İki mühim anahtar

YORUM | FAİK CAN

Kur’an’ın ilk cümlesi, Fatiha Sûresi’nin ilk ayeti “Elhamdülillah” ile başlar. Lafz-ı Celâle (Allah) ve Hamd kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşan bu kudsi kelime bizim hayatımızın anlamıdır aslında. Hamd, Cenâb-ı Hakk’ın eserlerini görüp O’nu alkışlamak, “Kemâl’i” karşısında hayret ve hayranlık secdesine kapanmak, “Cemâl’i” karşısında muhabbetle coşmak ve “İhsan’ı” karşısında yüzü yerlere sürmektir.

“Allah” kelimesinin altında da “Ma’bud”, sığınılan, kendisine dayanılıp iltica edilen, azameti karşısında hayranlık ve şaşkınlık duyulan ve kendisine itimat edilip güvenilen mânâları vardır. Şu halde “Elhamdülillah” denildiğinde Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz tasarrufları ve kemâlde güzelliği karşısında içine düşülen hayret ve şaşkınlıktan ötürü secde etme manası kastedilir. Aynı zamanda Cemâl’i karşısında mest olup kendinden geçme ve kendini boynu tasmalı, ayağı prangalı bir köle ve kul olarak görme manası düşünülür.

Hamd ve lafz-ı Celâle’nin birlikte oluşturduğu “Elhamdülillah” manasının tercümanı ise “Lâ ilâhe illallah”tır. Var oluşa dair bütün hakikatler kelime-i tevhid dediğimiz “Lâ ilâhe illallah” cümlesinde toplanmıştır. O kadar ki, bu kudsî cümleyle mü’min kâfirden, müslim mülhidden, Allah’a tam teslim olmuş kişi zındıktan, muhlis münafıktan ayrılır. “Lâ ilâhe illallah” iman ve kulluk adına adeta bir alâmet ve bir nişandır.

Bu sebeple Allah dostları kelime-i tevhid zikrini bütün zikirlerin omurgası ve merkezi olarak kabul etmişlerdir. Allah’a kurbiyet kazanma adına tekrar edilen bütün zikirler, “Lâ ilâhe illallah” okyanusuna akan nehirler gibidir. Bu kudsiyetinden dolayı da onun belirli bir sayısı yoktur. Ne kadar okunsa, hedeflenen gayeye nisbetle az kalacaktır. Ancak bu kudsî kelimeyi sadece dilimizle söylemekle bu mazhariyete eremez ve varmamız gereken ufka varamayız. Zaten bu kelime gönülde iz’an, benlikte kabullenme şeklinde kendini gösterir ve insanın duygu dünyasında hâkimiyetini kurarsa ona ‘iman’ denir. Yoksa üşüyen bir insanın “Ateş, ateş!” demekle ısınamayacağı ve zehir içen bir insanın tekrar tekrar “Zehirlenmeyeceğim, zehirlenmeyeceğim!” diyerek zehirin tesirinden kurtulamayacağı gibi, söylenen sözler de çok defa kendini iman ve iz’an hâlinde gösteremez. İnsan en az zehirin öldürücü, ateşin yakıcı olduğuna inandığı kadar “Lâ ilâhe illallah” derken ibadete lâyık yegâne Zât’ın yalnız ve yalnız Allah olduğuna inanmalıdır ki buna “iman” densin.

O’nu bil, O’nu tanı

Şu halde, Allah’ın bütün varlıklara tercih edip yeryüzüne kendi halifesi olarak gönderdiği insan sadece O’nu görmeli, O’nu bilmeli ve O’nu tanımalıdır. Ve yine kulluğu da sadece O’na takdim etmelidir. Hayatını tamamen bu gaye etrafında örgülemeli ve adımlarını sürekli bu istikamette atmalıdır.

Bu arada şu hususu da belirtmekte fayda var: Ateşin yakması ve zehirin öldürmesi, bunların kendi zâtî özelliklerinden değildir. Ateşte yakıcılık, zehirde öldürücülük birer kanundur ve bu kanunları yaratan da Allah’tır. Ateş, ancak Allah’ın dilemesiyle yakabilir. Nitekim Hz. İbrahim’i yakamamıştı. Zehir ancak Allah’ın dilemesiyle öldürebilir. Nitekim zehir Bişr’i (radıyallâhu anh) öldürdüğü hâlde Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) öldürememişti.

Kulluk, insanın fıtratında vardır. Allah (celle celâluhu), onu yaratırken, kul olacak fıtratta ve kıvamda yaratmıştır. Ancak insanoğlu çok kere bunu kötü ve yanlış yere kullanmıştır. Allah’a yakınlaşma imkânı bulamayınca veya bulduğu imkânları olması gerektiği gibi değerlendiremeyince içine düştüğü boşluğu sahte mabutlarla doldurmaya çalışmıştır. Bazen taşları, ağaçları, bazen de yıldız, ay ve güneş gibi ibadete asla liyakati olmayan, Allah’ın mahlûku, âciz, zayıf varlıkları kulluk mihrabına dikmiştir. Hakiki Kudret Sahibi’ni bulamayınca kendini tanrı sanan Firavunlara, Nemrutlara ve Tiranlara secde etmiştir. Böylece, ulvîlerin ulvîsi kulluk makamından, süflîlerin süflîsi şirk ve küfür derekesine düşmüştür.

Acak, Allah’ın kendisine verdiği potansiyeli ve kıvamı doğru rehberlerin irşadıyla yerinde kullanabilen insanlar, hakiki sultanlık olan ‘iman’ ile şereflenmişlerdir. İmanın ve Allah’la kuvvetli irtibatın kazandırdığı manevi kuvvet sayesinde insan Bediüzzaman ifadesiyle “kâinata meydan okuyabilir!” İnsan, bu seviyeye hem diliyle, hem haliyle hem de kalbiyle sürekli “Lâ ilâhe illallah” diyerek ulaşır. “Lâ ilâhe illallah” ile tevhidi haykırırken Nebî dilinde “Mizanı dolduracak kuvvette bir zikir” olarak tarif edilen “Elhamdülillah” ile de ubudiyetini ortaya koyar.

Hâllerin en güzeli

Peygamberlerin ve onların sadık varislerinin aydınlık yolunda kalb gözünden perde kalkan insan, adeta Cenâb-ı Hak’la yüz yüze gelir ve “O’nu müşâhede eder”. Bu müşâhede gözle görmek manasında değildir. Hocaefendi’nin “vicdan kültürü” olarak anlattığı muhteşem bir hazinenin inkişafıdır. Mübarek bir sözde O (c.c), “Ben arz ve semaya sığmadım, mü’min kulumun kalbine sığdım.” buyurmaktadır ki, bu sırra ermek de ancak kullukla olur. Bu öyle bir sırdır ki, sadece yaşanır. Onu kitaplar yazmaz, yazanlar da sırrı ifşa ederim endişesiyle kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle bir kısım tecrübelerini yoldakilerle paylaşmak maksadıyla yazarlar.

Bu öyle bir hâldir ki, bütün vasıta ve vesileler artık silinmiştir. “Gönül Sultanı” kendi sarayına teşrif etmiş, “Kasrına nüzûl eylemiştir.” Ve o anda insan kendinde değildir. Kendisini dahi unuttuğu bir hâl içinde kararsız, hayret ve hayranlığın doruğunda bulunmaktadır. Bu hâlin kahramanlarından Muhyiddin İbnü’l Arabî Hazretleri o durumda “Lâ mevcûde illâ Hû-O’ndan başka hakiki hiçbir varlık yoktur” demiş, İmam-ı Rabbânî de kendi hâlini “Lâ meşhûde illâ Hû-O’ndan başka görünen hiçbir varlık yoktur” ile dile getirmiştir. Fethullah Gülen Hocaefendi mana âleminin yıldızlarının bu ifadelerini değerlendirirken şöyle der: “O hâle dair ne denirse densin, ne söylenirse söylensin, esas duyup hissedilenler yanında bu ifadeler sadece insana bir nefes aldırmak içindir. Yoksa meselenin esasını kelimelerle ifade kat’iyen mümkün değildir.”

Böyle bir huzuru elde etmenin yolu sarsılmaz bir tevhid telakkisi ve Allah’a imandır. Her “Elhamdülillah” deyişimizin altında, Kendini bize tanıtan, sevdiren ve bu şekilde bizi tevhide erdiren Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfuna karşı da, şükranımızı arz etmiş oluruz. Şükran arttıkça nimet (iman ve tevhid) artacak, iman arttıkça da şükran hissi katlanacaktır. Böyle bir salih dairede insan “Lâ ilâhe illallah” sırrının hakikatine ulaşacaktır.

Onun içindir ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), imanın tercümanı olan “Lâ ilâhe illallah” cümlesini şu mübarek sözüyle şöylece anlatıyor: “Ben ve benden evvel bütün peygamberlerin söylediği en faziletli, en hayat bahşedici, en mânâlı, en tonlu ve çaplı ifade ‘Lâ ilâhe illallah’dır.”

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin