Hey gidi günler!

YORUM | OSMAN ERTÜRK

Yaklaşık yirmi avukat arkadaşla yazıştığımız bir mesleki dayanışma grubumuz var. Önceki hafta 22 Temmuz günüydü. Bir avukat arkadaşım, gruba mesaj atarak şu soruyu sordu: “Beş yıl öncesine tekrar dönseniz emniyetçilerin avukatlığını yapar mıydınız?” diye. Bizim fikirlerimizi merak etmişti demek ki! Üzerinden beş yıl geçen, ülkenin mağduriyetler siciline kara bir leke olarak eklenen hadise hakkında bugünkü duruşumuzu öğrenmek istiyordu. Her tarafı hukuksuzluk olan polise linç sarmalında; “Avukat olarak nasıl durmuştuk acaba?, İşimizi hakkıyla yapmış mıydık?, Müvekkillerimiz hakikatin neresindeydi?, Profesyonel olarak hukuki bilgimizi dosyalara tam olarak yansıtabildik mi?” diye önceden de çok düşündüğüm için, soruyu görünce hiç düşünmeden “Yapardım” dedim. Gruptan diğer arkadaşlarım da müsbet cevaplar verdiler.

Şunu açıkça söylemek gerekirse, tüm süreç ve bugüne kadar gördüklerim, Silivri ziyaretlerim, dosyaların “Künhüne vâkıf olmam” hiç şüphesiz bu yargıda bulunmayı bana salık verdi. O gün yanımızda olan tüm partilerden milletvekilleri ve parti liderleri, değişik dünya görüşlerinden yazar, gazeteci ve akil insanları, İstanbul Barosu başta olmak üzere birçok baronun desteğini düşününce, polislere bir Ramazan günü yapılan şeyin, her tarafından hukuksuzluk akan bir intikam operasyonu olduğu kolaylıkla anlaşılıyordu.

Yılların kini

2014 yılına dönelim. O günün siyasi iktidarı ve Avrasyacı ortağının, 17 Aralıktan sonra polislere güttüğü kin, üstü örtülemez bir boyuta varmıştı. Hizana fizana sürmeler, açığa almalar, lojmandan çıkarmalar… Neler neler! İmkân olsa polisleri çiğ çiğ yemek isteyen bir irade söz konusuydu. Ama cevabını bulmakta zorluk çekilen bir soru vardı. Neden yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarına imza atanlar yerine, önce casusluk ve teröre karşı mücadele eden emniyet mensuplarına operasyon yapıldı?  Sebebi belli olmayan bu kinin daha derin ve köklü sebepleri olabilir miydi? 17/25 Aralık polisleri dururken istihbarat ve terörle mücadele polislerinin seçilmesi, küllerinden doğan Ergenekon’un veya İran’ın yönetme ve karar alma mekanizmalarına sızmış mensuplarının bir taktiği olabilir miydi? Yoksa her ikisi de çıplak mı yakalanmıştı? Sonraki yıllarda ortaya çıkan hadiseler bu sorulara peyderpey cevap verecekti.

2014 Temmuz’unda ülkemizde siyaseten de sıcak bir dönem yaşanmaktaydı. Hırsızlığı tescillenmiş ve suçüstü yakalanmış birileri hem içerde hem dışarıda itibarsız, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşmakta, Türk diplomasisi komşularla sıfır sorun derken, komşuların sıfırlandığı “Zavallı yalnızlık” dönemleri yaşıyordu. Dış politikası, Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Libya’da, İsrail’de çamura saplanmış, patinaj yapar bir haldeydi. Irak da konsolosluk görevlilerimiz 101 gündür rehin, Ramazan ayında İsrail hiç çekinmeden Filistin üzerine bomba yağdırmakta, Suriye’de kan ve gözyaşı çağlayan olmuştu.  Temmuzun o sıcak günlerinde İsrail’e jet yakıtı sattıkları, vize kolaylıkları sağladıkları ortaya çıkan AKP’li siyasi iktidar köşeye sıkışmış bir vaziyettedir.

Evet, beş yıl önce geçen haftaydı. Vatanına âşık, ona canı pahasına yıllarca hizmet etmiş polisler, 22 Temmuz 2014 günü, Ramazan ayının bir sahur vaktinde bir cani gibi derdest edilecekti. Mübarek Kadir gecesi ve Ramazan Bayramı’nın hemen öncesinde, 90’ların devlet anlayışının acımasız bir örneğine maruz kalacaklardı. Ülke genelinde 18 ayrı silahlı-bombalı eyleme karıştığı yargı kararı ile tescillenen bir örgütü soruşturdukları için yapılıyordu bu. Hırsız polisi yakalamaya niyetliydi bu sefer! Operasyon dedikodusu birkaç gün öncesinden sosyal medyada dolaştığı için mağdur polislerin haberleri vardı. Hiçbiri kaçmadı. Kaçmayı düşünmedi bile. Verilemeyecek hesapları yoktu çünkü. Operasyon olacağını bildikleri halde nerdeyse hepsi adreslerinde bulundular. Bazıları çalıştığı için üniformasıyla gözaltına alındı. Polise yapılan çok büyük bir zulümdü. Fakat Allah ellerini ayaklarına dolaştırdı bunu yapan zalim güruhun! Sahur vakti, evlere ateş düşürmeye çalışanların planları ters teperken, milletin zihnine çivi gibi çakılan polislerin onurlu ve kahramanca duruşu oldu. Bir Ramazan günü, hem de sahur vakti olur muydu böyle birşey? Bu kirli operasyon, -hele bir de- bayram günlerine sarkınca tuzakları kendi başlarına dolandı. Tüm Türkiye bu vicdansızlığı sorguluyor ve onu yapanların insafsızlığını tartışıyordu.

AKP iktidarı, İran, Avrasyacılar… Kirli bir üçgen!

Biraz dosyaların detayına girelim müsaadenizle. Eldeki dosyaların mahiyetini bilmeden bu fotoğrafı tam idrak etmek mümkün olmaz. Öyle bir örgüt düşünün ki, hakkında birileri “Sözde” yakıştırması yaparken, daha yetkili Bekir Bozdağ gibiler “Adamın birisi selam vermiş, öbürü almış, olmuş sana örgüt”  gibi bir tarifle durumu açıklıyordu. Bu ve benzeri beyanlardan ve piyon olarak kullanılan bazılarının gayretleriyle son dönemin en mühim terör ve casusluk soruşturmasının üstü örtülmeye çalışıldı. Ama devletin adli ve idari arşivleri yukardaki tabloyu basite indirgemeyi bertaraf edecekti. Elde Yargıtay kararları vardı. Nasıl “Sözde örgüt” diyebilirlerdi.  ABD’nin de beş yıl sonra İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü ilan etmesiyle müvekkilimiz olan polislerin nasıl başarılı bir iş çıkardığı görülecekti. Onlarda, bu örgütün Dünya’da birçok haltı karıştırdığını görmüştü çünkü.

Türkiye’nin çok üst seviyede devlet memurunu tehdit eden bir terör örgütünden bahsediyoruz. Yapılan teknik takiplerde eski AKP milletvekili Faruk Koca’nın Ankara’daki mekânları bu örgütün işleri için kullanılıyordu. Örgüt üyeleri de Koca’ya ait olan ve AKP milletvekillerinin halen sıklıkla vakit geçirdiği bir restoranda bir araya geliyordu. Yine AKP Milletvekili Seracettin Karayağız’ın İranlı ajanlarla buluşup toplantı ve değerlendirmeler yapması görüntülenerek belgeleniyor. Bunlar milletvekili seviyesinde olur mu demeyin! Delillerin hepsi dosyalarda duruyor.

Mesela Hüseyin Avni Yazıcıoğlu diye biri, Devrim Muhafızları sorumlusu olduğu belirtilen Naser Ghaferi’ye bir mavi dosya teslim ediyor. Bu dosyayı teslim etmek üzere buluşma yeri olan Okmeydanı metrobüs durağına giderken, daha önceki 8 durakta binip iniyor. Dikkat edin, bu adamın hobisi aynı hatta otobüse binip inmek değil. Eğer fiziki takip yapan polis müvekkiliniz olsaydı bunun ne demek olduğunu size anlatırdı. Yeşil plakalı aracı ve dokunulmazlığı olan bir diplomatın, tıkış tıkış bir toplu taşıma aracına 8 defa binip inmesi ilginç değil mi?

Ajanlar, Türkiye’de ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, devletin istihbaratının en üst seviyede yetkilileriyle düşüp kalkıyorlardı. Soruşturma dosyasına göre “polisin tespit edebildiği beş hücreden üçünün başında kırmızı pasaportlu İran diplomatları vardı. Sıradan ajanla çalışmıyorlar anlayacağınız. İşi ne kadar ciddiye aldıklarını buradan çıkarmak mümkün.

Diğer taraftan, operasyonun sahipleri de bir bir konuşacaktı. O günün İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nusret Senem, “Operasyonun gerçek sahibiyiz” diyerek günün başbakanını saf dışı bıraktı. Hızını alamayıp “Bu soruşturma bütün cumhuriyet güçlerinin, bizim savaşımızdır. Süreç geri döndürülemez. Türkiye’nin yararına, üstümüze düşen her türlü görevi layıkıyla, cesaretle yerine getireceğiz” diyerek bir kahramanlık sergileyecekti! Operasyondan sonra 4 Ağustos günü de bu sefer sahneye Doğu Perinçek çıktı. “Bu mücadelenin 1970’lerden beri sahibi, kurmayı, fikir babası İşçi Partisi’dir. Şu anda sorgulanan, gözaltına alınan polislerin hepsi, geçmişte Aydınlık, Ulusal Kanal ve İşçi Partisi tarafından yasa dışı uygulamaları yapan sorumlular olarak isim isim saptanmış ve açıklanmıştır. Biz bunları yıllarca önceden saptamışız ve kamuoyuna duyurmuşuz. Biz bunun sahibiyiz.” diyerek, 22 Temmuz’dan 15 Temmuz’a selam çakacaktı. Evet, hiç şüphe yok ki, eldeki veriler ve söylenilenler derinlemesine analiz edilince, 22 Temmuz’dan 15 Temmuz’a kalın bir hat çizilmesi lazım.

Şıracının şahidi bozacı olmuş, hep birden, güçlerinin yettiği Anadolu’nun gariban çocuklarının üzerine çullanacaklardı. Şer üzerinde ittifak sağlamış üç kirli grup bir sahur vakti, İstanbul’da, yıllarca mesleğinin yıldızı olmuş, vesayetin her türlüsüne ve terör örgütlerine aman vermemiş, yüzlerce takdiri, başarı belgesi olan polislere operasyon yaptı. Biz de avukatlar olarak oradaydık ve tarihe şahit olduk. Birçok meslektaşım ve ehl-i vicdan o hukuksuzluğu gördü. O gün mağdur olan Anadolu’nun vatansever çocuklarının yanında yer almak, onlara profesyonel destek vermek, onları savunmak benim için bir şerefti. Ve hep öyle kalacak. Her hatırladığımda hey gidi günler diyeceğim. Doğru yerde durmanın verdiği mutlulukla ruhum ferahlayacak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin