İlerleme düşüncesi ve modernite üzerinden bugünü okumak

MEHMET EFE ÇAMAN

Modern Türkiye tarihi, son 250 yıldır, Osmanlı döneminde başlayan ve 2000’lerin başına kadar değişmeden devam eden sürekli bir ilerleme (terakki) tarihidir. İlerleme düşüncesi, sadece geri kalmanın tersi veya tedavisi değil, esasında modernitenin de temelidir. İdeolojik kökenleri ne olursa olsun, Osmanlı-Türk tarihinde ilerleme düşüncesi devamlı bir Batı bağlamı içinde değerlendirilmiştir. Bu nedenle Batı olmaksızın ilerleme düşüncesinin izlerini sürmek imkânsız gibidir. Bazıları Batılılaşmayı ittihat düşüncesinin ilk koşulu olarak düşünmüş, bazılarıysa tümüyle bu düşünceye karşı çıkmış, ancak hiç kimse ilerleme ve Batı arasındaki akrabalığa karşı çıkamamıştır. Çünkü ilerlemek konumsal bir kavramdır. Düz bir yolda duran birinin önünde iki olasılık vardır; geriye dönmek veya ilerlemek. Bu nedenle ilerleme düşüncesi, geriye gitmenin (gerilemenin) zıt anlamlısı olması bakımından, modernitenin zıt anlamlısı olan geleneksele duyulan bir tepkidir.

Osmanlı ve Türk toplumunda geleneksele duyulan tepki ile modernitenin ilerleme düşüncesi daima bir çatışma halinde olmuş, bu nedenle değişim içermesi kaçınılmaz olan ilerleme olgusuna deneysel olarak “modernite dışında bir ilerleme olup olmadığı” konusu kafaları kurcalamıştır. İlerlerken kendi kalabilme sorunsalı olarak ifade edilebilecek bu yaklaşım, ilerlemenin temel dinamiği olan değişim gerekliliğinin sert duvarına çarpmış, modernleşmeyle Batılılaşma arasındaki derin bağlar nedeniyle Türkiye modernleşme tarihi, tıpkı diğer Batılı olmayan toplumlarda olduğu gibi, özgün ve geleneksel olan kurumların Batılı kurumsal örnekler bazında dönüştürülmesi olarak vuku bulmuştur. Buna göre, her türlü reform düşüncesinin temel zeminini ilerleme oluşturur. Reform gereksinimi ise, Osmanlı-Türkiye toplumlarını Batı ile karşılaştırdığımızda ortaya çıkar. Osmanlı ve Türkiye’nin bir bakıma coğrafi kaderi, bu mukayeseli bakışın çok erken dönemlerde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bundan dolayı Türk modernleşmesi, diğer Batılı olmayan toplumlara göre görece daha erken ortaya çıkmıştır. 

İlerlemeye olan inanç, bir gereklilikle meşrulaştırılmıştır. Bu gereklilik, Osmanlı devlet ve toplumunun Batı karşısında geride kalma durumundan doğdu. Bir örnek vermek gerekirse, Osmanlı toplarının menzili Batılı top tasarımlarının daha uzun menzile ulaşması nedeniyle geride kaldı. Osmanlı bu gerilemeyi kapatacak bilimsel-teknolojik seviyeye sahip değildi, dolayısıyla Batı bilim ve tekniği daha ileriydi. Bu kıyas oldukça nesneldir. Bu basit örneği diğer alanlara taşımak mümkündür. Öyle de oldu zaten. Özellikle askeri gücün gerilemesi, Osmanlı’nın bu gerilemeyi telafi etmek üzere Batı’yı yakalama gayretlerine yol açtı. Etki tepkiyi doğurdu. Düz çizgisel Batı tarihinde Osmanlı’nın bir aktör olarak yer alması, yani Batılı olmadan Batı’nın tarihinin bir parçası olması zorunluluğu, Osmanlı’yı giderek Batılılaşan bir aktöre dönüştürdü. Batılı tedrisat ve müfredatın uygulanmaya başlaması, sadece fizik ve doğa bilimleriyle sınırlı kalmadı. Kısa zamanda Batı bilim ve tekniği ile Batı uygarlığının sosyal unsurları (siyaset, ekonomi, seküler toplum ve devlet, toplumsal ilişkilerde dönüşümler, kimlik politikaları, mesela millet bilinci vs.) arasındaki bağ Osmanlı entelijensiyası tarafından kavrandı. Ve reformların hızı ile kapsama alanı buna tekabül edecek şekilde genişletildi. 

BATILILAŞMA’YA DUYULAN İHTİYAÇ

Batı karşısındaki somut zafiyet ve geri kalmışlık, Batı’yı alt edememe halinin ironik bir yansıması olarak Batılılaşmaya kapıyı araladı. Giderek Batılı hukuk, askeri organizasyon, eğitim sistemi, ekonomik örgütlenme, sanayileşme, bilimsel ve teknik altyapının dönüştürülmesi, cinsiyetler arası ilişkilerin yeniden düşünülmesi gibi toplumsal birçok alan bu ilerleme düşüncesinin etki alanı haline gelerek değişti. Bu değişimler sancılı oldu. Çünkü süreç sürekli olarak yerleşik ve mahalli yapıların aleyhine işlemekteydi. Dolayısıyla ilerlemeye karşı çıkış, Batı karşısında bir tür savunma refleksi olarak toplumsal bir meşruiyet tabanı buldu. Böylece muhafazakârlık, doğumuyla birlikte bir anti-Batı damardan beslendi. Batılılaşmaya direnirken, Batılılar karşısında daha fazla zayıf düşmek ve “aradaki farkın açılması” olgusuysa, ilerlemecilerin ana argümanı oldu. 

İleriye bakan modernleşmeciler, gelenekçi reaksiyoner güçlere nazaran daha başarılı oldular ve Osmanlı devlet ve toplumunu dönüştürdüler. Sanıldığının aksine, Osmanlı sarayı bu dönüşümcülere direnen bir pozisyon almadı. Hatta aksine, büyük oranda dönüşümcülerin ana akımı reformcu padişahların arkasında hareket eden gruplar oldular. Geleneksel yapıların Batı karşısındaki zafiyetin temeli olduğu savı böylelikle İmparatorluk içindeki ana akım entelijensiyanın algısını oluşturdu. Onları kriminalize etmedi, bilakis orduda ve mülkiyede önemli roller oynamalarına imkân tanıdı. Bu çerçevede Osmanlı sarayı Avrupa’daki diğer saraylardan çok da farklı değildi. Tek somut fark, İslam-Hristiyanlık ayrımından kaynaklanmaktaydı. 

İslam toplumunun Hristiyan (veya genel olarak kitap ehli) topluluklarla olan ilişkilerinde onlara reva görülen ikincil konum, ilerleme düşüncesinin en önemli sürtünme alanını oluşturdu ve halen de oluşturuyor. İslam devlet ve toplulukları, Hristiyan toplumlara “yozlaşmış ve çürümüş”, “tahrif edilmiş bir dine inanan” dar-ül harp kategorisi üzerinden yaklaşıyorlar. Osmanlı toplumu bu algının neden olduğu ağır çelişkileri, tüm geç 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl içinde yaşadı. Müslüman olmak, cizye vermek veya savaşmak arasında üç opsiyon üzerinden muamele ettiği Batılı toplum ve devletlerin, 1648 Westfalya anlayışı üzerinden, Osmanlı ile eşit üniteler olarak kabulüyle, bu konsept yıkıldı. Devletlerarası ilişkilerdeki güç ilişkileri bağlamında Batılılardan geri düşen Osmanlılar, Batılıların kendileriyle eşit olduğu gerçeğini, Batılıların fiilen kendilerinden ileri olması gerçeği çerçevesinde kabullendi. Bu belki de gerçekleşen en önemli reformdu. Gerçeklikten doğan bu zorunluluk, tabiatıyla gelenekçi reaksiyonerlerin onlara daha fazla tepki duymalarına neden oldu. İlerlemeciler, gelenekçiler tarafından kimliklerini kaybetmekle suçlandı. Bu Osmanlı toplumundan Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan en önemli sosyolojik miraslardan biriydi.

KİMLİKSEL DÖNÜŞÜM

Evet, gerçekten de modernleşme değişimi, Osmanlı-Türk toplumunu kimliksel bağlamda da dönüştürmekteydi. En önemli dönüşüm, aidiyetler evrenindeki dönüşümdü kesinlikle. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, Osmanlı tarihinin İslam tarihinden ibaret olmadığı yönündeki algı, tarih araştırmalarına damga vurdu. Bu şüphesiz Batı etkisiyle meydana geldi. Çünkü Batı toplumları 1648 Westfalya Antlaşması sonrasında teritoryal merkezi devletlere dönüştü. Katolik Kilisesi’nin Protestanlık sonrası 1555 Augsburg Barışı ertesinde başlayan erozyon süreci, böylece doruk noktasına ulaştı ve Katolik Papalık, devletlerarası ilişkilerin sekülerleşmesiyle beraber minimum bir role indirgendi. 

Oysa aynı dönemde Osmanlı Devleti halen İslam Ümmeti kimlikli bir halifelik tezahürüydü. Kimliksel olarak doğrudan Müslüman kimliğinin birinci sınıf vatandaş olduğu bir İslam toplumuydu. Bu toplumun Batılı devletlerle aynı uluslararası sistemde var olması, İslami uluslararası ilişkiler anlayışının özüne aykırıydı. Dar-ül İslam olan Osmanlı Devleti, bu anlayışa göre Dar-ül Harp alanı olan bir uluslararası düzenin süjesi olamazdı. Olursa, bu bir reform anlamına gelecekti. Yani gelenekten kopuş olacaktı. Nitekim öyle de oldu. Yukarıda değindiğim fiili güç ilişkileri, güçlenen Batılı güçlerin Osmanlı tarafından fiilen “eşitler” olarak kabul edilmesi sonucunu beraberinde getirdi. Kanuni’nin meşhur mektubunda “Sen ki Fransa Kralı Françesko’sun” dediği noktadan, Fransa’nın ya da Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarını Ruslara karşı garanti ettiği bir uluslararası ilişkiler dinamiğine dönüşen diplomatik dönüşüm de, böylelikle ilerleme ve buna karşı duran gelenekçiler dinamiğinde kendine yer edindi. Böylece Batılılaştıkça Batılılarla ortaklıklara giden bir ülkede, Batılılaşmaya da Batılılarla sıkı fıkı ilişkilere de muhalefet eden bir anti-Batıcı dinamik konsolide oldu.

BATICILAR İÇİNDEKİ BATI KARŞITLARI

Enteresandır, ilerleme düşüncesi temelinde toplumlarını modernleştirmeye çalışan ekip içinde de – tüm tezada karşın – anti-Batıcı bir tutum içerisinde olan azımsanmayacak oranda bir kategori oldu. Bu grup, daima Batılılaşmanın esas amacının Batı’ya karşı durmak olduğunu anımsadı. Fakat anti-Batıcılar çelişkili şekilde bu karşı duruşa karşın, reformların neden olduğu kimliksel dönüşümleri ihmal ettiler. Dahası Batıya karşı pozisyon alırken ister istemez Batı karşısındaki diğer küresel odaklarla işbirliği içinde olmaya çalıştılar. Üstüne üstlük Batı kökenli ve modernitenin ürünü olan ve daha fazla modernleşme talep eden ideolojilere yöneldiler. Örneğin sosyalist ve komünist ideolojiler modernleşme ana akımı içinde yer alan ilerlemeci Batı düşüncesinin ürünü de olsalar, birçok anti-Batıcı Türkiyeli yerli akım, anti emperyalist damar üzerinden Batılı “burjuva” değerlerine, mesela liberal demokrasiye “burjuva demokrasisi” diyerek karşı çıktılar. 

Böylelikle Batı menşeli bir ideolojiyle Batılı değerlere karşı pozisyon almış, savunmaya çekilmiş oluyorlardı. Oysa işbirliği yaptıkları da, karşı çıktıkları da hem Batılı, hem de ilerlemeciydiler. Soğuk Savaş döneminde Batı karşıtı tepkisel muhafazakarlar (mesela İslamcılar) ABD’nin liderliğini yaptığı Batı ittifakına ve onun din özgürlüğünü garanti eden liberal değerlerine ilgi gösterdi, onları komünist-ateist politikalara yeğ tuttu. Fakat bu tutum, Soğuk Savaş sonrası değişti. Özellikle İsrail’in kuruluşuyla beraber, Batı karşıtı reaksiyoner kesim, anti-Siyonizm üzerinden antisemitizme kayarak radikalleşti. Batı tekrar eski “kötü” yerini almıştı. Eski komünistler ise bu kez nasyonalizm üzerinden (yani yine Batılı bir kimlik kategori temelinde) ulusalcılaştılar ve yerelleştiler. Batılı liberal demokrasinin Türkiye’ye üç numara büyük gelen bir elbise olduğunu, bunun Türkiye’deki üniter yapıyı ve toprak bütünlüğünü tehlikeye atacağını savunuyor, canla başla AB sürecine ve demokratikleşmeye karşı çıkıyorlardı.

AKP’NİN BATI’YLA VALSİ

Özü itibarıyla Batı karşıtı kamptan gelen yeni AKP ise, Müslüman-demokrat bir kimlik üzerinden AB değerlerini savunuyor, Türkiye’nin çoğulcu ve ademi merkeziyetçi bir devlete dönüşmesi amacını güdüyordu. İlerlemeci reformistler bu dönemde AKP’yi desteklediler. Kürtler, Batı değerlerinin (azınlık hakları temelinde) kendilerine en geniş özgürlükleri vaat etmesinden dolayı AB sürecine ve reformlara arka çıktı. Böylece liberaller ve Kürtler, Batılı modernleşmeyi tabana iyi satan AKP’nin desteklediği muhafazakâr-sağ tabanla beraber, yeni modernleşmeci dinamik oldu. Mesele şuydu ki, AKP tabanı AB sürecini askeri vesayet sistemini sonlandırmak ve İslamcılara daha fazla yer açmak amacıyla destekliyordu. Demokratikleştikçe sisteme daha fazla hâkim olan İslamcılar, böylece anayasal temel düzenin emniyet sibobu konumunda olan orduyu etkisizleştiriyordu. Ordu zaten laik Türkiye ile demokratik Türkiye arasında sıkışıp kalmıştı. TSK’nın bir bölümü laik Türkiye garantörlüğü üzerinden askeri vesayeti savunuyor, kendilerine ulusalcı tabanda meşruiyet devşiriyordu. Diğer bir bölümse, AB sürecini ve Batı kulübünün kurallarını kaçınılmaz olarak kabullenerek, sivil otoritenin altında yer almayı kabulleniyordu. Elbette bu bahsettiğim gruplar ideal tipik gruplar. Gerçeklikte çok sayıda fraksiyon vardı ve oportünist biçimde hareket etmekteydiler. 

17 Aralık sonrasında bu dengeler değişti. AKP yolsuzluklardan dolayı Batı karşıtı kampa entegre olmayı seçti. Aslında başka şansları da yoktu. Yüce Divan’dan korunmak için hukuk dışına çıkmak zorundaydılar. Bu ise ancak Batı normlarının olmadığı bir zeminde mümkündü. AB sürecine ve Batıya kategorik olarak karşı olan askerler (Ergenekoncular, Balyozcular, Avrasyacı ve Ulusalcı fraksiyonlar) bu zayıf AKP üzerinden, demokratikleşme sürecinde kaybettikleri zemini onarma şansını buldu. 15 Temmuz sonrasında, karşılarındaki grup olan “NATO’cu” kanadı tasfiye ederek, TSK’yı kontrol etmeyi başardı ve Erdoğan yönetimini de avuçlarının içine aldı. Erdoğan’ın tabanı üzerindeki belirleyici karizmatik etkisini kullanmak için Erdoğan’a karşı pozisyon almaktan imtina ettiler. Erdoğan da askeri kanattaki bu fraksiyon da güçlerini berkitmeye devam etti, işbirliğini de bugüne dek sürdürdü. Yalnız bu süreç içinde muhalefet de bu yeni güç dinamiğinin diskurunu kabullendi, Batı karşıtı retorik tuttu. 15 Temmuz’un arkasında ABD’nin olduğu iddiası, Türkiye’de tüm ilerlemeci-modernleşmeci akımların Türk-İslam sentezi etkisi altına girmesine meşruiyet zemini oluşturdu. S-400’lerin konuşlandırılması sonrasında Türkiye’nin NATO’da kalıp kalmaması meselesi reel bir zemine oturdu. En distopik senaryolarda bile olmayacak olan bir şey olmuş, Türkiye son iki yüz yıllık tarihinde ilk defa cidden kategorik olarak Batı’dan kopma noktasına gelmişti. 

Dediğim gibi, düz yolda dururken önünüzde iki olasılık vardır. Ya ilerlersiniz, ya da geriye gidersiniz. Bugün Türkiye, son iki yüz yıllık ilerleme yolunda ilk kez geriye doğru gitmeye başladı. Bunu isteyen iç güçler, bunu neden istiyor, üzerinde düşünmeyecek miyiz? Bu geri gidişin sadece askeri alanla sınırlı kalacağını düşünmek, tıpkı ilk modernleşmecilerin askeri sahada yenilik yapmakla sınırlı kalınacağını sanmaları gibi, çok naif bir yaklaşım olmaz mı? Kanımca bu geri gidiş askeri işbirliği ile sınırlı kalmayacak. Rusya-Çin-İran gibi statüko karşıtı ülkelerle işbirliğine gitmek, kazanılmış birçok sosyoekonomik ve politik değerin eriyip yok olmasına, Türkiye’nin biçim değiştirmesine neden olacak. 

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin