Hadis, Tarih ve Tahlil

YORUM | FATİH KUMAŞ

Son zamanlarda deve idrarı ile alakalı hadis-i şerif etrafında bazı tartışmalar yeniden gündeme oturdu. Aslında bu tartışmaların bir evveliyeti de bulunmakta.

Evvelen şunu iyi bilmek gerekir ki, tıp eski devirlerde günümüzdeki gibi gözlem ve deneye dayalı değildi. Daha çok tecrübi bir şekilde tedavi yöntemleri bulunuyordu.Yani insanlara faydası dokunduğu görülen şeyler halk arasında ilaç kabul ediliyordu.

Bu konuda üzerinde önemle durulması gereken mesele, Rasulullah aleyhissaletu vesselam zamanındaki tıbbi uygulamalar ilahi kaynaklı mıydılar, yoksa tecrübi bir bilgiye dayalı, o toplum ve yörede uygulanan tedavi metotları mıydılar?

Prof. Dr. Bünyamin Erul bu konuda diyor ki: Hz. Peygamber’in tıbba dair, hastalıklar, tedavi yolları, yararlı veya zararlı bitkiler, gıdalar vb. beyânlarının birçoğunun yine onun tecrübesine ve çevre kül­türüne dayandığı kanaatindeyiz. Ama bazen bu tür tasarruflarında Kur’an’dan il­ham aldığını belirtmemiz gerekmektedir. (“Sahabenin Sünnet Anlayışı” adlı eserinde).

Diğer bir mesele bu metotlar birebir uygulanmak zorunda mıdır? daha net olarak söylersek mühim olan tedavinin gayesi midir yoksa tedavi olurken kullanılan vasıtalar mıdır? Mesela dişimizi temiz tutmak gaye ise, bunun illa misvakla mı olması gerekmektedir?

Rivayette mantar suyunun göze şifa olduğu söylenmektedir (Buhari, Tıbb, 20;28). Hatta bunu Endülüslü ve zamanının en önemli Botanik ve Farmakoloji uzmanı İbn Baytar da Cevâmi’u’l-Edviye ve’l-Ağdiye kitabında söylüyor. Göz merhemi ile tedavi olsak da olmaz mı?.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konulardaki orjinal bir yorumunu da aktarmak istiyorum: Efendimiz’in niçin kan aldırdığını biliyorsak, aynı gerekçenin bulunması halinde kan aldırma sünnet olabilir. Yoksa durup dururken sünnet işlemek için kan aldırmak sünnet olmaz. Kan aldırırken

Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart da söz konusu değildir. Bugün tıp ilminde geçerli teknik ve usullerden yararlanmak daha uygun olabilir (Fasıldan Fasıla 2/298)

Bir de meselenin tarihi seyrine kapı aralayalım. Harun Reşid zamanında başhekimliğe yükselmiş Hristiyan Bahtişu ailesi hadis-i şerif bildiklerinden dolayı değil, tıp uzmanı oldukları için o konumdaydılar.

Hatta şunu da örnek verelim, Arap-İslam tıbbının zirve isimlerinden birisi olan Ebu Bekir b. Zekeriyya er-Razi yüksek ihtimal İslam’ın mümini değildi. Ama diğer bilginler onun tıbbi bilgisinden faydalanmakta bir beis görmüyorlardı.

Yine İslam kültüründen Ali b. el-Abbas gibi Avrupa kültürünü de etkilemiş bir tıp uzmanı çıkmıştı, İbn Sina da herkesçe malumdur. Bunlar tıbbi yöntemleri geliştirmiş ve sistematik hale getirmişlerdi. Ve bu konularda eser vermiş insanlardır.

Buraya kadar toparlayacak olursak, Sünnet’e riayet edenlerin Üstad Bediüzzaman’ın belirttiği gibi hayatlarında mühim bir takva yörüngesi oluşuyor. Yani rivayetlerde gelen bilgileri İbn Abdilberr’in dediği gibi, heva ehline bakıp yakıp yıkmamak lazım. Ama yeni gelişmelere de kapalı olmamak gerekiyor.

Kaldı ki İslam Tip kültürünün gelişmelere açık olduğu geçmişte görülecektir. Müslümanlar sadece Peygamber Efendimizin ebediyete irtihali zamanındaki ilaç ve tedavileri uygulamamış, onların temelleri üzerine yeni gelişmeler de ortaya çıkarmışlardır.

Diğer bir Endülüslü olan Zehravi gibi cerrahi alanında bırakalım İslam kültürünü, dünya kültürünü etkilemiş bir insan çıkmıştır. Ve Müslüman alimler dindarlıklarının yanında kendi uzmanlık alanındaki yabancı kültürlere de kapalı değillerdi.

Akdeniz çevresi ve Yakındoğu’da 5000 yıl önce ortaya çıkan tıp sanatı, bir sonraki medeniyete devredilip geliştirilerek, günümüzde dünyaya egemen olan bilimsel tıbbı meydana getirmiştir. Bu zincirin halkaları şöyle sıralanabilir:

Mezopotamya-Mısır tıbbı, Yunan-Roma tıbbı, İslam tıbbi, Rönesans ve sonrasında Avrupa’nın geliştirdiği tıp (Prof. Dr Bayat, Ali Haydar, Tıp Tarihi, sf. 12).

Mesela İbnu-n Nefs Hadis Usulü alanında muhtasar bir eser verecek kadar rivayet kültürüne hakim bir insandı ama Hipokrat’ın üç eserine de şerh yazmış bir insandı. Demek tıp hususunda hadislerin yanında Hipokrat’a bakmakta bir beis görmüyordu.

Şimdi biraz daha konu ile direkt temasa geçmeye başlayalım. İdrar ile tedavi sadece Arap coğrafyasında görülen bir uygulama değildi.

Yunan/Roma’nın en önemli düşünürlerinden ve dünya bilim tarihi için başvuru kaynağı bir eser meydana getirmis olan Plinius’un “Doğa Tarihi” olarak kaleme aldığı Naturalis Historia adlı kitabında develerin idrarlarının şifa için içildiğini söylemektedir (Naturalis Historia, XIII, 26).

Bu konuda şu vereceğim linkten Plinius’un değişik idrar tevaileri ve idrarın faydaları ile alakalı söylediklerini okuyabilirsiniz: https://www.mediamatic.net/en/page/231135/pliny-s-panacea.

Gelelim tıp tarihinin dünyadaki en önemli simalarından birisi olan İbn Sina’ya… Bu adresten bakacak olursanız idrar ile tedaviyi açıkça zikretmektedir. Ve Arap develerinin bu konuda faydalarından bahsetmektedir: https://medium.com/@SahniSeman/deve-idrarı-rivâyet-hakkında-i̇simli-videomuzda-yer-alan-belge-ve-fotoğraflar-ac82ef374923

Şimdi biraz da İslam fıkhı etrafında incelemede bulunalım. İbrahim Canan konu ile alakalı hadisin şerhinde diyor ki: Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Şâfiî, Ebu Sevr ve diğer birçok ulemâya göre bütün beviller pistir.

Hanefilerin mühim alimi Kasani diyor ki: Ebû Hanife’ye göre, devenin bevlini içmek caiz değildir, çünkü şifa vereceği kesin olarak bilinmemektedir. O’na göre Ureyneliler hadisi şu manaya gelir “Hz. Peygamber o sidiğin, yalnız onların hâstalığına şifa vereceğini bilmiştir,” (el-Bedayi, I, 61-62).

Diğer bir açıklamaya bakalım; ‘haramla tedavi olmaya kalkışmayınız’ (Ebu Davud, 3874) hadisi bu meselede dayanak teşkil eden rivayetlerden birisidir. Çünkü idrar genel manada necis ve haram kabul edilmiştir.

Hanefilerin umumi yaklaşımı şöyledir: Açlık halinde murdar hayvan yemek, susuzluk halinde şarap içmek ve boğazda kalan lokmayı indirmek, boğulmayı önlemek için şarap içmek nasıl caiz ise, şifa vereceği kesin olarak bilindiği takdirde, haram yiyecek ve içe­ceklerle tedavi de öylece caizdir.

Ancak onlarla şifanın hasıl olacağı bilinmi­yorsa tedavi caiz olmaz. Ebu Davud’un tercüme ve şerhinde geçer ki: İmam-ı A’zam, İmam Şafii, Ebu Yûsuf, Ebû Sevr ve diğer bazı âlim­lere göre, eti yenen hayvanların idrarları pistir.

Bu alimlere göre Ureyneliler hadisesindeki hüküm zarurete mebnidir. Zaruretin bulunduğu yerde birçok haram mubah olur. Ama zaruret kalkın­ca haram hükmü devam eder (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/40).

Görülebileceği gibi mesele eskiden de tartışılmıştır. Olayın zarurete dayalı, sadece o olay için geçerli olduğunu söyleyen mühim alimler de vardır. Zira idrar haram ve pis kabul edildiği için tedaviye uygun olmadığı düşünülmüştür.

Bunların hepsini topladığımız zaman eskiden beri süregelen bir tedavi yönteminin Arap yarımadasında da görülmesi tabiidir. Dünya tıbbını etkilemiş insanların bu konuda da açık beyanları bulunmaktadır. Mesele fıkıh açısından ihtilaflıdır.

Bunun üzerinden hadisleri eleştirmek, tahlil yetkinliği yeterli olmayan insanların günümüz çerçevesi üzerinden basit mantık ile olaylara yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Allah en doğrusunu bilendir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin