Hizmet insanları tenkitler karşısında nasıl davranmalı?

YORUM | ZAFER AYVAZ

Bediüzzaman Hazretleri, kendisini ziyaret etmek isteyen kişilerle alakalı yaptığı bir tavsiyede1, ziyaretçileri dost, kardeş ve talebe olmak üzere üç kategoride mütalaa etmekte ve bütün gruplardaki kişileri duasına dahil ettiğini belirtmektedir. Üstad, en geniş daire diyebileceğimiz dostlar grubu için şu tarifi yapar: “Dostun özelliği ve şartı budur ki, kesinlikle Sözler’e ve Kuran’ın nurlarına dair olan hizmetimize ciddî taraftar olsun; haksızlığa, bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın; kendisi de yararlanmaya çalışsın.” Duasına dahil olma şartı olarak da şunu ifade eder: “Dost ise ve farz namazlarını kılar ve büyük günahları terk ederse, kardeşlerin geneli içinde duamda dahildir.”

Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere, Üstad Hazretleri,  neşrettiği kitaplara ve başlattığı Kur’an Hizmetine “taraftar” olmayı bile dostluğun özelliği olarak mütalaa edip, bunun karşılığında onları dua halkasına dahil etmektedir.  

Bediüzzaman hazretleri bir başka yerde “Mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır.”2 demek suretiyle, birinde kusurlu hareket olarak mütalaa ettiğimiz hususu nasıl düzeltilmemiz gerektiği hakkında önemli bir düstur ortaya koymaktadır: “Tahakküm, baskı ve aşağılayarak değil, hoşgörü ve lütufla düzeltmeye çalışmak”.

Üstadın, bir yerel yöneticinin kendisine yönelik hakaret içeren sözlerine karşılık tavrı da çok ilginçtir: “İki sene önce benim hakkımda bir müdür sebepsiz, gıyabımda karalayıcı, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izale edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur. Nefsime dedim: Eğer onun hakareti ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemişse, beni riyadan ve riyanın esası olan yalancı şöhretten kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsimle barış yapmamışım. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.”3  

Şahsıyla alakalı hakareti hoşgörüyle karşılayan Bediüzzaman Hazretleri, hakaretin Kur’an’a hizmetiyle ilgili olması durumunda, o şahsı Allah’a havale ederek, yine karşılık vermemektedir: “Eğer o adamın hakaretleri, benim imana ve Kur’ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Kur’ân‘ın sahibine havale ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.” 

Onun bu tavrından çıkaracağımız ders, yanlışımızı söyleyen kişiye darılmak değil, ondan memnun olmaktır. Hizmetle ilgili durumda ise onu Allah’a havale etmek, ayni kötü sözlerle ona karşılık vermemektir.

Üstad Hazretleri tenkitlere böyle karşılık verirken, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de ayni yumuşak üslubu benimsemektedir.  Hoşgörü ve diyaloğu, Hizmetin temel prensiplerinden addeden Muhterem Hocaefendi’nin başka türlü davranması da düşünülemez. Bir yıl önceki bir Kırık Testi makalesi4 Onun bu konudaki görüşünü çok güzel özetlemektedir.  Muhterem Hocaefendi “İnandığımız ve saygı duyduğumuz değerler aleyhinde konuşan insanlara karşı tavır ve tepkimiz nasıl olmalıdır?” sorusunu değişik açılardan ele alarak cevaplandırmaktadır. Buradaki çarpıcı bazı başlıklar şöyledir:

  • Zamanınız değerlidir, önemli işler için harcanmalı ve mâlâyâniyât (kişiyi ilgilendirmeyen, faydasız ve çirkin işler) terk edilmelidir. 
  • Mü’min vaktini neyle geçirdiğine dikkat etmeli, gereksiz yere aktüel konularla meşgul olmamalı ve hele onda zihin ve fikir dağınıklığı hâsıl edebilecek şeylerden olabildiğince uzak durmaya çalışmalıdır.
  • Eğer doğrudan bizi alâkadar etmeyen mevzulara dalarsak dağılır ve gücümüzü kaybederiz. Bunun sonucu olarak da fikren ve zihnen yoğunlaşmamız gereken mevzulara konsantre olamayız.
  • Takip edeceğimiz şeyleri mutlaka filtreye tâbi tutarak sadece işimize yarayacak, düşünce ufkumuzu açacak, hizmet strateji ve felsefemizi zenginleştirecek olanları almak daha da önem kazanmıştır. Din ve diyanetimiz adına metafizik gerilim hâsıl edecek, aşk u şevkimizi artıracak mevzularla meşgul olmalıdır.
  • Birileri dine bağlı meselelerde saygısızca konuşuyor, laubaliliğe giriyor ve biz de bu türlü şeyleri takip ediyorsak, bir süre sonra bunlar bizi de olumsuz etkileyebilir.
  • Özellikle dinî mevzularda konuşan insanlar çok dikkatli olmalıdır.
  • Gerek inandığımız değerler gerekse şahsımız aleyhinde dile getirilen her söze karşılık vermek, sürekli birilerine cevap yetiştirmekle meşgul olmak doğru değildir. Konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’in şu beyanı bu konuda yönlendirici olmalıdır: “Şayet sabredecek olursanız, bu, sabredenler için işin en hayırlısıdır.”5 
  • Her ne kadar yanlış konuşma ve yanlış beyanlara karşı ilgili ilgisiz herkesin cevap vermesi doğru olmasa ve bu bazen daha büyük zararların ortaya çıkmasına sebep olsa da elbette başkalarına bir şey söyleme ve cevap verme mevkiinde olanların, gerekli durumlarda üzerlerine düşeni yapmaları, tavzih ve tashihlerde bulunmaları gerekir. Fakat burada da dikkat edilmesi gereken bir kısım ölçüler olmalıdır.
  • Öncelikle insan bu konuda duygularının tesirine kapılmamalı, gergin ve hiddetli olduğu zamanlarda konuşmamalıdır.
  • Hususiyle hırçın ve asabî insanlar karşısında birkaç defa düşünüp bir defa konuşun, imkân varsa bugün değil yarın cevap verin. Yemekleri yutmadan önce güzelce çiğnediğiniz gibi, sözlerinizi de dile getirmeden önce mutlaka birkaç defa düşünce potalarından geçirin.
  • Birilerine cevap verme adına konuşmadan veya yazmadan önce -Kur’ânî üslupla söyleyecek olursak- ciddi bir tefekkür, tedebbür ve tezekküre ihtiyaç vardır.
  • Birilerine cevap verelim, onların yanlışlarını düzeltelim derken insanlardaki kin ve nefreti tetiklememeli; kaba ve sert davranışlardan sakınmalıyız.
  • Dengeli ve ölçülü hareket etmek, bizden ayrılması mümkün olmayan bir özelliğimiz olmalıdır.
  • Bize düşen vazife, başkalarıyla konuşurken veya onlara cevap verirken elimizden geliyorsa hiç kimseyi küstürmemektir.
  • Yumuşak hâl, yumuşak söz, yumuşak tavrı kendinize ilke edinmelisiniz. Bu aynı zamanda İslâmiyet’in de önemli bir emridir.
  • Çok farklı kültür ortamlarında yetişmiş insanlarla karşılaşan hizmet gönüllülerinin kullanacağı ortak bir dil varsa bu da mülayemet dilidir. Çünkü sertlik ve huşunet, dostların kapılarını bile kaparken, mülâyemet ve yumuşaklık düşmanların bile kapılarını açabilir.
  • İfade ve beyanlarımızda gerek şahsî enaniyetten gerekse cemaat enaniyetinden olabildiğince uzak kalmalıyız.
  • Kur’ân’ın hatırına, Efendimiz’in (SAV) hatırına kendimize yapılan kötülükleri affetmeli, bunlara karşı aynıyla mukabelede bulunmamalıyız. Hatta düşmanlık yapanlar geriye dönüp geldiklerinde yine bizi bıraktıkları gibi kalb ve gönül dünyaları herkese açık olarak bulmalıdırlar.
  • Kimse sadece kendi düşünceleriyle iktifa etmemeli, mutlaka meselelerini, fikrine itimat ettiği insanlara da arz etmeli ve onların da görüşlerini almalıdır. Meseleleri müşterek akla test ettirmelidir.
  • Kavgaların, şiddet ve hiddetin, çatışma ve sürtüşmelerin hükümferma olduğu bir zeminde kimsenin bir başkasına kendisini dinletebilmesi ve bir şeyler anlatabilmesi söz konusu değildir.

Muhterem Hocaefendi, tenkitlere nasıl karşılık verilmesi sorusunu çok kapsamlı bir biçimde cevaplandırdığı makalesinde, konuya açıklık getirecek birçok örnek olay da zikretmektedir:

Efendimiz’in (SAV) huzurunda bir şahıs, Hz. Ebû Bekir’e karşı bir takım kaba ve çirkin sözler sarf eder. Hz. Ebû Bekir sabreder ve onun bu sözlerine karşılık vermez. Fakat bir aralık bardağı taşıran bir şey olur ve Hz. Ebû Bekir de ona mukabelede bulunur. Bunun üzerine Allah Resûlü (SAV) yerinden kalkıp oradan ayrılır. Hz. Ebû Bekir hemen arkasından yetişir ve O’na bu tavrının sebebini sorar. Efendimiz de şöyle cevap verir: “Sen sükût ettiğin sürece bir melek senin bedeline ona cevap veriyordu. Fakat sen cevap vermeye başlayınca melek gitti, şeytan geldi. Ben de kalktım, şeytanla aynı meclisi paylaşmak istemedim.” 6

Bu konuda Hocaefendi Hz. Bediüzzaman’la ilgili şöyle bir olayı da zikretmektedir. Bir gün Üstad Hazretlerinin ziyaretine, aleyhinde karikatürler çizen bir gazeteci gelir. Hz. Pir ona çok iltifatta bulunur. Giderken de onu kendisine yakışır bir saygı ve edeple uğurlar. Talebeleri bu durumdan biraz rahatsız olurlar. Onların bu rahatsızlığı Üstadlarının tavrını beğenmediklerinden değil, Üstadları namına ciddi bir gayret hissi taşımalarından kaynaklanmaktadır. Hz. Pir, talebelerinin bu hislerini anladığı için onlara şöyle der: “Eğer sizin yüz tane düşmanınız olsa, bunların sayısının doksan dokuza inmesini istemez misiniz?” 

Hocaefendi bu konuda Kur’an-ı Kerim’den de bir örnek verir. Allah (CC), Hz. Musa ve Hz. Harun’u, dönemin korkunç bir tiranı olan Firavun’a gönderirken onlara bile kavl-i leyyini emretmiştir:  “Firavun’a gidin. Çünkü o iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki aklını başına alır veya korkar.”7  Âyet-i kerimede ifade edilmek istenilen mânâyı şu şekilde anlayabiliriz: “Eğer siz Firavun’un öğüt almasını, yumuşamasını ve haşyet duymasını ümit ediyorsanız, bunun yolu kavl-i leyyinden geçer.”

Hocaefendi, Mus’ab İbn Umeyr ile Sa’d İbn Muaz arasında geçen bir hâdiseyi hatırlatır. Efendimiz (SAV), Mus’ab İbn Umeyr’i İslâm’ı öğretmesi için Medine’ye gönderir. Fakat birileri Evs kabilesinin reisi olan Sad İbn Muaz’ı onun aleyhine doldurur. Ona, Hz. Mus’ab’ın insanların kafasını karıştırdığını ve mukaddesatlarının aleyhinde konuştuğunu söylerler. Bunun üzerine Hz. Sa’d kılıcını kuşanır ve doğruca Mus’ab İbn Umeyr’in yanına gelir. O, evden içeriye girer girmez kılıcını çekip Hz. Mus’ab’ın kellesini alacağını söylese de Hz. Mus’ab -henüz yirmili yaşlarda çiçeği burnunda bir delikanlı olmasına rağmen- oldukça yumuşak, olgun ve sakin davranır. Ona hitaben, “Otur ve diyeceklerimi dinle. Eğer beğenmezsen dilediği yapabilirsin.” der. Hz. Sa’d onu dinledikten sonra birdenbire değişir ve onun arkasında yerini alır.

Bütün bunları nazara aldığımızda, tenkitlere karşı mü’minin tavrı kırıcı değil, daima yapıcı olmalıdır. Hususen, vaktiyle ayni arkadaşlık, dostluk ve hizmet dairesi içinde bulunan kişilerin tenkitlerine karşı daha da hassas yaklaşmalı, aradaki mesafeyi açacak, onları küstürecek söz ve davranışlardan kaçınmalı, eğer mutlaka cevap vermek gerekiyorsa yumuşak bir üslupla karşılık vermektir. Ayrıca bu cevabımızı müstear adlarla değil, gerçek kimliğimizle ifade etmeliyiz.   

Dipnotlar

1 Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas, Onuncu Mesele

2 Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi ikinci Mektup

3 Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, On altıncı Mektup 

4 Fethullah Gülen, Amansız Tenkitlere Karşı Dengeli Mukabele, Kırık Testi, 24.03.2019. https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/kirik-testi-serisi/kirik-testi/52674-amansiz-tenkitlere-karsi-dengeli-mukabele

5Nahl sûresi, 15/126

6 Ahmed b. Hanbel, Müsned 15/390

7 Tâhâ Sûresi, 20/43-44

2 YORUMLAR

  1. Yazdıklarınız Enel hak çok doğru.

    Yalnız bugün Avrupa’da ABD de olan eski zaman gazetesi STV yazar cizerleri her fırsatda RTE düşmanlığından kaynaklı kin ve nefretlerini devam ettirerek ülkeyi ülke insanına yapılan iyilikleri karalıyorlar.

    Crona virüsüne karşı yardım toplamayı, zekat istemeyi vs hemen eleştiriyorlar.Her fırsatda ülkeyi ,ülkeyi yönetenleri karalama, kötüleme vs. Bunlar doğrumu.

    Kim bu insanlar yazar cizerlere, hizmete ait gözüken siterlde boy gösterenlere, konuşanlara, müsade ediyor.Çanak tutuyor şaşıyorum.

    Oturun susun siz artık Tr değil ve gazeteci değilsiniz diye bilen yok mu?

    TR de Birileri hala cemaat e kin ve nefret besliyor. Bunlar kendilerine göre de çok haklılar. Hapisdeki on binler bu birilerinin iki dudakları arasında değil mi. Ne gerek var hala bu insanların damarına basmaya.

    Bastınızda ne oldu. Milleti bu insanların zulümlerinde boğdurmadınız mı?
    Bu günlerdeki af yasası ile alakalı birde bu insanlardan medet bekleniyor.Mail at dilekçe gönder vs. Kimi kandırıyoruz.
    Bu kin nefret ve söylemlerimizle hala TR de olanların düşmanlık kin nefret artmayacak mı..

    Bu insanlar çektikçe çekecek.Avrupadaki vb yerlerdekiler de içindeki nefretini kusup hala cemaat içinde kendi koltuğunu yükseltecek.
    Düşenin dostu olmuyor.Kardeşiz deyenler kötülük yapmaya devam ediyor. Bir susun her şeyi bitirdiniz batırdınız, Yetmedimi. Bir tövbe edin. Edep ya hu….

  2. Allah razı olsun.
    Meseleyi güzel ozetlemissiniz.
    Hepimiz nefis taşıyoruz. Halbuki nefesimizi
    terbiye ettiğimizi iddia edemeyiz.
    Değerlerimizi hayatımıza geçirmeyi
    becerebilirsek halletmeyecegimiz bir kalmaz.
    Değerler yaşanmak içindir.
    Saygılarımla. ..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin