Irkçılık kötüdür ama…

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

“Irkçılık kötüdür. Bizde ırkçılık olmaz!” türü ezbere cümleleri geçecek olursak, Türkiye’de ırkçılık, etnik milliyetçilik, zenafobi (yabancı düşmanlığı), dini temelli ötekileştirme ve ayrımcılık, nefret gibi birçok birbiriyle bağlantılı sorun olduğu biliniyor. Geçtiğimiz günlerde uluslararası bir futbol müsabakasında meydana gelen ırkçılık olayından sonra, bir anda Türkiye kamuoyu ırkçılık karşıtlığı konusunda birleşti. Şüphesiz ki bu son derece olumlu.

Öncelikle şunu tespit ederek başlamak gerekiyor ki konunun özü ayrımcılık ve bunun kökleri de oldukça derinlerde. 

Türkiye’de kurumsallaşmış bir ırkçılık, bir etnik nasyonalizm konseptinin ve onun yakın arkadaşı bir Sünni İslam resmi dininin arkasına sinsice gizlenmiş, pusuda bekler durur. Çok çelişkili görünen bu durum, esasında her şeyin ucunun devlette düğümlendiğinin şifrelerini kulaklarımıza fısıldar. Tabu konulardır bunlar ve genellikle de ders kitaplarında rastlayamayacağınız kadar da tehlikelidirler. Bu nedenle genellikle suya sabuna dokunmadan yazılacak ırkçılık temalı yazılarda karşınıza çıkmazlar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bu öykü, Osmanlı’nın son dönemlerinde, çöküşün kaçınılmaz olduğunun ortaya çıkmasıyla başladı. Çöken imparatorluk, dönüşe-değişe, iki adım ileri bir adım geri giderek ulus devlete doğru yaklaşıyordu. Çünkü nasyonalizm virüsü bünyeye girmişti ve Bernard Lewis’in dediği gibi, bu virüs bünyeden ancak hasta ölürse çıkardı. Böylece, sırayla, birbiri ardına Balkanlar’daki tebaalar bağımsızlıklarını kazandılar. Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Rusya gibi, varlığının derdine düştü ve bu durumdan kurtuluş yolları aramaya koyuldu. İmdadına, başının derdi olan nasyonalizm çıktı. Zehir panzehir olmuştu. Osmanlıcılık işe yaramamış, Hristiyan milletler devletten kopmuştu. Umut vaat eden Pan-İslam düşüncesinin işe yaramadığı da, Arnavut ve Arap tebaaların tutumuyla meydandaydı. Osmanlı elitleri bu nedenle nasyonalizme sarıldılar. Ve İmparatorluğun büyük bir Turan devletine dönüşmesi hayallerini kurar oldular. Rusya egemenliğinde varlıklarını sürdüren Türkî halkları bünyede toplamak ve o büyük Avrasya kıtasında yeni bir ulus-imparatorluğa evrilmek, her ne kadar başlangıçta bir avuç hayalperest dışında kimsenin yüz vermediği bir maceracılık olarak da addedilmiş olsa, bu durum kısa süre sonra değişecekti. Birinci Dünya Savaşı başladığında, Osmanlı elitleri “alalım düşmandan eski yerleri” yanında, Kafkasya ve Asya steplerinde yepyeni yerlerin de hayalinin mümkün olacağına inandılar. Böylece Almanya ile işbirliğine gidildi, Rusya’ya savaş açıldı. Bu dönem, salt askeri stratejideki körlükle değil, tasarlanan ırkçı ulus anlayışıyla da, Türkiye’ye büyük zararlar verecekti. Öyle de oldu!

Sivil ve kapsayıcı, anayasal bir milli kimlik yerine, Orta Asya’dan göç mitini temel alan, “karışmamış bir ırk” konsepti başat yaklaşım olmuştu. Her ne kadar bunu ustalıkla reddetse de, Türk milliyetçiliği veya Türkçülük, içinde daima özlemle bir “dış Türkler” miti barındıracaktı. Üç paşalar, böylece dışarıda Kafkasya’yı fethe odaklandılar, içerideyse, Anadolu ve Kafkasya arasındaki Ermenileri hedefe aldılar. Zaten 1894-1896 Abdülhamit döneminde katledilen 300,000 civarında Ermeni ve geriye bıraktıkları 50,000 kadar yetim vardı. Bunun üzerine, İttihatçılar da bunun daha geniş çaplısının zeminini hazırladı. Rus cephesini bahane ederek, Anadolu Ermenilerini zorunlu göçe tabi tuttu, bunu da bir sistematik soykırıma dönüştürdü. 1,5 milyon Ermeni hayatını kaybetti. Osmanlı orduları Bakü’yü fethetti. Turan yolu açılmıştı. Yapılan düpedüz etnik-nasyonalist bir yayılmacılık ve bunun yolunu açan, içerideki etnik temizlikti.

Fakat İttihatçı Osmanlı, birinci Dünya Savaşı’nı büyük bir hezimetle kaybetti. İmparatorluk yıkıldı, “Dimyat’a pirince giden” İttihatçılar, memleketi hem eldeki “bulgurdan ettiler”, hem de Türkiye’nin alnına çok ciddi bir leke vurdular.

Yeni başlayan Kuva-yı Milliye ve akabinde Milli Mücadele, kendisini İttihatçılardan her ne kadar hukuken ayırmış da olsa, fiilen bu asla gerçekleşmedi. İttihatçıların üst, orta ve alt kadroları, önce Milli Mücadele’de, sonrasında ise Cumhuriyet kadroları içinde belirleyici rol üstlendiler. Dahası, Kemalist Türkiye, İttihatçıların Soykırım suçunu asla kabul etmedi. Dahası, ulus devlet, etnik milliyetçilik üzerine inşa edildi. “Ne mutlu Türküm diyene” sloganı kullanılsa da, kendisini “Türk kabul etmek istemeyenlere” karşı acımasız olundu. Bunun ötesinde, İttihatçıların Orta Asya miti, aynen tarih tezlerinin merkezine alındı.

Böylece Anadolu yerlileri dışlandılar. Dışlanmak istemeyen, asimilasyonu tercih etti. Gayrimüslimler zaten ötekileştirilmişler; ya yok edilmişler veya sınırdışı edilmişlerdi. Pontus ve Ege’den “temizlenen” Rumlar, Ermeniler kadar olmasa da, ciddi kırımlara uğradılar ve Yunanistan’a göçtüler. Geriye, bir bölgede yoğunlaşan Kürtler kalmıştı. Onlar da son yüz yıldır Türk milliyetçiliğinin asimilasyon çarklarında varlık mücadelesi yapıyorlar.

Konu Kürtler olduğunda, “hepimiz Türküz ve Türklük etnik bir kimlik değil, anayasal bir kavram” diyen devlet, söz konusu Bulgaristan Türkleri, Yunanistan Türkleri, Kıbrıs Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Irak ve Suriye Türkmenleri vs. olduğu zaman, “soydaşlarımız” diskurunu kullanıyor. Mecliste, kuruluşundan bu yana etnik Türk nasyonalizmi yapan, militarist ve faşizan bir parti var: MHP. Bu partiden doğan ikinci, daha küçük bir parti, İYİ Parti, yine aynı ideolojiyi savunuyor. İkinci en büyük parti konumundaki CHP, diğer ikisinden tek farkı saha seküler olmak üzere, aynı nasyonalist doktrini savunuyor. İslamcı AKP, en geniş oyu alan parti olarak, son 5 yıldır İslamcılık doktrinini Türk-İslam hibrit ideolojisine dönüştürdü. Çünkü Türkiye sosyolojisi bunu gerektiriyor. HDP, bu nasyonalist cephenin dışındaki tek parti. O da büyük oranda tepkisel Kürt nasyonalizmi ile evrensel sol değerlerin harmanlandığı bir laboratuvar gibi.

Türkiye rejimi, devletin 100 yıllık ana yönelimi olan fiili Apartheit ve asimilasyoncu politikaları uygularken, halkta ana akım Sünni-Türk profiline uymayan tüm gruplar sistemden bir şekilde dışlanıyor. Aleviler, Araplar, Kafkasyalılar, Romanlar, Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, LGBT, feministler, solcular, eleştirel yazarlar ve akademisyenler (mesela Barış Akademisyenleri) ve benzeri gruplar, ciddi ayrımcılığa uğratılıyor. Suriyeli mülteciler mahalle aralarında linç ediliyor. Kürtler aşağılanıyor. Sadece çocuklarına istedikleri ismi verememek, anadillerinde eğitim olanaklarının, kültürel ve yönetsel otonomilerinin olmaması gibi politik durumlar değil, mesela futbol müsabakalarında ırkçı tezahüratlara uğramak gibi muamelelerle karşılaşıyorlar. Çalıştıkları yerlerde kimi zaman Kürt oldukları için tartaklanıyor, dövülüyorlar. Mecliste seçilmiş vekilleri anadillerinde konuştuğunda, tanımlanamayan dil veya X ibaresiyle, ayrımcılık resmi tutanaklara yansıyor. Seçilmiş siyasetçileri gerekçesiz, hapse tıkılıyor. Roboski’de, insan dışkısı yedirildikleri köylerde, zulüm ve işkencede, her nesli ayrı ayrı Türk devletini her geçen gün daha yakından tanıyorlar.

Peki, ne yapılmalı? Anadolu coğrafi aidiyeti odaklı, sivil ve seküler bir milli aidiyet ve buna dayanan bir tarafsız, ademi merkeziyetçi hakem devlet, birleştirici olabilir. İnsanların oldukları gibi var olabilme hakları, temel bir insan hakkıdır. “Irkçılık kötüdür. Bizde ırkçılık olmaz!” demek kendini kandırmaktır.

2 YORUMLAR

  1. Vatanı sadece belirledikleri makbul vatandaşlara ait olarak görenler, “Mesele vatansa gerisi teferruattır” şeklindeki sapkın bir düşünce ile, gerek gördüğünde çocuk- yaşlı-kadın- hasta-masum demeden milyonların hayatlarını mahvedebiliyor..
    Maalesef inşa edilen “Türk Ulus Devleti” adeta bir canavar gibi..Bu canavarı “ ehlileştirmek” ve halka hizmet etmesi için rayına oturtmak isteyen milyonlarca insan şuan sistematik bi soykırıma tabi tutuluyor ve bu canavara feda ediliyor..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin