Ilımlı siyasetin sınırları

YORUM | YAVUZ ALTUN

Son yıllarda toplumu kutuplaştıran, nefret ve öfke üzerinden siyaset yapan popülist politikacılara karşı “ılımlı muhalefet” öneriliyor. Geçen yerel seçimde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın başarısına ek olarak, Macaristan’ın otoriter lideri Victor Orban’ın adayını mağlup edip Budapeşte’nin belediye başkanlığı koltuğuna oturan Gergely Karácsony de, bu siyasetin örnekleri arasında gösteriliyor.

Hakkını teslim etmek gerekirse, iki ülkede de ılımlı muhalefet, sert iktidar söylemlerine karşı halka makul bir alternatif sunmanın yanı sıra, çok parçalı muhalif grupları bir araya getirip ortak bir demokrasi platformu kurulmasını sağladı. Yerel seçimler yeterince kuvvetli bir gösterge olmayabilir fakat bu politik model, 2000’lerin başındaki çöküşüyle popülizm gibi uç akımların öne çıkmasına sebebiyet veren “merkez” siyasetin de bir anlamda geri dönüşü sayılıyor. Bu siyaset tarzının, devr-i sabık oluşturmaktan da kaçınarak, kitleleri otoriter rejimden sonra iyileştirme hedefi güttüğü de belirtiliyor.

Gelgelelim, merkez siyasetin çöküşünü hazırlayan sebepler olduğu gibi, bu türlü muhalefetin de sınırları var. Giderek artan sayıda siyaset bilimci bize, insanın kararlarını verirken duygularına, en az aklına olduğu kadar, yaslandığını anlatıyor. Geçmişte de benzer araştırmalar yapanlar, siyasetçilerin söylediklerinden çok kişiliklerinin seçmende daha çok heyecan uyandırabildiğini öne sürmüştü. Siyasette güvenilir bir imaj, çoğu zaman gerçekçi bir ekonomik kalkınma modelinden daha etkili görülüyor.

Oysa ılımlılığın birinci koşulu, makuliyet. Kalpten çok akla hitap etmek, duyguları geri plana atıp, tabir-i caizse, seçmenin reelpolitiği içselleştirmesini sağlamak. İstanbul seçimlerinde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, “birbirine benzemez” CHP, İYİ Parti ve HDP’nin koalisyonuyla rakiplerini mağlup etmeyi başardı. Bu, seçmenin AKP tehlikesi karşısında “üzerinde uzlaşılabilecek bir makuliyet” yakaladığı anlamına geliyordu. Türkiye’de muhalif seçmen, bir süredir “Erdoğan ve AKP gitsin de, ne olursa olsun,” hissiyatında olduğu için, yaşananlar çok da şaşırtıcı olmadı.

Ancak bu uzlaşma, iktidara yönelik bütün o bıkkınlığa rağmen, her daim cepte değil. Yerel seçimlerden önce Kürt seçmene hitap eden Selahattin Demirtaş şöyle demişti: “Gerekirse bağrınıza taş basın, mutlaka sandığa gidip ‘Faşizme hayır’ anlamına gelecek oyunuzu kullanın” (Mart, 2019). Aynı Demirtaş, Suriye’ye yönelik askerî operasyona destek veren muhalefete ise şu uyarıyı yaptı: “Hiç kimse bugünleri de unutmayacaktır elbette. Günü geldiğinde kimse bağrına taş falan basmayacaktır, o bir kere olur” (Ekim, 2019).

Bir siyasetin kalıcı etkiler uyandırabilmesi için, oy toplama kapasitesinin yanında, seçmenin beklentilerini karşılama mecburiyeti de var. CHP yönetiminin şu ana kadar başarılı olduğu, hem İYİ Parti gibi milliyetçi-muhafazakâr bir partiyi, hem de HDP gibi Kürt haklarını savunan bir partiyi “idare etme” çabasının yanında, kendi iç çatışmalarının da bu mecburiyetin sınırlarını zorladığını görmek mümkün. Çünkü CHP’nin kendisi de şu anda bir koalisyon partisi hüviyetinde. Eminim haftasonu Kemal Kılıçdaroğlu ve Ekrem İmamoğlu’nun Saadet Partisi’nin düzenlediği Kudüs Mitingi’ne katılmasından rahatsızlık duyan geniş bir kitle var parti içinde.

Farklı eğilimlere sahip politikacıların bir uzlaşma zemini bulduklarında, partilerine faydalı oldukları aşikâr. İşler iyi giderken farklılıklar hoş görülebiliyor, hatta “şimdi zamanı değil” denerek sivrilikler törpülenebiliyor. Ancak işler sarpa sardığında, herkes kendi bulunduğu noktayı doğru kabul edip diğerlerini partiden ya da koalisyondan, tasfiye etmeye kalkışacaktır. Böyle bir durumda, kitlesel desteğini arttırmak için parti içindekileri de hedefe oturtarak daha keskin söylemler tedavüle sokulacaktır. Bir diğer imtihan noktası da, işlerin çok iyi gidip iktidara gelmek. Burada da, her fraksiyon kendini “en etkili” addedip pastadan en büyük payı almayı, yahut geleceği kendi vizyonuna göre şekillendirmeyi deneyecektir.

Eğer 2019 yerel seçimlerinde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş başarılı olamasaydı, CHP’de muhtemelen yaşanacak şey buydu. Farklı bir tarzın temsilcisi Muharrem İnce, pusudaydı. Ulusalcı milletvekilleri, CHP’nin “AKP ağzıyla oy toplayamayacağını” bir milyonuncu kez ancak daha gür bir sesle dile getireceklerdi. Kim bilir belki de, ABD’deki Demokrat Parti’de olduğu gibi bir “sosyalizm” ve “kimlik siyaseti” rüzgârı esecekti, CHP içinde.

Buradan, ılımlı muhalefetin sürdürülebilmesi için bir diğer gerekliliğin başarı olduğunu görüyoruz. Çünkü zor bir yöntem. Meşruiyeti üreten makuliyet zemini her an kayabilir, diyalog kovalayan aktörler bir anda kendi mahallelerine dönmek zorunda kalabilir. Hele ki sosyal medya çağında, ortaklıkları bozmak, rakip mahalleye fitne sokmak, duygusal çöküşler uyandırmak bir hayli kolay. Geniş bir koalisyonu, insanların çileden çıkması için bir damlanın gerektiği bir anda, düşüncesizce yazılan bir tweet rahatlıkla bozabilir. Duygu, çoğu zaman akıldan çabuk ve etkilidir. Üstelik yıllardır sürdürülen sert rejimin açtığı yaralar kapatılabilmiş değil.

Başlarken de dediğim gibi, “duygu siyaseti” her zamandan daha önemli. Siyaset yorumcusu Kemal Can şöyle tanımlıyor bu siyaseti: “Bilimsel, rasyonel gerekçeler bulunsa bile siyasal davranış ve tepkiler, duygu dünyasından geçerek son şeklini alıyor. Her düzeydeki ilişki, insanların birbiriyle, dünyayla ve durumlarla teması, duygu adaptörleriyle kuruluyor. Bazen de duygusal hezeyanlar rasyonel gerekçeler imal edilerek siyasileşiyor.”

Can’ın yazısı, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliye edilme kararına yönelik (sosyal) medya tepkilerine dayanıyordu. Şöyle yorumlamıştı: “Hafta başında Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliye edilmesinden sonra, pek çok konuda olduğu gibi yine ‘duygu siyaseti’ öne çıktı. Ortaya çıkan hukuki veya siyasi durum, yine ‘sevindim-üzüldüm’ parantezine sıkıştı. Sevinmenin veya üzülmenin politik bir pozisyon olarak sunulduğunu, duygu mecburiyetlerinden siyasi rasyonel imal edildiğini izledik. Ne hukuki olan kısmı ne de bunun siyasi karşılığı, duygusal filtrelerden geçmeden, sıfatlarla yüklenmeden konuşuldu.”

Bu noktada duyguların araya girip kutuplaşmayı sonuna kadar götürmesini engelleyen iki şart var: Birincisi, aritmetik olarak belirli bir oy oranına hapsolmuş, potansiyellerinin sonuna gelmiş siyasî partilerin, iktidarın pervasızca güç kullandığı bir ortamda başka çarelerinin olmaması. İkincisiyse, 2019 yerel seçimlerinde büyük şehirlerin AKP’nin elinden kayıp gitmesine sebep olan ekonomik sıkıntılar ve Suriyeli göçmenlere yönelik rahatsızlık. Hatta bazılarına göre, CHP’nin ılımlı muhalefet üslubuna bile ihtiyaç yoktu, bu ikinci durum zaten seçimi muhalefete tepsiyle sunacaktı. (Ancak bu görüşü savunanlar Kürt oylarını pek hesaba katmıyor.)

Öte yandan şunu da hatırlatmak gerekir ki, güçlü otoriter liderler zamanla kendilerine karşı bir koalisyonun oluşmasına istemeden öncülük ederler. Bu koalisyon da, bu türlü liderlerin hemen ardından bir demokratik zemin oluşmasını sağlar. Antik Yunan şehirlerinin demokrasiye geçişini inceleyen iki siyaset bilimci, (Robert K. Fleck ve F. Andrew Hanssen, “How Tyranny Paved The Way to Democracy”), tiranlığın her zaman bir geçiş dönemi olduğunu ve ardından demokrasinin güçlü bir alternatif olarak kendini dayatacağını yazmıştı. (İlginçtir ki, Plato’ya göre de, demokrasinin kaçınılmaz sonu tiranlıktı. Belki de döngü, her zaman böyle tamamlanacaktır.)

Büyüdüğüm mahallede anlatılagelen şöyle bir efsane vardı: Zorba kabadayının biri, canı dayak atmak istediğinden, yoldan rastgele seçtiği bir adamı yanına çağırmış. Ona sağ ayağını kaldırıp tek ayak üstünde durmasını emretmiş. Korkan adam, hemen yapmış bunu. Sonra kabadayı, sağ ayağını indirmeden sol ayağını da kaldırmasını istemiş. Adam, haliyle, “Yapamam,” demiş. Bu sefer kabadayı, “Sen bana karşı mı geliyorsun?” diyerek basmış tokadı.

Zorbalar, bahanelerini yeri geldiğinde kendileri üretebilirler çünkü onlar için sebepler önemsiz, yalnızca sonuçlar anlamlıdır. Kazanan her şeyi yapmaya hak kazanır. Ilımlı muhalefetin ayağının kayabileceği zemin tam olarak burası: Eğer zorbalar, gözünü daha da karartır ve toplumun sinir uçlarına dokunmak için ciddi planlar, projeler kurgularsa, bütün çaba boşa gidebilir. Böylece güçlü otoriter lider sonrası kurulacak bir demokratik uzlaşma siyasetinin yerini, bir başka zorbalık dolduracaktır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin