İslam Ceza Hukukunun gaye ve hedefleri

YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

Bütün dinî hükümlerin yönelmiş olduğu temel hedef, fayda ve maslahatların elde edilmesi ve korunması; zarar ve fesadın ise def edilmesi veya azaltılmasıdır. Söz konusu fayda ve zararlar dünyevî ve maddî olabileceği gibi uhrevî ve manevî de olabilir. Kur’an ve Sünnet, bir taraftan vaz ettiği hükümlerle mü’minleri faydalı ameller yapmaya teşvik ederken, diğer yandan da onları zararlı olan fiil ve davranışlardan uzak tutmaya çalışır. Farklı bir ifadeyle İslâm, insanların dünyevî ve uhrevî huzurunu sağlamak için gönderilmiştir. “Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (el-Enbiya, 21/107) âyeti de buna işaret eder.

Ayette geçen “rahmet” sözcüğü Türkçe’de şefkat, merhamet, yumuşaklık, lütuf, ihsan ve af gibi manalara gelir ki âyet-i kerimenin manasından bunların tamamını anlamak mümkündür. Fakat Muhammed Ebû Zehra, rahmetle kastedilen öncelikli ve asıl mananın “adalet” olduğunu belirtir. Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’i adalet ve hakkaniyeti temin etmek için gönderdiğini beyan etmesi de bu yaklaşımı destekler. (en-Nisâ, 4/105)

Ebu Zehra’ya göre peygamberlik görevinin esası adalettir; adaletin bizatihi kendisi de kapsamlı bir rahmettir. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Adalet olmaksızın rahmetten (merhametten) de bahsedilemez. Merhamet, adaletin semeresidir. Zulüm ve haksızlığın bulunduğu bir yerde rahmet ve merhametten de söz edilemez. Hz. Ebu Bekir’in, “Nazarımda sizin kuvvetliniz, kendisinden hakkı alıncaya kadar zayıftır; zayıfınız da hakkını alıncaya kadar kuvvetlidir.” şeklindeki sözleri gerçek adaleti temsil ettiği gibi, aynı zamanda gerçek merhametin de bir ifadesidir. Hukuku zedeleyen, zulme bulaşan, bâtıla yardımcı olan bir kimsenin ne adaletinden ne de merhametinden bahsedilebilir. (Ebu Zehra, el-Cerime, s. 7-9)

İslâm, şefkat ve merhamet dinidir. Efendimiz (s.a.s), “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” (Buhârî, Tevhîd 2) buyurur. Fakat bu şefkat ve merhamet adaletle birlikte düşünüldüğünde gerçek anlamını bulur. Mesela başkalarının can ve mal masumiyetini ihlâl etmiş bir suçluya af ve yumuşaklıkla muamele etmek doğru değildir. Zira bu mağdurun göz ardı edilmesi ve hakkının çiğnemesi demektir.  Bu sebeple yapılması gereken hakkı ikame etmek ve mücrime hak ettiği cezayı vermektir. Nitekim Cenab-ı Hak da şefkat ve acıma hissi yüzünden Allah’ın koyduğu cezaların ihmal edilmemesi gerektiğini hatırlatır. (en-Nûr, 24/2)

Sâd suresinde yer alan, “Biz hiç iman edip makbul ve güzel iş yapanlara, yeryüzünde bozgunculuk yapanlarla aynı muameleleri yapar mıyız? Yahut Allah’ı sayıp kötülüklerden sakınanları, yoldan çıkanlarla bir tutar mıyız?” (38/28) âyeti de masumlarla mücrimleri birbirinden ayırır. Dolayısıyla mücrimlerle masumları aynı kefeye koymak veya masumlara mücrim muamelesi yapmak toplumsal düzen ve ahengi bozar. Suçların cezasız kalması ve suçluların tedip edilmemesi toplumda fitne ve fesadın artmasına yol açacağı gibi; vehme dayalı bir kısım sebeplerle masum insanlar sanık sandalyesine oturtulduğunda veya suç-ceza dengesi korunamadığında da toplumsal istikrar ve güven temelinden sarsılır.

İşte bu sebepledir ki İslam ceza hukukunda, suç sayılan fiiller ve bu fiiller için takdir edilen cezalar üzerinde hassasiyetle durulur. Şüphelilerin adil bir yargılama neticesinde hak ettikleri cezaların tespit edilebilmesi ve bunların adalet ve hakkaniyete uygun bir şekilde infaz edilebilmesi biraz da İslam ceza hukukuna hâkim olan ideal ve ilkelerin bilinmesine ve bunlara sadık kalınmasına bağlıdır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki cezalandırma bizatihi maksut bir şey değildir. Zira her bir ceza, insanları acı ve ıstıraba, maddi ve manevi bir kısım mahrumiyetlere maruz bırakma ve onların şahsiyetlerini rencide etme demektir. Halbuki İslâm, küçük-büyük, maddi-manevi her türlü eziyeti yasaklar. Allah Resûlü’nün (s.a.s), “(İslam’da) zarar verme ve zarara zararla mukabele etme yoktur.” (İbn Mâce, Ahkâm 17) buyruğu bu konuda oldukça önemli bir ilkedir. İslam’ın, içinde kul hakkı bulunmayan şahsî günahların örtülmesini emretmesi, hukuk davalarında tarafları anlaşmaya (sulha) teşvik etmesi, kısas ve diyet suçlarında mağdura affı tavsiye etmesi veya kamusal suçların bazı şartlarda tövbeyle düşeceğini hükme bağlaması da ceza vermenin öncelikli ve asıl hedef olmadığını gösterir.

Şu âyet-i kerimenin manası da aynı noktaya işaret eder: “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.” (eş-Şûrâ, 42/40) Hiç şüphesiz bu âyetin asıl sevk ediliş maksadı suç-ceza dengesine dikkat çekmektir. Fakat burada dikkat çeken bir şey daha vardır: Allah, kötülüğe karşılık verilmesi gereken ceza için de “seyyie-kötülük” sözcüğünü kullanmış, arkasından da ikinci bir seyyienin işlenmemesi (cezaya mecbur kalınmaması) için mü’minleri affetmeye ve sulh olmaya çağırmıştır.

Cezalar bizatihi iyi ve güzel fiiller olmasa da neticeleri itibarıyla fayda ve maslahat sağladıkları için teşri kılınmıştır. Cezaları, hasta bir insanın sevmediği ilaçları kullanmak zorunda kalmasına veya ameliyata alınmasına ya da kangren olmuş bir uzvunun kesilmesine benzetebiliriz. Normal şartlarda bu gibi hoşa gitmeyen ve acı verici olan fiiller mefsedet (zararlı, fesada yol açıcı) kabul edilirken, daha büyük bir maslahatın (iyiliğin, faydanın) elde edilmesi söz konusu olduğunda bunlara katlanılmak zorunda kalınır.

Aynı şekilde savaş ve cihat pek çok mal ve can kaybına sebep olması açısından bizatihi güzel değildir. Fakat düşmanın kapıya dayandığı ve müdafaa mecbur kalındığı bir durumda söz konusu zararlar yüzünden savaştan uzak durulursa, daha büyük zararlara maruz kalınması kaçınılmaz olur. Bu sebeple daha büyük zararları defetme adına küçük zararlara katlanmak gerekir. Tıpkı bu misallerde olduğu gibi cezalar da bizatihi maksut olmasalar ve bir kısım zararları beraberinde getirseler de neticeleri açısından pek çok hayır ve faydayı temin ederler.

Evet, cezalar özetle suçluların ıslah edilmesi, mağduriyetlerin giderilmesi, suça meyilli insanların caydırılması ve toplumun kötülüklerden arındırılması amacıyla son çare olarak ve zarurete dayanılarak teşri kılınan ve uygulanan hükümlerdir. Farklı bir tabirle cezalar, İslam’ın “iyiliği emretme ve kötülüğü önleme” ilkesinin bir parçasıdır. Cezalar vasıtasıyla suç ve günahların tekrarlanmasının ve yaygınlaşmasının önü alınır.

Yoksa şüpheli veya mahkumlardan intikam almak, kin ve öfkeyle onlara eziyet etmek, şiddet ve baskıyla onları yıldırmak, uzun süre devam eden sistematik işkence yöntemleriyle onları canından bezdirmek ve hatta kişiliksizleştirmek  gibi düşüncelerin hiçbir şekilde İslam’da yeri yoktur. Bilakis bu tür kötü muamelelere yeltenen bir kimse, pek çok dinî nassın hükmünü ihlâl ediyor ve büyük günah işliyor demektir.

Aynı şekilde dikta rejimlerinin ve zorba yönetimlerin kendini korumak ve muhalifleri sindirmek, bütün aykırı sesleri tehdit olarak algılayıp kısmaya çalışmak ve toplumda oluşturdukları korku havasıyla vatandaşları mutlak itaate zorlamak istemeleri ve bu isteklerini de ele geçirdikleri yargı gücü vasıtasıyla gerçekleştirmeleri de tamamıyla İslam’a yabancı ve aykırı fikir ve uygulamalardır.

Zira İslam’a göre mahkumların da hakları vardır. Daha sonra detaylı olarak üzerinde durulacağı üzere değil işkence etmek, onların eleştirilmesi ve kınanması dahi yasaklanır. İslam’a göre adil bir yargılama neticesinde suç işlediği anlaşılan faillere, suçlarına denk bir ceza vermenin ötesinde yapılacak her türlü eza ve cefa günahtır ve haramdır. Kin ve öfke hislerine kapılıp veya intikam duygularıyla hareket edip mahkumlara eziyet ve işkence eden bir kimse onlara zulmediyor ve kul hakkına giriyor demektir.

Tekrar edecek olursak Allah (c.c) cezaları salih bir toplum ve ideal bir devlet düzeni vücuda getirmek için vaz etmiştir; insanların şahsiyetlerini zedelemek veya yargı mensuplarının öfkelerinin dindirmek için değil. İbn Teymiye’nin konuyla ilgili şu ifadelerinde İslam’ın bakış açısını görmek mümkündür: “Cezalar Allah’ın kullarına rahmetinin bir gereği olarak teşri kılınmıştır. Bu sebeple suçluları cezalandırma makamında olan kimselerin, tıpkı çocuğunu tedip için cezalandıran baba veya hastasını tedavi eden doktor gibi, suçlulara iyilik yapma ve şefkatli davranmak maksadıyla ceza vermeleri gerekir.” (İbn Teymiyye, el-Fetâva’l-kübrâ, 5/521)

Şimdi maddeler halinde İslam ceza hukukunun temel ideal ve hedeflerine daha yakından bakmaya başlayalım:

  1. Caydırıcılık ve Önleyicilik

Cezaların teşri kılınış maksadıyla ilgili en fazla üzerinde durulan mesele caydırıcılıktır. Kur’ân-ı Kerim hırsızlık suçuyla ilgili vaz ettiği cezanın özelliğine dair iki hususa vurguda bulunur. İlk olarakجَزَاءً بِمَا كَسَبَا  şeklindeki ifadesiyle bu cezanın hırsızın işlediği suçun bir karşılığı olduğunu; ikinci olarak da نَكَالًا مِنَ اللّٰهِ ifadesiyle söz konusu cezanın insanlar için ibret verici ve caydırıcı olduğunu beyan eder. (el-Mâide, 5/38)

Ayette geçen “nekâl” sözcüğünün manası, insanları, benzeri suç ve günahları irtikap etmekten alıkoyucu özelliği bulunan ağır bir ceza demektir. Efendimiz’in (s.a.s) Maiz’e uyguladığı had cezasından sonra bunun hikmetiyle ilgili ifade buyurduğu جَعَلْتُهُ نَكَالًا veya نَكَّلْتُهُ şeklindeki ifadeleri de aynı hususa dikkat çeker. (Müslim, Hudûd 17) Zira hadis şarihlerine göre bunun anlamı, “Uygulamış olduğum bu cezayı, başkalarının da aynı suçu işlemekten uzak durmaları için bir ibret ve ders vesilesi kıldım.” demektir. (Nevevî, el-Minhâc, 11/196)

İslam hukuku kitaplarında da cezaların hikmet ve maksadıyla ilgili olarak مَوَانِعُ قَبْلَ الْفِعَلِ زَوَاجِرُ بَعْدَهُ ifadelerine yer verilir. (İbn Nüceym, el-Bahru’r-râik, 5/3) Bunun anlamı ise cezaların, suç işlenmeden önce engelleyici ve caydırıcı, işlendikten sonra ise tekrarını önleyici bir rolünün olduğudur. Zira bir kısım suçlara karşı ağır cezaların takdir edildiğini bilen bir kimse, söz konusu suçu işlediği takdirde maruz kalacağı kötü akıbeti düşünecek ve bundan vazgeçecektir. Can yakıcı ağır bir cezaya çarptırılan kimse ise bir daha kolay kolay aynı suçu işlemeye cesaret edemeyecektir. Ayrıca cezanın infazına şahitlik eden veya bundan haberdar olan insanlar da gerekli dersi alacaklardır. İslam hukukçuları, birden fazla işlenen bir suç için tek bir cezanın yeterli olacağını, zira bununla caydırıcılık maksadının hâsıl olacağını söylemiştir.

İslam hukukundaki had cezalarının ispatı için oldukça zor ve ağır şartlar ileri sürülmesi  ve bunların şüphelerle düşeceğinin hükme bağlanması da, söz konusu cezaların asıl maksadının caydırıcılık olduğunu gösterir. Bu yönüyle cezalar, İslam’daki “sedd-i zerai” ilkesinin somutlaşmış bir şeklidir. Zira sedd-i zerai, kötülük ve günaha götüren yolların kapatılmasını ifade eder. Toplum düzenini bozacak, fitne ve fesada sebep olacak bir kısım suçlar için ağır cezalar takdir edilmek suretiyle, mü’minlerin bu suçlardan uzak tutulması hedeflenmiştir. Söz konusu hikmet, özellikle had cezalarında kendini gösterir. Kısas ve diyet cezaları ile tazir cezalarında ise gözetilen daha öncelikli maslahatlar vardır.

  1. Toplum Yapısının ve Kamusal Maslahatların Korunması

Dinî hükümlerin temel maksadının, maslahatların elde edilmesi ve zararların def edilmesi olduğunu ifade etmiştik. Ulemaya göre İslam’ın korumayı hedeflediği öncelikli maslahatlar şunlardır: Dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması.

Ayetin bildirdiğine göre Efendimiz’in (s.a.s) Müslümanlardan biat alırken ileri sürdüğü şu şartlar da söz konusu zaruri maslahatların korunmasına yöneliktir: “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman biatlarını kabul et.” (el-Mümtehine, 60/12)

Efendimiz’in şu hadislerinde de İslam’ın söz konusu maslahatların korunmasına ne derece ehemmiyet verdiğini görmek mümkündür: “Kim malı uğrunda öldürülürse şehittir; kim dini uğrunda öldürülürse şehittir; kim nefsi uğrunda öldürülürse şehittir; kim ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” (Tirmizî, Diyât 22)

Bu beş maslahatın elde edilmesinde ve korunmasında zaruret olduğu için bunlara “zaruriyat-ı hamse” denmiştir. Çünkü din ve dünyanın düzen ve ahengi bunların korunmasına bağlıdır. Bütün semavi dinler en temelde bunları korumak için geldiği gibi, beşerî hukuk sistemlerinin temel hedefi de budur.

Cenab-ı Hak, bir taraftan bu zaruri maslahatların elde edilmesi ve korunmasına yönelik çok sayıda hüküm koyarken, diğer yandan da bunları ihlâl edenlerle ilgili ağır müeyyideler vaz etmiştir. Dolayısıyla İslam hukukundaki cezalar, dinin gerçekleştirmeye çalıştığı umumî gayelerle veya korumayı hedeflediği zarurî maslahatlarla doğrudan bağlantılıdır.

Öte yandan İslam alimleri, “Def-i mefasid celb-i menafiden evladır.” kaidesiyle zararların giderilmesinin ve fesadın önlenmesinin, fayda ve hayırların temin edilmesinden daha öncelikli olduğuna vurguda bulunur. İslam’ın ortaya koyduğu cezaların temel maksadı da zarar ve fesadı izale etmek ve bunların topumda yayılmasına mani olmaktır. Allah’ın, cinayet, hırsızlık, zina, kazf (zina iftirası) ve eşkıyalık suçlarının cezasını bizzat ayetlerle ortaya koymasının maksadı da bunların zararlarının suçlu veya mağdurla sınırlı kalmayıp doğrudan toplum yapısını etkilemesidir.

Eğer bir toplumda yaşama hakkı, vücut bütünlüğü, mülkiyet hakları, ırz ve namus ihlâl edilmeye başlanır ve suçlulara karşı etkili ve caydırıcı bir mücadele verilmezse, emniyet ve güven yok olur. Endişe, korku ve panik bütün toplumu sarar. Toplumsal çözülme ve ahlaki krizler baş gösterir. Zamanla toplum yapısı zayıflamaya başlar.

Farklı bir tabirle bu temel hakların korunamadığı, toplumun ahlaksızlık ve suç sayılan fiillerden arındırılamadığı bir yerde sosyal barışın, huzurun, güven ve istikrarın sağlanması da mümkün değildir. Cana, mala veya ırza kast eden kimselerin fiilleri her ne kadar birkaç şahısla alakalı gibi görünse de esasında topluma yapılmış bir saldırıdır. Bu yüzden bu tür suçlar ağır müeyyidelere bağlanmıştır.

  1. Suçluların Islah Edilmesi

Tekrar edecek olursak İslam’ın hükme bağladığı bütün cezalar, gerek şahsî gerekse içtimaî bir kısım fayda ve maslahatları gerçekleştirmeye yöneliktir. Bu sebeple suçludan öç almaya yönelik tavırlar, suça denk olmayan cezalar, haksız yere suçluya yapılan eziyet ve işkenceler tek kelimeyle zulümdür. Zira cezalandırmanın maksadı, suçlunun canını yakmak, ona hayatı dar etmek değildir. Bilakis bir daha aynı suçu işlememesi adına uslandırılması ve terbiye edilmesidir. Suçluyu itlaf etmek için değil, ıslah etmek için ceza verilir. Verilen cezanın suçlu açısından da faydalı olması esastır.

Bu yüzden İslam ulemasının çoğunluğuna göre henüz mahkemeye sevk edilmemiş bir suçlunun tövbe ettiği bilindiği ve karinelerle ıslah-ı hâl ettiği anlaşıldığı takdirde Allah haklarıyla ilgili olan suçları affedilir. Fakihler bu konuda şu ayetin hükmüne dayanır: “Her kim işlediği zulmünün (suç ve günahının) arkasından tövbe edip durumunu düzeltirse kuşkusuz, Allah onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (el-Mâide, 5/39)

Bir suçlu, tövbeye yöneldiği ve ıslah-ı hâl ettiği takdirde ceza vermenin neticesinde hâsıl olması beklenen maslahat zaten yerine gelmiş olacaktır. Fakat mahkeme kararından sonra yapılan tövbenin suçu düşürmeyeceği konusunda fakihlerin görüş birliği vardır. Zira bu, mahkemeye güveni ve hukukî istikrarı zedeler. Yapılan tövbenin şahıs haklarını düşürmeyeceği konusunda da ittifak edilmiştir.

  1. Mağduriyetlerin Giderilmesi ve Adaletin Temin Edilmesi

İnsan, fıtraten kendisine karşı kötülük ve haksızlık yapan kimselere karşı kin ve öfke besler. Bu duygular zamanla yerini öç ve intikam alma fikrine bırakır. İşte özellikle şahıs haklarıyla ilgili olan kısas ve diyet suçlarının öncelikli hedefi, suçtan zarar gören kişilerin razı edilmesi, mağduriyetlerinin giderilmesi ve vicdanlarının tatmin edilmesidir. Bu da ancak haklarının verilmesiyle ve zayiatlarının telafi edilmesiyle sağlanır.

İslam öldürme ve yaralama gibi doğrudan şahıslara yönelik suçlarda, suç ile ceza arasında denklik ve adaletin bulunmasına çok önem verir. Kısas ve diyet arasında bir tercihte bulunma veya suçluyu affetme yetkisini mağdura bırakır. Zira suça maruz kalan mağdurun içinde yanan yangının söndürülmesi, vicdanının teskin edilmesi, intikam duygularından arındırılması buna bağlıdır.

Mağdurun öfkesi dindirilmediği ve gönlü rahatlatılmadığı takdirde, insanlar suçluları kendileri cezalandırmaya kalkacak, maruz kaldıklarının daha fazlası zarar verme yoluna gidecek ve neticede düşmanlıkların ve kan davalarının önü alınamayacaktır.

  1. Kamu Vicdanını Teskin Etme

Verilecek cezalarla suçtan doğrudan etkilenen şahısların vicdanlarının tatmin edilmesi önemli olduğu gibi, kamusal vicdanın tatmini de bir o kadar önemlidir. Suçluların cezalandırılması sadece mağdurların değil, aynı zamanda toplumun da temel beklentisidir. Suçlulara ne fazla ne eksik sadece hak ettikleri cezaların verildiğine dair bir kanaatin hâkim olmadığı bir toplumda, hukuka ve yargıya güven duygusu zayıflar. İnsanlar gereken cezayı kendileri vermeye kalkışır. Bu da toplumda kaos ve anarşinin doğmasına sebep olur.

İşlenen her bir suç, toplum tarafından ortak değerlere karşı bir saldırı olarak kabul edilir. Zaman zaman suçlulara karşı öfke kusmalarının, protestoların ve linç girişimlerinin yaşanmasının sebebi de budur. Gerçekte bu, toplum vicdanının suçlara ve suçlulara karşı verdiği tepkinin bir ifadesidir. Mağdurun yanında toplumsal vicdanı da rahatlatmayan, onlarda “Adalet yerini buldu.” hissi uyarmayan cezalar amacına ulaşmamış demektir.

  1. Manevî Arınmaya Sebep Olması

İslam’da suç olan her fiil aynı zamanda günahtır. Dolayısıyla da dünyevi cezanın yanında uhrevi cezayı da gerektirir. Ne var ki şu hadis-i şerifte cezaların günahlar için kefaret olacağı bildirilir: Ubade b. Samit şöyle demiştir: “Allah Resûlü (s.a.s) ile bir meclisteydik. O şöyle buyurdu: Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, zina etmemek, hırsızlık yapmamak ve Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürmemek üzere bana biat edin. Her kim bu biate sadık kalırsa onun mükâfatını Allah verecektir. Kim de bu saydığım suçlardan birini işler de cezalandırılırsa bu ceza onun için kefaret olur. Her kim bunlardan birini yapar da Allah onu saklarsa, onun işi Allah’a kalmıştır. Dilerse affeder, dilerse azap eder.” (Buhari, Hudûd 9)

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki toplumun kötülüklerden arındırılması ve suçla mücadele edilmesi adına cezalar oldukça etkili bir yöntem olsa da tek başına yeterli değildir. Hatta İslam’ın cezalardan daha ziyade önleyici tedbirlere önem verdiği söylenebilir. Farklı bir tabirle İslam’ın öncelikli maksadı suçların hiç işlenmeyeceği veya en aza indirileceği temiz ve ahlaklı bir toplum yapısı kurmaktır. İslam’ın infakı, zekatı, nafakayı, iyiliği, yardımlaşmayı, dayanışmayı, akrabalık ve komşuluk bağlarını korumayı, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri vs. emreden hükümleri de bu maksada yöneliktir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin