İyiler hep kazanır mı?

YORUM | UĞUR TEZCAN

İnsanlık tarihinin iyi ile kötü arasında geçen bir mücadele olduğu söylenir hep. Birçok dinin temel öğretisi de kötülüğü ve zulmü temsil eden şeytani güç ile iyiliği ve adaleti temsil eden bir tanrı olgusu ve onun temsilcileri arasında geçen böyle bir mücadele üzerine kuruludur. Bizim dinimizde de benzer şekilde bir temellendirme olmuş ve ilk insan ve peygamber olan Hz. Adem’in şeytan ile daha dünyaya teşrif etmeden önce başlayan mücadelesi bunun ilk basamağı olmuştur. Bu mücadele daha sonra onun oğulları arasında temsil bulmuş ve dünya tarihindeki ilk cinayet ile neticelenerek sonrasında yaşanan tüm iyilik ve kötülük arası çekişmelerin adeta bir fihristesi olmuştur.

Yani ilk fitili metafizik bir yaratık olan şeytan ile henüz dünyaya teşrif etmemiş olan bir peygamber arasında ateşlenen bu zıtlık, sonradan dünya ve insanlık tarihinin bir serüveni ve özü haline gelmiş ve ardından; yaşanacak olan tüm iyilik-kötülük çekişmelerinin de temellerini atmıştır. Hatta bununla da kalmamış; dünya hayatının ötesine sarkmış ve ahiret hayatına ait olan Cennet ve Cehennem mekanlarının da ilk taşlarını döşemiş; onların da yaratılış sebebi olmuştur.

Günümüz sineması (mesela meşhur Star Wars serileri, neredeyse tüm Marvel Stüdyo prodüksiyonları, Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter ve daha yüzlerce film), tiyatro eserleri, bilim kurgu ve çizgi romanları dahil her türlü roman, kısaca edebiyat ve sanatın her bir formu bu iyi-kötü çekişmesinin izleri ile doludur. Sanki insan hayatından eserlerimize süzülen, hayal dünyamıza yansıyan öz, tarihin ilk başlangıcından tevarüs ettiğimiz o çatışmanın bir iz düşümüdür adeta. Hayat ateşinin ilk kıvılcımı belki ilahi bir aşk ile çakılmış olabilir; ancak onun zaman tüneli içindeki serüveni sanki hep o çekişmenin rayları üzerinde ilerliyor gibi.

Nobel edebiyat ödülü sahibi Amerikalı yazar John Steinbeck, ‘’bizim tek bir hikayemiz var; bütün romanlar ve şiirler iyi ve kötünün içimizde hiç tükenmeyen çekişmesi üzerine inşa edilmiştir’’ der. Aynı şekilde Rus yazar Aleksandr Solzhenitsyn de ‘’iyi ve kötü arasındaki mücadele hattı her bir insanın kalbinden geçer’’ der. Sanki Allah (c.c.) ilk olarak insanların kalplerini yaratmış ve onları birer köprü ayağı yaparak zaman halatlarıyla birbirine bağlamış, iman ve küfür taşları ile döşeyerek de kendi huzurundan Cennet-Cehennem vadilerine kadar uzanan bir hayat köprüsü kurmuş gibidir. İlim sanatı ile süsleyip, Rahmet ve Hikmet ışıklarıyla aydınlattığı bu köprüde cüz’i iradelerinin verdiği cesaretle, ellerinde vicdan lambaları ile yol alan insanlar çoğu zaman böyle bir köprüde yol aldıklarını ya unutuyorlar ya da hiç farkında değiller. O gizemli yolda bir yandan kendilerini köprünün manzaralarına, lüks ve şatafatına çağıran şeytanlar; diğer yanda ise her bir kilometre taşında onlara rehberlik eden peygamberler görevlerini ifa ediyorlar. Evet! Maddi aleme odaklanmış algılarımız farketmese de aslında kalplerimiz içimizde bize hayat bahşeden bir et parçası değil; aksine biz onların oluşturduğu bu iyilik-kötülük köprüsü üzerinde yol alıyoruz!

Yalancı ışıkların cazibesine kapılıp ateşlere atılan böcekler

Bu öyle bir çekişmeki sanki hayatın dinamiği olmuş ve hayat, itici gücünü bu zıtlıktan alıyor. Görebilenler için aslında heyecan verici bir mücadele bu. Bu konuda Stephen King gibi düşünüyorum nedense. O, ‘’iyi ve kötü arasındaki mücadele insanı durmaksızın büyüler çünkü her gün bunun bir parçası oluyoruz’’ der. Kendimi Said Nursi’nin temsilleri arasında dolaşıyormuş gibi hissediyorum bu satırları yazarken. Basiret dürbünleri olmayan, vicdan lambalarıyla önlerini aydınlatamayan insanlar o köşe başlarındaki rehberlerin davetine değil de, kendilerini yapay fenerlerle, disko ışıkları ile köprü üzerindeki manzara ve eğlencelere çağıran şeytanların ve münafıkların davetlerine icabet ediyorlar ve kötülük şeridinde ilerliyorlar. Yapay ve sahte ışıklarla aydınlatılan yollarda yalancı ışıkların cazibesine kapılıp ateşlere atılan böcekler gibi bilinçsizce, zombileşmişcesine ama umursamadan ilerliyorlar. Dünya nimetlerinin, gelecek endişelerinin, korkuların, anlık heva ve heveslerin, günlük çıkarların zincirleriyle, kendilerini karanlığın kölesi yapıyorlar. Basiret dürbünlerini kullanarak, cılız da olsa vicdan fenerleri ile yol almaya çalışanlar ise aza kanaat ederek, kendilerini iyiliğe çağıran rehberlerin sözlerine itimat ediyorlar ve ellerinden tutup beraber yol alabilecekleri salih kullarla ve rehberlerle beraber, belli presiplere bağlı kalarak, iyilik şeridinde ilerlemeye özen gösteriyorlar.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu tasvir ettiğim mücadeleyi güzel bir şekilde özetleyen şu cümleleri manidardır:

‘’Dünya var olduğu günden beri nur, zulmetin peşinde, ışık, karanlıkla yan yana, gündüzler geceleri takip etmekte ve güzel çirkin iç içe. Şeytan, ilk günden itibaren insanoğluna musallat, ruh, cismâniyetle karşı karşıya. Zulüm-adalet savaşı hiç mi hiç dinmedi ve kargaşa her zaman nizamla kavga içinde oldu. Dalâlet, hidayet birbirine rağmen genişledi, daraldı. Cehennem patikaları ile Cennet şehrahları yan yana kulvarlar gibi uzayıp gitti.. ve gecelerin döl yatağında da sürekli müstatil fecirler oluşup durdu…’’

Gel gör ki; çoğu insan açısından hangi tarafın iyi, hangi tarafın kötü olduğunu anlamak çok zordur. Birçok Müslüman için bile durum aynıdır. Özellikle ahirzaman fitnelerinin çok olduğu ve münafıklığın zirve yaptığı böyle dönemlerde zalimlerin ve süfyanların peşinden giderken Cennet’e koştuklarını zanneden Müslümanların halleri ne acıdır! Amerikalı fantezi yazarı George Martin de gerçek yaşamda iyi ile kötü arasında devam eden savaşın en zor yanının hangi tarafın iyi, hangi tarafın kötü (şeytani) olduğuna karar vermenin zorluğu olduğunu söyler. Eski Romalı devlet adamı Marcus Tallius Cicero belki de bu yüzden; ‘’bilgeliğin görevi iyi ve kötü arasında ayırım yapabilmektir’’ demiştir. Bu bizim felsefemizle bakıldığında arif olabilmenin bir koşuludur ve sürekli olarak hakkı ve sabrı tavsiye eden, Peygamberin sünnetini ikame etmeye çalışan, hadiselere basiret dürbünüyle ve vicdanın aydınlatıcı nuru ile bakabilen salih insan portresidir.

Hani bir Kızılderili Çeroki hikayesi anlatılır hep. Şöyle der dede, torununa:

Evladım! Hepimizin içinde iki kurt sürekli bir mücadele halindedir. Bunlardan biri kötüdür (şeytanidir): Öfke, kıskançlık, açgözlülük, kin, aşağılık kompleksi, yalan ve egodur.

Diğeri ise iyidir: Mutluluk, barış, sevgi, ümit, alçak gönüllülük, kibarlık ve doğruluktur.

Torununun, peki bunlardan hangisi kazanır diye sorması üzerine de şunu söyler: Kurtlardan hangisini beslersen o kazanır!

Burada ele alınan kazanım, insanın içinde yani kalp dünyasında verilen bir iyilik mücadelesidir ve ancak onu kazanabilenler iyilik-doğruluk şeridinde ilerleyebilirler. Peki! Makro bir sistem ve denge olarak bakıldığında ve iyilik sistemi ile kötülük sistemi arasında bir kıyaslama yapıldığında, tıpkı romanlarda ve filmlerde olduğu gibi, iyiliğin hep kazandığını söylemek mümkün müdür?

Said Nursi’ye benzer bir soru sorulduğunda; yıkmanın kolay, yapmanın ise zor olduğuna işaret etmiştir. Yani iyilik döngüsü tesis eden iman yolu, inşa etmeyi; kötülük döngüsünü temsil eden küfür ve zulüm yolu da yıkmayı gerektirdiğinden dolayı kötülük yolunun yapmaya kıyasla daha baskın ve etkiliymiş gibi göründüğü söylenebilir.

İyilik ve kötülük belli bir denge içinde birlikte yaşayıp gider

Her ne kadar iman ve küfür mücadelesi ahirete kadar akıp gidecekse de, o mücadelenin cepheleri konumundaki iyi-kötü mücadelesi döngüler şeklinde devam eder durur. İnsanlığın belli dönemlerinde veya belli beldelerinde iyilik hakim noktaya gelirken, başka dönemlerinde veya beldelerinde ise hep kötülük hakim olur. Sanki gece ve gündüz değişimleri ile karanlık ve aydınlık nasıl iç içe yaşıyorsa, iyilik ve kötülük de benzer bir sistemdir ve belli bir denge içinde birlikte yaşayıp giderler.

Yazar Ken Poirot, ‘’ışık karanlığı yutar; fakat karanlık ışığı tüketemez’’ der. Kötülük kendi kendini tüketen, eninde sonunda kendisini yiyip tüketecek olan kanibalist bir güçtür derken, iyiliğin sonuç olarak kazanacağını düşünür. Benzer şekilde yazar John Connolly, kötülüğün ne kadar zorlarsa zorlasın iyiliğin gücüne asla ulaşamayacağını, çünkü kötülüğün her ne kadar başkalarını yoldan çıkarmak, onları bozmak için yola çıksa da süreçte kendi kendini tüketeceğini söyler. Bizim düşünce dünyamızda da benzer şekilde nurun, karanlığı mutlaka yok edeceği düşüncesi hakimdir.

Oysa gerçek tam olarak böyle midir? Yani iyiler hep kazanır demek doğru bir ifade midir? Bu sorunun cevabını değişik bağlamlarda aramak gerekir. Öyle durumlar vardır ki, iyiliği temsil eden insanlar bile ümitsizliğe düşebilirler. Çünkü etrafı kötülük sisteminin sürekli korku üreten bulutları kaplamıştır. Büyük bir iştah ve aç gözlülükle her yere saldırıp korku imparatorluğu kurar; iyileri kötü olarak gösterir. İnsanların algılarını, ümitlerini, hayallerini baskı altına alır ve yönlendirir. İradeleri; korku, gelecek endişesi, geçim sıkıntısı gibi cereyanlarla felç eder. Onları sürekli aşağılayarak benliklerini parçalar, kimliklerini yok eder. Onlara yalancı cennetler sunar! Yolsuzluk, arsızlık, adam kayırma, üçkağıtçılık, fırsatçılık, kibir, gösteriş ve lüks gibi; insanı kötülük şeridine hapseden ne varsa hepsini normal gösterir.

Şeytan bile aldattığı insanları sadece yoldan çıkarma yönünde faaliyet gösterir. Hırsını tetikleyen tek motivasyon budur. Yoldan çıkardığı ve onun sistemine hizmet eder hale getirdiği insanların, en azılıları dahil, onun nazarında en ufak bir kıymeti harbiyeleri yoktur. Onlar ona hizmet ederlerken, o ise onların her birini nasıl yoldan saptırdığının hazzı ile mest olur ve bir kişiyi daha o iyilik yolundan saptırmanın planlarını yapar. Neticede kendisinin bile bir gün kaybedeceğini bilen bir yaratığın bu yönde gösterdiği hırs, kötülük sisteminin, kör bir şekilde, dünya hayatına bağlanma, onu kazanma noktasındaki hırsını da açıklamaya yeter.

Zaten kötülüğü temsil eden şeyler insan doğasını cezbetme yönüyle daha kolay eğilim gösterilebilen şeylerdir. İyilik yolunda yapılan şeylerin elde edilmesi ise daha zordur. Bir nehir akıntısının tersine göç eden somon balıklarının göçü gibidir bu. İyi olabilmek ve iyi olarak kalabilmek insanın sürekli olarak kendini yetiştirebilmesine, hayatını belli prensipler ve ahlaki temeller üzerine oturtabilmesine, hakka-hakikate-kurallara-adaletin gereklerine uyma gayreti ve hassasiyeti gösterebilmesine, kötülüklere ve kötülere karşı sürekli tedbirli ve temkinli kalabilmesine bağlıdır. İnşa etmek, yıkmaya göre daha zordur derken işte bu gayretlerin hepsini aynı anda özetlemiş oluruz. Bu ilişki iman-küfür dengesine de ışık tutar niteliktedir.

Bir suyun aşağı doğru akması nasıl daha az enerji gerektiriyor ve madde nasıl entropi kanunları gereği hep daha az enerji gerektiren halleri tercih ediyorsa, iyilik-kötülük dengesinde de durum aynıyla işler. Kötülük çok az bir enerjiyle gerçekleşebilir, hem de çoğunlukla cezbedicidir. İyilik ise fedakarlık ister, enerji ister, istikamet ister, sorumluluk ister ve sürekli bir kararlılık azmi gerektirir.

Kötülüğün kurallara uyması gerekmez!

Olan kuralları da kendine göre yontup işletmek ister. Hırsla saldırır, çirkeflikle, yalanla, kandırmayla, güç kullanarak, korkutarak alır alacağını. Bu çoğu insanı karamsarlığa iter. Amerika’da yayınlanan Once Upon A Time isimli dizide geçen bir replikte söyle denir: ‘’İyilik her zaman kaybeder! Çünkü iyiliğin hep kurallara uyması gerekir, kötülük ise uymak zorunda değildir.’’ Kötülük nehrinin akıntılarına iradelerini salmış insanların gözünü bağlayan da bu rahatlıktır. Başarmak için gayret göstermeyen, sabırlı olamayan, işin hep kolayına kaçan insanlar nasıl ellerindeki ile tatmin oluyorlar ve zorlukların, gayretin ardındaki mükafatı göremiyorlarsa, kötülüğün kolaylığında kaybolan insanlar da iyilik yolunun gereği olan zorluklardan kaçınarak nelerden mahrum olduklarını asla idrak edemiyorlar.

Bu yönden bakınca görülen şudur: Kötülüğün dünyası birçok insanı tıpkı bir karadelik gibi içine çeker. O boşluğa kaybettiğimiz her bir insan aslında temsilcisi olduğumuz iyilik cenahı adına bir kaybediştir. Ulaşamadığımız her bir gönül, kötülüğün zulmü altında inleyen her bir ruh, biz onlara ulaşamadığımız müddetçe bizim adımıza yaşanan bir kaybediştir. Zaten bu sorumluluk ve vazife hissi bile iyilik yolunun ayrı bir çilesi, ayrı bir zorluğudur…

İşte bu yazıda resmettiğim bağlamda; iyilik bu dünyaya kazanmaya değil, kötülüğe rağmen kendini güçlendirerek ahirette kazanacağı günlere hazırlanmaya gelmiş gibidir. Yani kötülüğün varlığı ve şiddetli saldırısı, dövülen metalin parlayıp şekil alması gibi iyilik yolunu tanımlar ve onu güçlü kılar. O yolun yocuları da kötülük şeridine bakarak sürekli bir temkin ve tedbir içinde kalırlar ve azim ve sabırla o yolda ilerlemeye devam ederler; böylece Allah katındaki değerlerini artırırlar. Said Nursi’nin tesbitiyle de; az bir gayretle, sonsuzluğu elde etmiş olurlar. Yani kötülük, harcadığı tüm kuvvetle ve hırsının basıncıyla gerçekte iyiliği yukarılara taşıyan bir kuvvet olduğunu hiç bir zaman farkedemez. Kötülük bir kanser hücresi gibi, o bilinçsiz hırsla, sürekli olarak ve sadece büyümek için büyümek telaşına ve hatasına düşer ve içinde bulunduğu hayat bünyesine hasarlar vererek aslında kendisinin de sonu olacak bir macerada zamanla at başı bir yarış içerisine girer. Nihayetinde kazandığı hiç bir şey olmadığı gibi, ahireti de kaybeder. O, hiçliğe gark olurken; iyilik zirveye çıkar.

Tüm bu düşünceler Asr suresine getirdi beni. Onunla noktalayalım: “Asra yemin olsun ki, hiç şüphesiz insanlar hüsrandadır. Ancak, iman edip, salih amel işleylenler, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin