Kadınlara özgürlük vaadedilerek iş hayatına çekildiler; ama sonuç özgürlük değil, zorunluluk oldu. Bir zamanlar tek maaşla geçinen aileler şimdi iki maaşla ancak geçinebiliyor. Çocuk yük, ev işi aşağılık, kariyer ise prestij haline getirildi. Kadınlar iş gücü fazlalığı yaratmak için sisteme dahil edildi; ucuz işçi bollaştı, ücretler düştü, kaybeden yine kadınlar oldu. Evde ikinci mesaiye başlayan yorgun kadın, eşiyle kimin daha fazla iş tuttuğunu hesaplıyor. Modern öğretiler kadınlara mutluluk değil, çifte yük ve çifte yorgunluk getirdi.
SÜHEYLA GÜLTEKİN | YORUM
Boşanan çiftler, kendine uygun eş bulamayan bekarlar, evlilik eylemini kökten reddeden insanlar, sürekli didişen partnerler, kim daha fazla iş tuttu hesabında açmaza giren ilişkiler, hayatın anlamı haline gelen kariyer takıntısı, bugünlerde artık iyiden iyiye yük muamelesi gören yaratıcının en mucizevi hediyesi çocuklar, yok olan aile kavramı ve bunun en doğal ve doğrudan sonucu olarak yok olmakta olan toplumlar…
Bu pek parlak gözükmeyen ve gittikçe daha da dramatik bir hal alan vaziyete ulaşmamızda ekonomiden internete, kültürden coğrafyaya pek çok etken sayılabilir elbette. Bunların içinde azımsanmayacak öneme sahip ve bu yazının konusunu oluşturan etkenlerden biri de kadın hakları başlığı altında pazarlanan, kadın ve erkeğin aile ve toplum hayatı içindeki bin yıllık rollerini son derece keskin bir şekilde kökten değiştiren modern öğretiler olsa gerek.
Kadınların ve erkeklerin kanun önünde eşit muamele görmeleri, eşit işe eşit ücret almaları, kadınlara yönelik şiddet ve tacize karşı mücadele gibi konular, takdir edersiniz ki aklı başında kimsenin pek itiraz edeceği konular değiller.
Fakat modern hayatta insanoğlunu ve toplumları şekillendirmesi hedeflenen her konuda olduğu gibi kadın hakları konusunda da içinde parlak ve çürük meyvelerin bulunduğu bir paket bizlere aralarından iyi olanları seçip çürük olanları bırakmamıza müsaade edilmeksizin sunuluyor ki, parlakların hatırına çürükleri de yemek zorunda bırakılan kadınlar, gelinen noktada vaat edilen ideale ulaşmak şöyle dursun, eldeki bulgurdan da feragat etmek zorunda kalmış görünüyorlar.
Kadın hakları başlığı altında kıyafet özgürlüğünden kürtaja, kadına şiddetten ailevi sorumluluklara ele alınması elzem pek çok mesele var ancak her bir konu kendi içinde bile oldukça geniş konular olduklarından bu yazıda ben daha çok modern hayatta kadınların çalışma hayatında edindikleri yere ve bunun kendileri ve toplum üzerindeki etkilerine odaklanacağım.
Maruz bırakıldığımız dünya düzeninin nasıl işlediği konusuna az buçuk kafa yoran herkesin kavrayabileceği üzere saygın birer otorite ya da işin ehli oldukları benliğimize çoktan kabul ettirilmiş küresel düzenin idarecileri, 18. yy.’dan beri zihinlerimize sürekli neyin güzel neyin çirkin, neyin normal neyin anormal, neyin iyi neyin kötü olduğu bilgisini ilmik ilmik işliyor ve manipülasyona karşı tamamen bilinçsiz insan beyniyse bu bilgilerle işlenen çıktıların kendi hür iradesiyle oluşturduğu düşünceler olduğundan hiç şüphe duymadan modern zamanların fikri hür bireyleri oldukları zannıyla yaşamlarını sürdürüyorlar. Öyle ki modern insanın, ilk insandan bu yana insanlığın üzerinde hem fikir olduğu dünyayı algılayış biçimi bile günümüzde radikal değişikliklere uğramış görünüyor.
Seküler ya da dindar olması fark etmeksizin, çocukluktan itibaren zihinlere sıkıştırılan düşünce kalıplarından birkaç dakikalığına da olsa sıyrılmış halde düşünebilen herkesin kabul edebileceği ve son 150-200 yıl hariç insanlık tarihi boyunca buna uygun yaşayan insanların yaşamlarından anlaşılabileceği üzere insanoğlunun hayatı temelde iki ana aktivite üzerinde ilerliyor: Bunlardan ilki, kendisine yeme, içme ve barınma ihtiyaçlarını karşılayabileceği güvenli bir yaşam alanı oluşturmak, yani yaşamsal ihtiyaçlarını gidermek; ikincisi ise soyunun kurumaması için üremek, yeni nesiller oluşturmak ve onları insanlığa faydalı bireyler olarak yetiştirip yeryüzüne ve canlılığa katkı sağlamak.
Mesele bu kadar açık, mantıklı, anlaşılabilir ve sadeyken, yaşadığımız zaman diliminde, böylesi temel bir bilgiyi bile tartışmalı hale getirecek bir hayat sunuldu bizlere. Karnını doyurmak ya da yaşamsal faaliyetlerini sürdürmek için para kazanmak güzel ve ‘havalı’, son derece mucizevi bir şekilde bir canlı doğurmak, onu topluma faydalı bir birey olarak yetiştirmek için çabalamak, onunla ilgilenmeyi ve vaktinin büyük bir bölümünü buna ayırmayı göze almaksa, ‘düşük’ bir şey gibi gösterildi. Ve bu algı böyle oluşturulduğundan beri kadınların kendilerini itibarlı hissetme çabalarının tamamı, onları kadın doğasına ait olmayan, dolayısıyla da olumlu sonuçlanamayan bir noktaya getirdi.
18. yy.’dan bu yana insanoğlunun fıtratına uymadığı halde hayata geçirdiği rijit farklılıkların, günümüzde gelişmişlik ya da modernite başlığı altında doğruluğu tartışılamaz meseleler olarak gösterildiğini üzerinde biraz dikkatli düşününce hayatın her alanında fark etmek mümkün.
‘Kölelik’ prestijli hayatlar olarak kodlandı!
Örneğin manipüle edilmemiş normal bir zihin, uyku süresi hariç çoluk çocuğu ve ailesiyle geçirebileceği zamanı, yalnızca barınma, giyinme ve yeme içme ihtiyacının karşılanması karşılığında patronu için harcamayı kölelik olarak tanımlardı. (Eski zamanlarda bazı coğrafyalar hariç kölelik aşağı yukarı böyle bir şeydi, bugün pek çok maaşlı çalışanın hayatı İslam’da müsaade edilen kölelik sistemindeki kölelerin hayatlarından daha zorlu. Başka bir yazımda bu konudan daha detaylı bahsetmiştim.) Fakat bu yaşam biçimi günümüzde zihinlerimize, maliyeti 300 TL olan çantaya 50 bin TL verdiği için kendisini üstün ve değerli hisseden (üstün hissetmesi gerektiği yapay bir biçimde öğretilmiş) üniversite mezunu beyaz yakalıların prestijli hayatları olarak kodlandı.
Ya da bundan 200 yıl önce Asya veya Avrupa hiç fark etmez, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir dünyalıya, içinde barınabileceği bir eve ancak 20-30 yılda, sabah sekiz / akşam beş, karı-koca çalışarak (şanslıysa) sahip olabileceği söylenseydi vereceği cevap “günlük benzer miktarda kendim çalışarak en fazla 1 yılda ve beton yığınları arasında değil müstakil olarak yapabileceğim bir ev için neden 30 yılımı vereyim?” olurdu. Ama bugün artık insanoğlunun Hz. Adem’den bu yana sahip olduğu en temel hak olan barınma ihtiyacını karşılayabilmesi için bir ev fiyatı kadar da bankalara faiz ödemesini ya da Allah’ın yarattığı arazinin, taşın, toprağın, odunun bu denli yüksek bedele sunulmasını kimse tuhaf bulmuyor. Sadece kadınların değil tüm insanlığın zihninin nasıl manipüle edildiğini anlamak çok da zor olmasa gerek.
Modern öğretinin bilinçaltını domine eden dayatmalarıyla insan zihnini tabiatının (fıtratının) aksi yöne nasıl yönlendirdiğine dair hayatın her alanında böyle çokça örnek bulunabilir.
Kadın meselesine dönersek; kadınların iş hayatına dahil oluşlarının, sanayi devrimiyle birlikte artan iş gücü ihtiyacına erkeklerin yeterli gelmemesi sebebiyle kapital sahipleri tarafından pompalanan propagandanın sonucu olduğu pek çoğumuzun malumu artık. Yani bir işi yapmak için 100 kişi gerekliyse ve bu işi yapacak 80 kişi varsa işi yaptırmak için o 80 kişiye fazla para vermeniz gerekir ve bu da işverenin işine gelmez. Ama bu iş için 100 kişi gerekirken işi yapacak 160 kişi varsa, iş veren olarak içlerinden 100’ünü seçmek ve düşük fiyata çalıştırmak, hatta aralarında rekabet oluşturup onlar birbirini yerken keyfinize bakmak işinize gelir. Kadınların iş hayatına dahil edilmeleri esasen, ekonomik özgürlüklerini kazanmaları için onlara yapılan bir iyilik falan değil, aşağı yukarı böyle bir mantığın sonucuydu.
Kadınlar iş gücü olarak kullanılmalarının yanı sıra modern yaşam başlığı altında zihinlere yerleştirilen güzellik dayatması ve moda gibi kavramlarla ‘ekonomiye can veren’ tüketim nesnelerine de dönüştürüldüler. Güzel olarak belirlenen 90-60-90 figürünün sürekli göz önünde bulundurulması, erkeklerin kadın güzelliğiyle ilgili beklentilerini değiştirdiği gibi kadınların da hayatlarının neredeyse tamamını güzel olma amacı uğruna şekillendirmelerine, tüketim çarkında yeri dolduramayacak birer görevliye dönüşmelerine sebep oldu.
Kadınları çalışıp para kazanmaya, kazandıklarını da güzel giyinip pahalı kıyafetler almaya ya da bakım kremlerine ve estetik operasyonlara yatırmaya teşvik eden bu algı zamanla birkaç çocuk doğurup onunla ilgilenirken çalışma hayatından uzaklaşmayı da düşük profil kadın işi olarak gösterdi. Bunun sonucu olarak kadın olmanın en özel ve ilahi yanı, patronu daha lüks bir arabaya binsin ya da daha büyük bir villası olsun diye hunharca çalışıp terfi almaya uğraşan işkolik tiplerin materyalist bakış açılarına kurban edildi. (Gecenin 10’unda kasadaki eksik paranın hesabını vermeye çalışan market çalışanının ya da sabahın nurunda kargo firmasında kaybolan paketi bulmaya uğraşan mavi yakalının çalışma koşullarına girmiyorum bile.)
Teşvik edilen bu hayat tarzında çocuğun artık yük pozisyonuna düşürülmesi, genç nüfus oranında ciddi düşüşlere sebep oldu ve bu da yakın gelecekte daha iyi kavrayabileceğimiz, bir ülkeyi yok edebilecek kapasitede kapsamlı sorunlar anlamına geliyor. (Bu sorunlara teker teker değinmek de yine ayrı bir yazı konusu olacağından detaylara girmeyeceğim.)
Kaybeden yine çalışan kadınlar ve erkekler!
İş hayatında kadınların da erkekler kadar aktif oluşunun bir başka etkisi de işgücü fazlalığı sebebiyle işsizlik oranının yükselmesi oldu. Bu durum, patronlara işçileri ucuza ve kötü koşullarda çalıştırma imkânı verdi. Haliyle kaybeden yine çalışan kadınlar ve erkekler oldu.
En nihayetinde eskiden sadece erkeğin çalışmasıyla eve giren para, şimdilerde erkeğin ve kadının birlikte çalışmasıyla anca kazanılır oldu. Kadınların çalışmaları artık tercihlerine bağlı bir istek değil, hayatlarını devam ettirebilmeleri için yapmaları gereken bir zorunluluk haline geldi. (Kadınların iş hayatında aktif olmalarıyla ilgili olarak sorunlu bulduğum şeyin kadınlara çalışma inisiyatifi sunulması değil, çalışmalarını zorunlu kılacak kapitalist bir sistem oluşturulması olduğunun altını çizmek isterim.)
Eskiden tek maaşla 10 yılda bir ev, bir araba alabilen aileler şimdilerde eve iki maaş giriyor olmasına rağmen şanslıysalar 30 yıl çalışırlarsa ancak bir ev sahibi olabilir hale geldiler. Buna bile gücü yetemeyecek olanların sayıları da hiç az değil. (Başka bir deyişle, gelişmişliğin en üst noktası olarak gösterilen çağda, insanoğlunun altında barınacağı bir çatı bulması bile zaman geçtikçe daha da olanaksız bir hal alıyor.)
Meselenin olumsuz etkileri sadece aile içi gelir azalmasıyla da sınırlı değil elbette.
İşyerinde çalışmaktan bitap düşüp eve gelen insanların; yemek, bulaşık, temizlik, çocukla aktivite vs. kapsamında bir o kadar da evde çalışmaları gerekirken buna verecek enerjiyi çoktan tüketmiş olmaları, ev işleri ve çocuk bakımı teması üzerinden ortaya çıkan aile krizlerini tetikledi.
Bu yorgunluk çiftlerin sürekli birbirlerini kendilerinin çok yorulduğu konusunda suçlamalarına sebep oldu ve oluyor. Oysa bakınca ikisi de yorgun ve ikisi de haklı. Ama modern dünya gerçek suçluyu sürekli gizliyor.
Hayat çiftleri birbirine karşı merhamet eden, aile olmanın tadını çıkaran huzurlu insanlar olmaktan çıkarıp sürekli kimin daha fazla iş tuttuğu üzerine kafa yoran, hakkını eşine yedirmemeye odaklı, tetikte çiftlere dönüştürerek mutsuzlaştırdı.
Zorlu yaşam koşulları insanlardan merhamet, iyi niyet, özveri gibi olumlu özellikleri aşındırdığından eşi için fedakârlık yapmanın erdemliliği enayilik olarak görülür oldu.
Kadınlar gerçekten kadınken erkekleri yönetme kapasiteleri de daha büyük olduğu halde modern hayat, salt cinsiyetlerinden kaynaklı olarak onlara bahşedilmiş bu doğal hediyenin getirilerini ve avantajlarını, eşitlenme isteği üzerinden bir güç savaşına dönüştürerek kadınlara kaybettirdi. Erkek baş, kadınsa bu başa yön veren yönlendirici (yani aslında yönetici) pozisyonundayken şimdilerde birbiriyle kavga eden iki uyumsuz başa dönüştüler. Başka bir deyişle kadınlar, kadın olmaları sebebiyle doğuştan sahip oldukları erkeği yönlendirme gücünü, erkekle eşit görünme isteğine feda etmiş oldular.
Geçenlerde sosyal medyada eşine modern standartların ötesinde (aslında 50 yıl önce gayet normal sayılabilecek derecede) hizmet eden bir ev kadınının mutluluğu, “Hizmet ettiğin adam yarın bir gün seni ortada bırakıp giderse görürsün!” diye linçleniyordu. Çalışmayan her kadının muhakkak eşi tarafından terk edileceği ya da ihanete uğrayacağı varsayımının yüksek olasılık kategorisine bu kadar rahat konulabiliyor olması, ihanete uğramasa bile eşine yemek yapıp çay getirmenin kendisinin aşağılayıcı bir şey olduğu algısının matematik formülü kesinliğinde bir bilgi gibi ifade ediliyor oluşu, yapay yönlendirmelere maruz kalmamış zihin dünyalarının doğal birer ürünü olarak görünmüyorlar bana pek.
Modern insan tüm kurguyu, geleneksel dönemde yaşayan tüm toplumlarda kadınların hunharca ezildiği varsayımı üzerinden gerçekleştiriyor. Orta Çağ Avrupasında cadı diye yakılan kadınları, Sefiller romanındaki gibi para için bedenini satmak zorunda kalan kadınların yaşadıkları zorlukları kendi geçmişimiz gibi sahiplenip, eskiden çok kötü durumda, şimdiyse iyi durumda olduğumuz algısına kendimizi kaptırıyoruz.
İslamın kadına bakışı ve Avrupa
Oysa bizim tarihimizde (özellikle İslam sonrası dönemde) kadınlar hiçbir zaman Avrupa’daki gibi değersiz (hatta şeytani) varlıklar olarak görülmediler. Osmanlı’da kadınların sosyal hayatta da oldukça aktif olduklarına, vakıflar kurup bu vesileyle camiler, medreseler, hastaneler yaptırdıklarına dair tonlarca belge var. Tekil örneklere değil genel ortalamaya baktığımızda kadın, İslam coğrafyalarında hiçbir zaman modern dönemde olduğu kadar değersiz olmadı desek abartmış olmayız. Ancak geleneksel dönem söz konusu olduğunda olumsuz örneklerin dönemin standardı olarak nitelenip, modern dönem söz konusu olduğunda sadece olumlu yanların ön plana çıkarılıyor oluşu da yine zihin dünyalarımıza pompalanan yapay algı örgülerinin parçaları olsa gerek.
Modernite öncesi dönemde erkekler tarafından kadınlara yapılan eziyetlere yönelik çokça örnek elbette vardır. Fakat aynı şekilde rollerin oturduğu, kimsenin saygınlığını yitirmediği, ev içinde güç savaşlarının yaşanmadığı aile hayatlarına daha da çok örnek bulunabilir.
Benzer bakış açısıyla modern dünyada kadın ve erkeğin çalıştığı ve huzurlu aile ortamının devam ettirilebildiği örnekler de tabii ki var. Fakat toplum ortalamasına bakıldığında sürekli zihinlere kazınanın aksine ‘daha mutlu kadınlar, daha mutlu aileler, daha mutlu toplumlar gerçekten oluştu mu?’ sorusunun cevabını olumlu yanıtlamak; evlenmek istediği halde beklentilerini karşılayacak karşı cins bulamadığından evlenmemeyi tercih eden bekarlara ya da çekişmeli boşanma oranlarındaki akıl almaz artışa veya insanlara sirayet eden genel egoist görünüme bakınca oldukça zor görünüyor.
Tüm bu anlattıklarımdan çıkarılması gereken sonucun, kadınların çalışma hayatından tamamen el çektirilmesi gerektiği olmadığını; eleştiri konusu olan şeyin kadınlara çalışma hakkı verilmesi değil, kadınların çalışmak zorunda bırakılmalarının kadınları özgürleştiriyoruz diye pazarlanması olduğunu tekrar vurgulamak isterim.
Kadınlara maddi özgürlük alanı açmak meselesi pekâlâ işverenlerin ödedikleri vergilerin artırılıp ev hanımlarına aile hayatına, dolayısıyla da toplum düzenine sağladıkları katkı sebebiyle maaş bağlanarak da çözülebilirdi. (Eski dönemlerde mehir gibi kaynaklarla ya da boşanan kadına bakma sorumluluğunun babasına, erkek kardeşine vs. yüklenmesiyle çözülüyordu.) Ya da başka türlü çözümler de pekâlâ bulunabilir. Ama bunlar, sermaye sahibi küresel düzen kurucuların işlerine gelen şeyler hiç olmadıklarından, bu vb. konular üzerine en ufak tartışmaların yapıldığını ya da tartışmak bir yana fikir ortaya atıldığını bile görmüyoruz.
Zihinlerimiz, bedenimiz, vaktimiz, hayatımız hiç durmadan özümüze ait olmayan, hakikatsiz şeylerle oyalanıyor. Bu kimi zaman manzaralı bir restoranda akşam yemeği yediğini göstermek için çekilmeye çalışılan güzel bir fotoğraf, kimi zaman o ülkeyi de gördüm diye tik atabilmek için yapılan birkaç saatlik göstermelik bir gezi, kimi zaman pahalı bir şey alabildiği için kendini değerli hissettiren bir ayakkabı, kimi zaman ‘dillere destandı’ densin diye borç batağında başlanan bir evliliğe sebep olan düğün olabiliyor. Bize güzel, özgür, modern diye sunulan her şeyin nedense hep sermaye sahiplerini besleyen şeyler olması ardı ardına beliriveren tesadüfler silsilesi olmasa gerek.
Modern algılara dair anlatılacak öyle çok şey var ki, kadınların çalışma hakkı denen şeyin aslında kadınlara çalışma zorunluluğu olması sorunu, meselenin binlerce kolundan yalnızca biri. Bu arsız üretim ve tüketim halinin, bu sonsuz para hırsının etkileri sadece kadınlara değil, aldığımız nefesten, ektiğimiz tohuma, okyanusta yüzen balıktan, Orta Doğu’da yaşayan bir çocuğa, Paraguay’da çalışan bir işçiden, buzullarda yaşayan bir penguene kadar bu gezegene ait her şeye zarar.
Modern dünyada yaşadığımız her sorunu, bize ait olmadığı halde kendi düşüncemizmiş gibi yutturulan algılar dünyasına biraz ayılmaya uğraşarak anlamlandırmaya çalışırsak öyle sanıyorum, sorunun temel kaynağını keşfetmiş olacağız. Sonra belki çözüme giden yollardaki enkazı temizlemek de mümkün olur.

Süheyla Hanım,
Size tavsiyem:
yazmayı, çalışmayı, eşinizin izni olmadan seyahat etmeyi bırakmanız. Lütfen evinizden sadece kermes düzenlemek için çıkın. Kadınların sonuçta dünyaya anne olmak ve evi temizlemekten başka katabilecekleri bir şey yok dediğinize göre.
Kocanız baksın size.
bence okudugunuzu anlama probleminiz var.
Yıllarca HE’nin kadınların her şey olabileceğine yapabileceğine dair sözleri öne çıkarıp, kadınları üniversite okumaya teşvik eden insanların son durumu.
Zorunda olduğum için değil muhtaç olmamak için bağımsız olmak için çalışıyorum.
Çalışmaya eşim ne kadar zorundaysa ben de o kadar zorundayım.
Bir kadının böyle bir yazı yazıyor olması çok üzücü.
Peki Turkiye dahil Avrupanin dogurganlik oranini biliyormusun. 1.12 ile 1.26 araliginda. Bu ne ne anlama geliyor peki. Onumuzdeki 50 yilda cocuk sahibi olmak icin calisan kadinlar doner anne kiralayacak yada toplumlar yok olup gidecek. Allah dogurganligi, sefkati, merhameti kadinlara vermis. Bence yazarin bir kadin olarak belkide ugrayacagi linci goze alarak bu yaziyi kaleme almasi buyuk bir cesaret. Tebrik ederim. Noktasi virgulune kadar katiliyorum.
Faruk bey, işte tam kendi açıklamanızdan yola çıkarak, Yasemin hanım yine yazısında mantıklı noktaya değiniyor. Süt üretimi azaldı, inekler artırılmalı .. gibi bir çıkarıma varıyor, doğurganlık oranı 1.12 1.26 arası çocuk doğumu oranı. Bu örnekte kadının mutluluğu mutsuzluğu yok, nüfus artışının azalması var. Çalışan kadın, az çocuk demek, bu da nüfus artışının azalışı demek gibi bir sonuca çıkıyor ki yine burada bir mutlu kadın mutsuz kadına dair veri yok. Kaldı ki kariyer yapan kadının doğurganlığının azalmasının sebebi, sırf bu cepheden bile baksak,var olan ekonomik sistemdeki durumu. Bunu samimice bir irade istesin, çalışan kadınların doğurganlık oranı, çalışmayan kadınlarınkisini dahi geçebilir. Bu bir sistem sorunu. Diğer bir sorun nüfus un azalmasının sorun gibi görülmesi. Bu nesiller arası üretim düzleşmesi sorunu. Emeklilik sistemi sorunu, yaşam konforu sorunu. Nüfus piramidinin tersine olması durumunda, emeklilik sistemi başta olmak üzere pek çok sorun çıkar. Ama bu ülkelerin sorunu, kadının sorunu değil. Yaşlı nüfus öldüğünde ardından gelen neslin daha rahat edeceğine dair araştırmalar dahi var. Nüfus ŞU AN YAŞAYAN İNSANLAR için sorun. İnsanlık sorunu değil. Kaldı ki, tüm dünya da doğum oranı düşüyor, bu nisbi bir AYNILIK demek. yani, değişen birşey olmuyor stratejik olarak. Kaldı ki, dünya nüfusu azalırken, bir ülkenin nüfusunun artması avantaj gibi düşünsek de, makinalaşma, yapay zeka temelli teknik sistemlerin üretime katılmasını düşünürsek, durum öyle pek de nüfus un olduğu tarafın lehine olmayabilir. Kaldı ki, şu an burada ülkelerin stratejik hedefi konuşulmuyor. Yorumdaki Yasemin hanımın yorumu, fevri olabilir, ama ana yazıdaki “göndermelere” de bir çeşit karşılık oluyor. Bu yazı üstü kapalı şunu anlatıyor.. Ki konuya oradan girilse gerçekten de çok değerli bir yaklaşım olur.. O da şu.. ÇALIŞAN KADIN EŞİNİ MUTSUZ MU EDİYOR? Sanırım asıl konu bu. Çalışan kadınlardan mutsuz olanlar var ise, onda bile eşinin mutsuzluğu üzerinden bir okuma iyi bir bakış olabilir. Ki burada, açık yüreklilikle kadının karakteri, psikososyal geçmişi, sosyoekonomik durumu vb girilip cesurca konuşulabilsin. Süheyla hanımın yazısının eksik yanı bu.Hatta taraflı yanı da bu. Aslında o da yine KADIN önceliğinde bir yaklaşım sergilemiş benim gözümde. Çalışan kadın konusu, “çalışan kadın erkeğini mutsuz mu ediyor?” bağlamı etrafında tartışılmalı. Esas olan bu. bu da çünkü dönüp dolaşıp aile üzerinden kadının kendisini buluyor vuruyor, gibi bir teze hizmet edebilir bir yazı. Ama onda kullanılan DİL de kesinlikle bu olmamalı. O nedenle YASEMİN hanım yanlış anlamadı bu yazıyı. Yazıdaki GÖNDERMEYE cevabı verdi, ben gayet de uzatmadan dolandırmadan konu ile ilgili bir yorum olarak okudum Yasemin hanımının yorumunu. Süheyla hanımın açıklamaları da yanlış demedim tekrar edersem, ama perspektif bu olmamalı, yönü yanlış o nedenle yanlış bir DİL olarak gördüm. İşin içine erkeği katarak yazılmayan bir yazı. Bu konulara madem cesurca giriliyor, konu tüm çıplaklığı ile ortaya konulmalı ki, yerini bulsun. Yorumlar bir genelleme oluşturamaz elbet, ama kadın yorumcuların eleştirisi, erkek yorumcuların ise destekleyici yaklaşımı da bunun göstergesi.
Tam da anatilan zihin erozyonu bu.
Kocasina muhtac(!) olmak!!!
Kimden bagimsiz(!) olmak!!!
Sonunda cocugun yuzunu göremeyecek kadar patronlar icin ölesiye calismak!!!
Süheyla Hanım, bu güzel pazar yazısı için teşekkür ederim. Emek verilmiş bir yazı. Konu derin olunca, çok yönlü bir perspektifi içeriyor.
Sanırım ilk başlamamız gereken nokta mutluluk kavramı.
Ontolojik olarak mutluluk, bir çeşit deneyim süreci olarak görülebilir. Binlerce yıllık toplumsal hayatın neticesinde kadın, kendine biçilen role adapte olarak bir tür deneyim süreciyle “nispi mutluluğu” yakalamış görünüyordu. “Görünüyordu” diyorum çünkü gerçek anlamda kadınların mutlu olup olmadığı konusunda elimizde ciddi veriler yok. Günümüzde mutsuzluğunu ispat edici olarak sunulan, boşanma oranlarının artması, evlilik oranlarının azalması gibi istatistikleri buna karşıt bir kanıt olarak sunmak da aslında tek başına yeterli değil. Bu bir imkan meselesi. Ama günümüzün değişimleri, herşeye yansıyor, aile de bundan biri. Bu konuya şu an girmeye gerek yok.
Antik çağlar, Roma ve İslam dışı dünya ise sanırım konumuzun dışında. Köle gibi alınıp satılan bir dönemde mutluluktan ziyade başka şeyleri konuşmak daha doğru olur.
Medeniyetlere göre kadının algısı değişebiliyor. Bugün Batı’da doğmuş, kökenleri Batı uygarlığına ait bir kadının bu yazıya çok sayıda şerh düşeceği aşikar. Bunun yanında Doğu kültürü ve İslam kültürü kökenli kadınların kendini bulacağı birçok yön de var, bu da net. Kısaca, yaşam tek düze değildir; çünkü hikayelerimiz farklıdır. Mültecilik, göçmenlik, batı da bir kadın/erkek olanlar bağlamında konuyu değerlendirmek başkadır. Artık tek bir “kadın bakışı”ndan söz etmek mümkün değil; her anlatı kaçınılmaz olarak subjektiflik içeriyor diyebiliriz.
Bugün Batı merkezli üretim modelleri, ekonomik sistemler ve yaşam tarzları dünyaya ihraç edilmekte. Buna erkekler tam anlamıyla uyum sağlayamamışken, kadınların uyum süreci daha da zor olmakta. Mutluluğu bir deneyim süreci sonucu edinilen bir tutum olarak tanımlamıştım. Bu süreçte kadın, erkekten çok daha yeni. Geçmişin avantajı, kadına biçilen rolün çok uzun süre aynı olmasıydı ve kadının buna alışıp daha kolay uyum sağlanabilmesiydi. Şu an ki mutsuzluğun sebebi, geçmiş ile gelecek arasında değişimlerin sorunlarının kadına yansıması. Burada kritik nokta fark edilmese de erkeğin konumu. Değişkenin en temel noktası kadın değil aslında günümüzde, erkek. Erkeğin mutsuz olduğu bir yerde, kadının mutlu olabileceğini düşünmenin zor olduğunu söylemeliyim.
Kariyer yapmasa da, çalışma hayatının içinde olmasa da, modern yaşam kadınları erkekler üzerinde daha fazla şeyleri talep eder konuma getiriyor. Kariyer yapan, çalışma hayatı içinde olan kadının mutsuzluğu, ilk gruba göre ihtimal daha düşük kalabilir ihtimal.
Her anlatı bir bakış açısını içerir. Koskoca batı, doğuyu oryantalist bakış ile kavramaya çalışmış, Doğu kültürüne ve kadına dışarıdan bir perspektifle yaklaşmışken, oksidentalizm ile de Doğu’nun Batı’ya bakışını bizzat deneyimlemişizdir. Batı insanının maneviyatsızlığı üzerinden mutsuzlar çıkarımı yapma kolaylığını yaparken, batı da doğuyu, burada yaşamak cehennemde yaşamak gibi bir sunumla yaklaşıyorlar. Bu kavramlara derinlemesine girmek istemiyorum, sadece bir zemin kurmak için değindim.
Kastım şu: Yazınızdaki “kadın mutsuzluğu” tespiti, objektif ve genellenebilir bir kadın mutsuzluğunu açıklamak için yeterli veriye dayanmıyor. Avrupa’da, çevremde ve komşularımda gözlemlediğim kadarıyla batı kökenli kadınlar bu yeni düzene büyük ölçüde uyum sağlamış görünüyor. Ve mutlu görünüyorlar. Bizleri zorlayan temel unsur muhtemelen kültürel geçmişimiz ve sosyoekonomik koşullarımızdır.
Doğu toplumları uzun süre “yokluk ve fakirlik” üzerinden bir mutluluk modeli üretmişti. O şartlar içinde bu model işleyebiliyordu. Şimdi ise yeni bir yol açıldı ve insanlar eski model yerine yenisini seçiyor. Bu yeni modeli seçenlerin mutsuz olduğunu söylemek de sağlıklı bir genelleme olmaz. Hatta anket yapılsa çoğunun mutlu olduğu sonucu çıkabilir. Sorun daha çok “arada kalanlar”da, yani geçiş sürecine uyum sağlayamayanlarda ortaya çıkıyor.
Diğer bir husus ise geleceğin yönüdür. Yapay zekâ üzerine kurulu, bilginin hızla değersizleştiği bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu durum insanın üretim ve emek sisteminden kısmen çekilmesi anlamına da geliyor. Yakın gelecekte kadın-erkek ayrımından bağımsız olarak genel bir “değersizlik” algısının ortaya çıkması muhtemeldir. Bu, insanın yeniden tanımlanacağı bir döneme işaret ediyor.
Tarihte her büyük dönüşüm önce yanlış kullanılmış, sonra zamanla daha doğru alanlara evrilmiştir. Atom bombasının ardından nükleer enerjinin ortaya çıkması gibi… Bu değişim de ilk aşamada olumsuz sonuçlar doğurabilir. Ancak uzun vadede yeni bir denge kurulabilir.
Dolayısıyla sorun, kadın-erkek ayrımından çok daha geniş bir çerçevededir. İnsanlık yeni bir dönüşüm sürecindedir ve bu süreçte mutluluk kavramı da yeniden tanımlanmak zorundadır. Aksi hâlde eski modelleri sürdürmeye çalışanlar hem kadınlar hem erkekler için tatminsizlik üretecektir.
Zamanın akışı içinde geriye dönmek mümkün değildir. Bu nedenle mesele, eskiye dönmek değil, yeni gerçeklik içinde yeni bir mutluluk tanımı geliştirebilmektir.
Okudugum en faydali yazilardan biri. Suheyla Hanim’a yurekten tesekkurler.
Süheyla Hanım, yazınız ne yazık ki bilimsel temelden uzak, ne tarih ne sosyoloji ne antropoloji bilgisi içermiyor.
Keşke kadın hakları hareketiyle alakalı biraz bilginiz olsaydı. Bugün bu yazının erkekler tarafından yayınlanıp okunabilmesi onlar sayesinde.
Kadınlar tarihin her döneminde her ülkede her toplumda (müslüman toplumlar da dahil) çalıştılar, toplumun içinde yer aldılar hem de şimdikilerden daha zor şartlarda. Sadece kendilerine harçlık olsun diye değil,
Eskiye göre şimdinin farkı, bir sürü ülkede kadın erkek haklarını alabiliyorlar. Sadece kendilerine harçlık olsun diye değil, ailelerine bakmak için.
Bir kadının böyle bir yazı yazması benim için büyük hayal kırıklığı.
Maalesef yazilan ana fikri anlamadiginizi görüyorum.
Konu kadinin calisip calismamasi hic degil.
Beyinlerimizin belli bi kültür anlatisiyla neyin guzel neyin cirkin neyin muteber oldugu konusunda kosullandirildigi ve toplum olarak (ama en cok da kadinlar uzerinden maalesef) zihni erozyona ugratildigi.
Siz ben “Hakkimi aliyorum, özgür oluyorum” derken neler kaybettiginiz.
O sirada hakim tepede yer alanlarin da ceplerini nasil doldurdugu, gucune guc kattigi.
Yazar okyuyucuyu ama en cok da kadinlari bu aldatici kültür anlatisina karsi uyandirmaya calismis.
🫡💯👌🙌👏 harika tespitler..
Merhabalar
Bu yazinin cercevelenip kapi girislerine asilmasi gerekir bence…
Kaleminize saglik…
Yorumlara bakinca, sayin yazarin yazidaki anatemasinin pek de iyi anlasilmadigi kanaatine vardim. Bir kadinin isteyerek calismasi farkli, kadinlarin calismaya mecbur birakilmasi, ve sistemin bu zorlayici baski uzerine kurulmasi cok farkli konulardir. Konunun sosyolojik ve antropolojik sebebleri mutlaka vardir. Ama temele inildiginde son ikiyuz yildir, guc ve nufuz sahiplerinin toplumu daha fazla kazanma hirsiyla nasil sekillendirdigi ve kadinlari nasil konumlandirdigi ortadadir. Yazarin da ifade ettigi gibi, zaman icinde kadinin asli rolunden uzaklastirmanin sonuclarini daha etkin sekilde gelecek nesiller yasayarak goreceklerdir. Sayin yazara tebrik ederim.
Cok güzel bir yazi, kaleminize saglik Süheyla hanim
Harika bir yazi olmus. tamamen gunumuz problemlerine temas ediyor. cok derin bir bakis acisi katmissiniz, Tesekkurler.
Merhaba, yazınızı dün okudum ve uzun uzun düşündükten sonra yazıyorum. Ben iki çocuk annesi bir öğretmenim. Mücbir sebeplerden çalışamıyorum, yani eve para getirmiyorum. Ev işlerinde kaybolduğumda kendimi değersiz hissediyorum, huzursuz ve sinirliyim. Bütün bu tespitleriniz dogru desem bile, hayatın gerçeği eşlerin ve etrafın muamelesinde bitiyor. Benim annem de ev hanımıydı, babamın ona hürmetini gözümle görürdüm. İkisinin de görev tanımı netti, ikisi de halinden memnundu. Ama ben yetişirken dışa dönük yetiştim, evle beraber iş konseptiyle. Biri diğerinin engeli ya da rakibi değildi. Ancak ne zaman evde kaldım, özgüvenim yara aldı. Şöyleki, bir gün ortada kalırsın söyleminin yanlış olmadığı her gün görüp yaşanırken, tüm güzel tanımlar yalan oluyor. Söylenen herşey, tespitten öte gitmiyor. Bir kadın çalışmadığında makul talepleri bile lüks sayılıyor, kaliteli muhabbetlerden uzak kalıyor. Bir bakmışsınız kısır tarifi veriyorsunuz. Ev insanı yutuyor. Bu yüzden, içim acıyarak söylüyorum, keşke böyle olmasaydı. Keşke biz de eğitimimizin zekatını vereceğimiz sağlıklı saatlerde çalışabilir olsaydık. Benim elime maaş verilmesi beni mutlu etmeyecek, para kazanmak çok güzel ama çalışmak bu değil. Çalışmak, canlı kalmak demek, türü ne olursa olsun. Sevgiyle.
Yaziyi neredeyse sadece erkeklerin begenmesi yazinin kalitesini goz onune koyuyor….
Yikici bi kültür anlatisiyla neyin degerli neyin degersiz oldugu, neyin özgürlük neyin tutsaklik oldugu, neyin guzel neyin cirkin oldugu dayatiliyor. Bunu dayatan insanlar bizim icin bunu yapmiyorlar. Kadinlar icin hiiic yapmiyorlar. Ellerindeki devasa propaganda gucuyle deccali bi sinsilikle beyinlerimizin icine girip zihinlerimizi öyle guzel(!) igfal ediyorlar ki sanki kendi istegimizle secimimizi yapiyormusuz hissi olusuturuyorlar ve gunun sonunda onlara verdigimiz elmas parcalari karsiliginda aldigimiz cam kiriklariyla mutlu oluyoruz maalesef.
Mesela cocuklarima bakiyorsam, aileme hizmet ediyorsam degersizim, hic bi katkim yok topluma kültür anlatisi cok net bi sekilde oturmus bayanlarda.
Yazar guclu kalemiyle, degisik acilardan bize dayatilan kültür anlatisinin ic yuzunu göstermis, akli selim (hevadan uzak) dimaglari bu konuda uyanik olmaya davet etmis. Allah razi olsun
Yazının içinde simsiyah harflerle şöyle yazılmış:
‘Tüm bu anlattıklarımdan çıkarılması gereken sonucun, kadınların çalışma hayatından tamamen el çektirilmesi gerektiği olmadığını; eleştiri konusu olan şeyin kadınlara çalışma hakkı verilmesi değil, kadınların çalışmak zorunda bırakılmalarının kadınları özgürleştiriyoruz diye pazarlanması olduğunu tekrar vurgulamak isterim.’
Ama hala millet yazıyı ‘kadınların çalışmaması gerektiğini nasıl savunursunuz’ şeklinde eleştiriyor. İnsanlar istiyor ki fikirler İslami değil, kendi heva ve heveslerine göre olsun. Aman kadınlar ile ilgili modern ideolojilerin bize pompaladığı fikirler dışında bir şey söylenmesin. Sorunun modern dünyanın ideolojilerinde ve seküler hayat tarzında görmeyip İslamiyetteki hükümleri bu sorunlu modern dünyayı memnun edecek şekilde yontmaya çalışanlar bu çabalarından vazgeçip kendilerine feminizm gibi yeni dinler arayabilir.