde altını çizerler, ama bu meseleler hemen düzelmez daha onlarca yıl alır ,yukarda ki karekter meselesine benziyor.
son olarak ismimin paylaşılmasını istemiyorum, buda buralarda öğrendigim bir insanı hak ,ama aslında buda İslami hak hukuk .
kıymetli kalem tutan ellerinizden öper,aydınlatıcı yorumlarınızın devamını canı gönülden dielrim
O arkadaşa sormak lazım, o klasik fıkıhı kuranların zamanında erkek, ev ve çocuklar üzerinde ne kadar sorumluydu? Kadın, erkeğe tahakküm edip evde ve dışarıda hangi “kadın işlerini” erkeğe yükleyebiliyordu? O zamanları hayal edin, erkek ticaret ya da tarım hayvancılık yapıyor. Eve geldiğinde kadın ondan hangi ev işini yapmasını isteyebilir, çocukların şimdiki gibi okulu, kursu, proje ödevi vs. de yok. Onlara dair erkekten karınlarını doyuracak kadar yiyecek, düzgün giyecek getirmekten başka ne istiyordu? Erkekten isteyebildigi sadece paraydı, ve kendine dair ilgi sevgi.
Modern erkek böyle olabiliyor mu? Ondan iş dışında ev ve çocuklara dair paranın haricinde bir ton şey bekleniyor. Ve en önemlisi, eğer kadın çalışıyorsa bunlar çoook fazla oluyor. Kadın rahatlıkla “ben de çalışıyorum o yüzden şunu şunu da sen yapacaksın” diyebiliyor. Yani modern erkek, kadının çalışması için bir çok yükün altına giriyor, bir çok şeyden fedakarlık yapıyor (buna sevgi de dahil) . Ve aynen o arkadaşın yazdığı gibi kadın, bütün bu yapılanları görmeyip sadece kendini düşünüyor ve o para sadece benim hakkım diyecek kadar ileri gidebiliyor.
Meşhur hikayeyi bilirsiniz, Hz. Fatma ev işinden bitap düşmüş, şu taşımaktan omuzları nasır tutmuş. Kimse Hz. Ali’yi kınıyor mu, ne biçim adamsın kadın ne hale gelmiş, biraz şu işleri de sen yap diye. Hz. peygamber gidip Hz. Ali’ye bir sitem de falan mı bulunmuş, yoksa kızına verdiği sadece nasihat ve dua mıydı? (tabii ki Hz. Ali eve gelince eline kumandayı alıp şöyle saatlerce maç, TV falan da izlemiyordu, ya da Hz. Fatma bugün şu dizim var, beni rahat bırak da demiyordu 🙂 )
Velhasıl erkek ve kadının rolleri ve sorumluluklarını klasik fıkhın olduğu zamana geri döndürebiliyorsanız ancak o zaman o zamanki hukuku uygulayabilirsiniz.
Erkek kadının çalışması için ne kadar fedakarlık ve ekstra iş yapıyorsa o ölçüde kadının gelirine ortaktır.
Çok laf az ve sade suya tirit izah!
Diasporada çocukları ve dolayısıyla aileyi kim koruyacak? Asıl bu sorunun cevabı lazım.
Avrupa da ki kiymetli hanim efendiye cok tesekkur ediyorum.. ve helal olsun…yazmis oldugu itirazlar bana baya tanidik geldi Ahmet Bey demekten kendimi geri alamiyorum…butun kadinlarin hem islam hukukunu hem de yasadiklari ulkenin hukukunu bilmeleri sart… cok sukur ki en azindan bir cok arkadasim sunu biliyor; Suphesiz Allah Hukmeden ve Adalet sahibidir. Yoksa neler olur du diye dusunmek bile insanin kalbini sizlatiyor.
Ahmet bey, değerli hanımefendinin ne yazdığını bütün olarak yazmasanız da, tartışmanın merkezinde, kadının ekonomik bağımsızlığı, aile içi sorumlulukların paylaşımı ve “görünmeyen emek” meselesi yer alıyor. İlk bakışta bu mesele modern bir toplumsal problem gibi görünse de, aslında hem İslam düşünce geleneğinde hem de Hristiyan-Batı hukuk ve felsefe tarihinde uzun süredir var olan yapısal bir gerilimin güncel bir versiyonudur.
Hanımefendinin öne çıkan temel yaklaşımı, ekonomik bağımsızlık üzerinden şekilleniyor. Buna göre kadın, kendi gelirinin sahibi olduğu için katkı yapmaya zorlanamaz ve aile içi ekonomik yükümlülükler onun hukuki sorumluluğu değildir. Bu yaklaşım, ilk etapta bireysel hak ve özgürlük açısından güçlü bir zemin sunar. Ancak felsefi açıdan bakıldığında burada önemli bir problem ortaya çıkar: “hak” kavramından “sorumluluksuzluk” sonucu çıkarma eğilimi. Bir bireyin zorlanmama hakkına sahip olması, onun ortak yaşam içindeki karşılıklılık ilişkilerinden tamamen muaf olduğu anlamına gelmez. Bu, hak ile sosyal sorumluluk arasındaki ayrımın bulanıklaşmasına yol açar.
Aynı şekilde ekonomik bağımsızlık ile normatif (ahlaki ve sosyal) bağımsızlık da birbirine karıştırılmaktadır. Mülkiyet hakkı bireysel ve hukuki bir statüyü ifade ederken, aile ilişkileri karşılıklılık, bağlılık ve uzun vadeli sorumluluklar üzerine kurulu normatif bir yapıdır. Bu iki alanın doğrudan eşitlenmesi, felsefi olarak “kategori hatası” oluşturur. Yani ekonomik sahiplik, otomatik olarak aile içi sorumlulukların ortadan kalkmasını gerektirmez.
Kadın görüşünün en güçlü taraflarından biri ise “görünmeyen emek” tespitidir. Hamilelik, doğum, emzirme, çocuk bakımı ve kariyer kaybı gibi faktörler, modern aile yapısında özellikle kadın üzerinde yoğun bir yük oluşturur. Bu tespit hem sosyolojik hem etik açıdan oldukça güçlüdür ve tarihsel olarak da gerçek bir karşılığı vardır. Ancak bu doğru tespit, zaman zaman tüm adalet tartışmasını yalnızca “emek yükünün dengelenmesi” problemine indirger. Oysa aile içi adalet yalnızca ekonomik veya fiziksel emek üzerinden değil, aynı zamanda ilişkisel sorumluluklar, duygusal bağlar ve uzun vadeli ortak yaşamın sürdürülebilirliği üzerinden de değerlendirilmelidir. Bu nedenle yaklaşımda bir indirgemecilik riski ortaya çıkar.
Bir diğer önemli problem, bireysel hakların mutlaklaştırılmasıdır. “Kadın katkı yapmak zorunda değildir” önermesi, kolektif düzeyde ele alındığında sürdürülebilirlik sorunu doğurur. Eğer tüm bireyler haklarını maksimum düzeyde kullanırken sorumluluklarını minimuma indirirse, aile gibi ortak yaşam yapıları işlevsiz hale gelebilir. Bu durum felsefede “kolektif eylem problemi” olarak bilinir: bireysel olarak rasyonel görünen davranışlar, sistem düzeyinde irrasyonel sonuçlar üretir.
Bu tartışma tarihsel olarak yeni değildir. İslam dünyasında klasik fıkıh, kadının ekonomik olarak bağımsız olduğunu kabul etmiş, nafaka yükümlülüğünü ise erkeğe vermiştir. Hz. Hatice örneğinde görüldüğü gibi kadınlar ekonomik olarak aktif olabilmiş, ancak bu durum bir zorunluluk değil, çoğunlukla gönüllü katkı şeklinde gerçekleşmiştir. Osmanlı toplumunda da kadınların mülkiyet, miras ve ticaret hakları bulunmasına rağmen, ev içi sorumluluklar geleneksel olarak farklı bir iş bölümü üzerinden yürümüştür. Modern dönemde ise bu yapı değişmiş, kadınların iş gücüne katılımı artmış ve “çifte yük” tartışması ortaya çıkmıştır. Bu da modern İslam düşüncesinde fıkhın tarihsel bağlamı mı yoksa evrensel sabitleri mi olduğu tartışmasını doğurmuştur.
Benzer bir gerilim Hristiyan-Batı dünyasında da yaşanmıştır. Orta Çağ Avrupa’sında kilise hukuku ve toplumsal yapı, erkekleri ekonomik sağlayıcı, kadınları ise ev içi sorumlu olarak konumlandırmıştır. Sanayi Devrimi ile bu model güçlenmiş, erkek dış dünya ile, kadın ev içi alan ile özdeşleşmiştir. Ancak 19. yüzyıldan itibaren feminist hareketlerle birlikte kadınların mülkiyet ve çalışma hakları genişlemiş, özellikle İngiltere’de evli kadınların kendi gelirleri üzerindeki hakları yasal güvence altına alınmıştır. 20. ve 21. yüzyılda ise Batı sosyolojisinde “double burden” yani kadınların hem iş hem ev yükünü taşıması tartışması ortaya çıkmıştır. İskandinav ülkelerinde ise devlet destekli bakım sistemleri ve ebeveyn izinlerinin paylaşılması gibi modellerle bu yük daha dengeli hale getirilmeye çalışılmıştır.
Tüm bu tarihsel örnekler, aslında hem İslam hem de Hristiyan-Batı dünyasında ortak bir yapısal gerilimi ortaya koyar: Kadın ekonomik olarak özgürleştiğinde, geleneksel erkek sağlayıcı modelinin nasıl yeniden düzenleneceği sorunu. Modern dünya bu soruya henüz tam bir denge cevabı üretebilmiş değildir.
Sonuç olarak, kadın yaklaşımı güçlü bir şekilde bireysel haklar, ekonomik bağımsızlık ve görünmeyen emek konularını öne çıkarırken; felsefi açıdan sorumluluk, karşılıklılık ve sistem sürdürülebilirliği gibi daha geniş normatif soruları yeterince merkezine almamaktadır. Bu nedenle ortaya çıkan model, güçlü bir özgürlük ve adalet iddiası taşısa da, bütüncül bir toplumsal düzen teorisi kurmakta eksik kalmaktadır.
Her kadın evlenmeli diye bir şey yok
akĺıma bir halk hikayesi geldi şöyleydi ; Uzun yıllar evlilik sürdüren bir karı koca zor bir dönem yaşamaya başlarlar ,ekonomik olarak .Akşam iş dönüşü kocasını evinin kapısında karşılayan kadın, günler geçtikçe kapının zilini bile duymaz olmaya başlamış ve gün gelmiş koca eve kendi anahtarı ile girer olmuş.Gel zaman git zaman zorlu ekonomik dönem uzamış ve kocanın eve getirdiği yiyecek içecek , üst baş alışverişleri kısıtlı ve hayati ihtiyaçların alımına izin verir duruma düşmüş.
En nihayetinde kocaya övgüler yağdıran kadın kocasına şöyle bir bakmış ve demiş ki senin gözlerin kayıyor ve görmüyor ….işte o an adam bilmek istemediği gerçekle karşı karşıya kalıvermiş.Yerden bitme boyu, gözleri %50 işlevsel ve de bembeyaz saçı sakalı ile beklediği vefanın aslında hiç bir zaman yeşermediği toprakla evli olduğunu.
Çağımız yüksek teknoloji üreten devasa açılımlarda doğan ve çalışan eşlerin kurduğu aileleler ve partnerlerle dolu.Bu beraberliklerden filizlenen çocuklarıda anne babayı izlerken görmek mümkün.
Dünya savaşı gören nesillerin yokluk ve zaruriyet sonucu tamamen deformasyona uğrayan inanç/ahlak veya tam zıttı sıkı sıkıya bağlılık, sâdakat duyguları olabilir.
Oysa çağımız insanının gittikçe yükselen ben ve benim yaşamım davranışı ,güdükleşen hümanizm duygusu vb. galiba modern fıkhi açılımlar ile revize edilemeyecek.
Halbu durumda iken en doğru ve işlevsel davranış sanırım istikameti kaybetmeden hayatı yaşamaya devam etmek.
Din terbiyesi ve anlayışı yaşamını yönlendiremeyecek seviyeye gelenlere ,seçim ve yaşamlarında özgür olduklarını ,yaşamlarının ve davranışlarının bedelini/mükafatını yalnız ve yalnız kendilerinin ödeyeceklerini/alacaklarını bildiğimizi ve din kardeşliği samimiyeti çerçevesinde sünneti yerine getirmek sevaptır öğretisini icra ettiğimizi söyler….geçeriz…
Ahmet Kurucan Bey, bu konuya sizin tabirinizle daha holistik bakabilmek için aşağıdaki yazı da okumanızı öneririm.
https://www.tr724.com/calisma-hayati-kadinlara-mutluluk-getirdi-mi/