İnsan, Bildiğin İnsan

“Nereden bileyim kardeşim!” demeyin lütfen, siz de insansınız oradan bilirsiniz.

Sual edilmez, hassas ve zayıf noktaların etrafındaki kırmızı çizgilerle kuşatılmış, bir öyle bir böyle hayatlarımız var bizim. Maalesef gittikçe bencilleşiyor, kendinden başkasına önemseme hakkı tanımaz hale geliyoruz.

Çok abartıyoruz kendimizi çok… Hele bu kabartma tozu yemiş üç beşi yan yana gelmişse, nusret-i ilahi tez yetişe…

Yunus’un “Hak bir gönül verdi bana”sı aklıma geliyor sık sık. Her şeyden sıyrılıp yalın insan kimliğiyle öz geçmişini çıkarmış gibi.

***

Bana bir gönül verdi ki Allah, daha teşekkür edeyim diye ismini anarken hayran olup kalıyor. Kuluyum ya, kulluğum, kudretine hayretim; gönlüm de seccadem, dosta açtığım evim oluyor.

Neşeden kaynarken görürsen beni şaşırma, bir de bakmışsın, “ne oldu” demeye kalmadan anlamadığım bir sürate tutulmuş, gözüm yaş döküyor. Kim dokunsa derisini kapacak soğuk demir gibi buz kesiliyorum. Tir tir titrerken bakıyorum bir anda baharım gelmiş, bahçemde çiçeklerim.

Sırtımı toprağa verdiğim kimi zaman ayağım yerden kesilince, yıldızdan yıldıza zıplayacak kadar uzuyor, kimi zaman da dalımda iki karış bezle halk içinde kayboluyorum. Çok sürmüyor “yer yarılsa da…” deyip utandığım, kaskatı kesildiğim vakitlerde “en iyisi toprak sarsın beni” diye bekliyorum. Göklere sığmayan hayallerim süratle sönüyor, okyanusu bir damlaya sıkıştırmışlar, onu da yüreğime damlatmışlar gibi cidarım geriliyor.

Öyle mütevazı, öyle yenilmiş oluyorum ki İsa gibi, sol yanağımdaki acı izleri nasıl bir rahmetin kapısını çalıyorsa, söze öyle güç veriyor ki Rahman, ölü gibi serilmişi kımıldatıyor. Bazen de mezar başı acelecisi akraba bileğindeki kürek gibi, ölüye çevirdiğinin üstüne toprak atıyor dilim. Tevazudan eğilmiş boynuma ne oluyor ben de bilmiyorum ama bir de bakmışsın burnum tavanda, Firavun sarayında Hâmân’la geziniyorum.

Öyle yerlerde lâl oluyorum ki içimde söz birikiyor, patlayacak oluyorum, imdat isteyene iki çift laf edecek kadar hayrım kalmıyor. Gün geliyor delik heybesinde inci varmış da etrafa habersiz dökülmüş gibi “ben mi söyledim bunu” diye kendi dilime şaşıyorum.

Kanatlarım yok ama öyle tenhalara konuyorum, öyle viraneleri mesken tutuyorum ki in cin durmuyor. Çok geçmiyor bu perişanlığı atamadan bir ifrit düşüp önüme, Belkıs’ın tahtında Süleyman sarayına uçuruyor beni.

Yol iz bilmişliğim de yok, ne kendime ne sorana. Ne vakit öne düşsem şaşırıp kalıyorum. “Oralara benziyor” diye diye sapa yollara giriyor, bana uyup gelmiş ardıma bakıp tarifsiz hicaba düşüyorum.

Gönlü Hak’tan aldım diye hayretten ürpermeme bakmayın, şüphelerle boğuşunca kararım kaçıyor, mabet kapıları zorluyorum. Kırk dereden su getirsen dönüp bakmayan ben, her kapı çalana anahtar döküyorum.

Ya her şeyi bilmiş tavrım. Beni öyle yerlerde yüz üstü bırakıyor ki, en bildiğimi unutup kendi cehaletimin karanlığında düşüyor, kafamı, gözümü yarıyorum.

Ne bu gelgitli halim benim, niye böyleyim?

Yunus diyesi, kulum ama insanım.

Bildiğin insan işte…

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin