İki ekşi meyvenin tatlı semereleri

YORUM | REŞİT HAYLAMAZ

İbn-i Selûl’ün Yesrib’deki kankası, Ebû Âmir idi; Evs kabilesine mensuptu ve aynı zamanda dayısının oğlu oluyordu.

İbn-i Selûl gibi onun da beklentileri, hırsları ve ulaşmak istediği hedefleri vardı.

Ne var ki hicret sonrasında beklentileri suya düşenlerden birisi de Ebû Âmir oldu.

Başka bir birliktelikleri daha vardı; Yesrib koltuğuna giden yolda en büyük destekçisi olan Ebû Âmir ile bağlarını güçlendirme yoluna gitmiş ve kızı (bazı kaynaklar kız kardeşi olduğunu söyler) Cemîle’yi (radıyallahu anhâ) onun oğlu Hazreti Hanzala (radıyallahu anh) ile evlendirmişti, İbn-i Selûl.

Nesiller boyu devam edegelen kavgalara rağmen Hazrecli İbn-i Selûl’ün, Evs’in desteğini alabiliyor olmasının altında, şüphe yok ki Ebû Âmir’in büyük rolü vardı.

El birliğiyle Yesrib koltuğuna yürürken önleri kesilen bu ikili, hicret sonrasında da aynı birlikteliklerini devam ettirdi ve karşı cephede konuşlanmayı tercih ettiler. İbn-i Selûl, içeride gözükerek yeni yapıyı tahrip etme yolunu tercih ederken daha mert bir duruş sergileyen Ebû Âmir, niyetini açıklamaktan çekinmedi ve açıktan İslâm düşmanı oldu.

Sonuçları aynı olsa da görüntüleri farklı idi; birisi gizliden gizliye, öbürü açıktan açığa çukur kazıyordu.

İşin ciddiyetini görünce yoldan döndüğü kankasına rağmen 50 adamıyla birlikte Mekke ordusuna iltihak edip Uhud’a gelen Ebû Âmir, savaş öncesinde oraya tuzak maksatlı birçok çukur kazmıştı ki o gün Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem) o çukurlardan birisine düşmüştü.

Uhud başlamadan önce kavmi olan Evs’i bölmek ve inananların gücünü zayıflatabilmek için çok gayret etti ama buna muvaffak olamadı.

İlk hamleyi de o yapmıştı; “Ey Evs topluluğu!” diye bağırıyor ve bir Evsli olarak bugün karşılarında olduğunu ilan etmekten çekinmiyordu. Onun bu pervasız halini görenler, “Hay Allah gözlerini kör edesice fâsık!” demişlerdi. Zira kendisini ‘râhib’ kılığıyla pazarlamaya çalıştığı günlerden birisinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu bu sıfatla tavsif etmişti.

Olaylar, ikisinin de rağmına gelişiyordu ve Mekke fethi sonrasında Ebû Âmir, önce Tâif’e, ardından da Şâm’a geçerek Bizans hükümdarı Hirakl’e sığındı.

Orada da boş durmadı ve Medîne’ye saldırı konusunda ikna ettiği Hirakl’e güvenerek bir gün Kuba’ya geldi ve burada, adam ayartıp silah depolayabileceği bir mekân, mabed görünümlü bir karargâh inşa etmeye başladı.

Şüphe yok ki o gün ona yardım ve yataklık yapan en büyük destekçi, İbn-i Selûl idi.

Suret-i haktan gözüküyor ve emellerine Resûlullah’ı da (sallallahu aleyhi ve sellem) alet etmek istiyorlardı; kösele suratlarıyla huzura dizilmiş ve açılışını Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmasını istiyorlardı!

Foyalarını çıkarıp fiyakalarını bozan haberi Cibrîl-i Emîn getirdi ve ‘Mescid-i Dırâr’ olarak nitelenen mekân yerle bir edildi.

O günlerde hasta olan İbn-i Selûl ölünce Ebû Âmir’e yine yol göründü; elde kalan tek sığınağı Bizans’a gidiyordu!

Ne var ki iki farklı kutbu temsil eden bu iki problemli tipin iki yiğit oğlu vardı: Abdullah ve Hanzala (radıyallahu anhümâ).

Hazreti Abdullah’ın (radıyallahu anh) adını Hubâb koymuştu, İbn-i Selûl. Bundan dolayıdır ki künye olarak kendisine, ‘Ebû Hubâb’ deniliyordu. Müslüman olduğu gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hubâb ismini ‘Abdullah’ olarak değiştirdi ve o günden sonra hep Abdullah olarak kaldı.

Babasından önce Müslüman olmuştu. Bedir ve Uhud dahil, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bulunduğu bütün bâdirelerde o da vardı. Öyle ki Uhud günü burnu kopmuş ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, altından bir burun yapmaya izin vermişti.

Kısa zamanda göz dolduran bu babayiğidi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ikinci Bedir’e giderken kendi yerine Medîne’ye vekil tayin etmişti.

Babasını seven ama bir o kadar da yaptıklarından rahatsızlık duyan bir yiğitti, Hazreti Abdullah (radıyallahu anh). Haddini aşıp ileri gittiğinde geri çekebiliyor, hatta yeri geldiğinde babasına “zelil” bile diyebiliyor, dahası Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) rencide ettiği yerde diz üstü çöktürüp özür diletecek kadar burnunu sürtebiliyordu!

Hudeybiye öncesinde İbn-i Selûl’e kıyak çekmiş ve “Kâ’be’yi tavaf emek istiyorsan et” demişlerdi, Mekkeli müşrikler. Bunu duyan Hazreti Abdullah (radıyallahu anh) hemen babasının karşısına dikildi ve “Babacığım!” dedi. “Allah aşkına, bizi her yerde rezil edip mahcup etme. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tavaf etmemişken sen nasıl Kâbe’yi tavaf edebilirsin?”

Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hilafet günlerinde baş gösteren yalancı peygamberlerle mücadelede de en ön saflarda olacaktı, Hazreti Abdullah (radıyallahu anh); yalancıların meşhuru Müseylime ile çarpıştığı Yemâme’de şehîd düştü.

‘Meleklerin yıkadığı’ anlamında ‘gasîletü’l-melâike’ olarak bilinen Hazreti Hanzala (radıyallahu anh), Hazreti Cemîle (radıyallahu anhâ) ile Uhud’dan bir gün önce evlenmişti; evlenmişti evlenmesine ama o gün Uhud’un kararı verilmiş ve henüz zifafa giremeden o da yola çıkmak zorunda kalmıştı.

O gece bir rüya gördü, Hazreti Cemîle (radıyallahu anhâ); semada bir bulut belirmiş ve yolunu yeni birleştirdiği eşi Hazreti Hanzala (radıyallahu anh) bu bulutun içine girip kaybolmuştu.

Anladı; Hanzala (radıyallahu anh) Uhud’a gidiyordu ve geri gelmeyecekti.

Vakit kaybetmeden haber gönderdi ve geri çağırdı Hazreti Hanzala’yı (radıyallahu anh). Belli ki maksadı, fiilen onun hanımı olduğunu ispat etmekti. Muhtemelen nifaka merkez olan bir eve bir daha dönmeyecek ve bunun için dört tane de şahit tutacaktı.

Zaman dardı ve gözü-kulağı Uhud’da kalan Hazreti Hanzala (radıyallahu anh), abdest alma fırsatı bile bulamamıştı; apar topar yeniden Uhud’a koşmuştu ki o gün onu da şehîd ettiler.

Bir aralık, babası Ebû Âmir geldi yanına; mağrur ve tepeden bakan bir eda ile ayağıyla Hazreti Hanzala’yı (radıyallahu anh) dürtüklüyor ve “Beni dinleseydin, bunlar başına gelmezdi!” diyordu.

Yine de bir babaydı ve o sırada meydana inip ellerindeki bıçak ve kamalarla kulak burun kesen ve şehîdleri parçalayan Mekkeli kadınlara döndü, “Bu benim oğlum! Buna dokunmayın!” dedi.

Dinledi, babasını o günkü kadınlar; Uhud günü kulak ve burnu kesilmeyen, Mekkeli kadınlar tarafından vücudu parçalanmayan tek kişi Hazreti Hanzala’dan (radıyallahu anh) başkası değildi.

Başka bir farklılığı daha vardı Hazreti Hanzala’nın (radıyallahu anh); sırılsıklamdı!

Kimse bir şey anlamadı ve işin perde arkasını Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdi; Medîne’de alamadığı abdestini ona, Uhud’da melekler aldırmış, Rabbin huzuruna giderken onu melekler yıkamıştı!

Uhud öncesi birlikteliğin bir semeresi oldu ve adını ‘Abdullah’ koydu, Hazreti Cemîle (radıyallahu anhâ). Hatta, gelişip boy atan Hazreti Abdullah’ın da dokuz oğlu dünyaya geldi, sıra sıra. Hepsini de Kur’ân hafızı olarak yetiştirmişti.

Ne var ki ona ve oğullarına da Yezid musallat oldu bir gün ve Hârre günü hepsini şehîd ettiler.

Dünya Yezîd’e kalmadığı gibi günü geldi İbn-i Selûl de Ebû Âmir de öldü gitti; hem de arkalarında birer yâd-ı kabîh bırakarak!

Ne var ki bu iki ekşi meyvenin tatlı semereleri, yâd-ı cemîl olarak hâlâ gönüllerde yaşıyor!

Türkiye'de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin