Hayal kırıklığı

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Derin bir hayal kırıklığı, Türkiye’de olup bitenler. Birbirinden kopmuşluk, acıya ortak olamamak, empatinin artık neredeyse tamamen tükenmiş olması, sevgiden boşalan yere arsızca yerleşen nefret! Dört sene olacak neredeyse 15 Temmuz olalı. Ondan önceki birkaç yılı daha ekledik mi neredeyse bir on yıl kadar. Gezi, 17 Aralık, Kürtlerin Cizre-Sur hattında yaşadığı kara ve acılı günler, 15 Temmuz… Toplumsal olarak hücresel seviyede geometrik olarak artan bir hızla yayılan salgın kutuplaşma, bir kopuş yaşanıyor. İşkenceler, insan kaçırmalar, pasaport iptalleri, işten atmalar, gözaltılar, hapisler… Hapislerde yeni doğmuş bebekler, beton duvarların ardında hüznü kanıksayan annelerinin mutsuz simalarını normal zanneden çocuklar… Kansere yakalananlar, darp edilip aklını kaçıranlar, yaşama küsenler, ailelerince dışlananlar, reddedilen evlatlar, yüzüne hasret kalınan analar ve babalar… En son Ahmet olayında tanık olduğumuz türden kasıtlı eziyetler, bürokratik süreçlerin işkence aleti olarak kullanılması, sürekli gözyaşı, gözyaşı, gözyaşı!

Bu bir zamanlar Ramazan pidesi kuyruklarında insanların sohbet muhabbet ettiği, birbiriyle çeşme başında bidonlarına su doldurmak için beklerken sevecenliğine tanık olduğum, bir simidi on parçaya bölen, ilkokul önlerinde bit kadar leblebi tozu paketini arkadaşıyla paylaşmadan bitiremeyen, mahalle aralarındaki arsalarda futbol oynayıp inşaatlardan veya herhangi bir esnafın dükkânından su içen güler yüzlü çocukların toplumu mu? Ne oldu bize? Ne oluyor?

Politika her zaman ayrıştırıcı oldu bu coğrafyada, tamam. Farklı dillerden çekindiler, pazarda veya mahkemede, sağda solda gariban Kürtlerin birbirine Türkü çığırmasından bile gocundular, evet! Alevi mahallerinde evlerin kapılarına kırmızı çarpılar mı konmadı? 1915 sonrası “evlat edinilen” Ermeni kızlarına edilen tecavüzlerden doğan çocukların çocuklarına kadar kaç nesil saklandı olanlar bitenler, doğru! Sağcının solcuya, solcunun sağcıya düşmanlığı yüzünden kaç gencecik cana kıyıldı, doğrudur! Ama merhametten bu kadar kopulduğunu ben görmedim hiç!

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Bazen düşünüyorum, nereden başlasam anlatmaya diye. Ne bileyim! Karşıdan karşıya geçerken koluna girdiğiniz yaşlı bir teyzeden hiç mi “berhudar ol!” lafını işitmediniz? Hiç mi minik bir kediye süt verdiğinizde onun mırlamalarında az da olsa huzur bulmadınız? Hiç mi iyi bir arkadaşınız ağlarken onunla ağlamadınız? Hiç mi yoldan kalan bir ağabeyin arabasını itmediniz? Hiç mi çalışan işçilere bir “kolay gelsin!” demediniz? Hiç mi nenenizin kucağına başınızı yaslamadınız?

Siyaseten ayrı kulvarlarda olmak ne zamandır bu değerleri unutturdu size? Ne zamandan beri merhamet şarta koşula tabi oldu! Karşılıklılık (mütekabiliyet) beklemeksizin, ne zamandır iyilik yap denize at demekten vazgeçtiniz? Hangi nefret sizi bu kadar kopardı insanlıktan? Hangi şüphe bu yoz ve ruhsuz vasat insanı haklı çıkardı gerçekten? Eğen bu kadar tükenirse insanlık,  bir arada yaşamanın anlamı nedir? Ne zamandır diğerlerinin olmadığı bir dünya hayal etmeye başladınız? Ne zamandır ötekileştirdiklerinize savaş ilan ettiniz?

Büyük bir hayal kırıklığı, Türkiye toplumu! Büyük bir hayal kırıklığı Türkiye!

Oysa en yoğun sıkıntı ve yoklukların yaşandığı günlerde insanlar yine de birbirine tatlı dille bir merhaba derlerdi. Komşular birbirlerine kandillerde irmik helvası, un helvası ikram ederlerdi. Çocuklar bu güzel komşuluk ilişkilerinin nezaket elçileriydi. Anne-babası evde olmayan çocukları komşuları evlerine alır, karınlarını doyururdu. Büyükler tavla oynarken birbirlerine harika espriler yaparlardı. Bakkallar parası olmayanı bilir, veresiye defteri bulundururdu. Kavga edenleri ayırmak ve barıştırmak adettendi. Yaslı olanlar teselli edilirdi, cenazeler bir dayanışma günü olurdu. Öğretmenlere çiçekler alınır, çikolata ikram edilir, onlar da ağızları tatlansın diye paketi sınıfta açar, öğrencilerine dağıtırdı. Küfretmek, bağırmak, etrafı rahatsız etmek hoş karşılanmazdı. Siyasetçiler, yazan-çizen insanlar, televizyona çıkanlar hep nazik konuşur, en aykırı fikirleri dahi düzgün ifadelerle ve saygıdan taviz vermeden paylaşırlardı. Sabahları herkes biraz Dallas’tan bahseder, herkes Kunta Kinte’nin dramına ağlar, milli maçlarda tüm ayrışmalar unutulur, “Türkiye, Türkiye” sesleri her yeri inletirdi. Ve asla başkasının milli marşı ıslıklanmazdı!

1980’lerde ve 1990’larda Türkiye değişmeye başladı. 1980’lerin başlarında gelen askeri darbe, kitlesel tutuklamaları beraberinde getirdi. Her ne kadar bugünkülerin yanında devede kulak da kalsa, o günlerde toplum bu acıları beraber absorbe etmeyi başardı. Mesela o günlerin siyasiler, Ecevit, Demirel, Türkeş, Erbakan, tabanlarına örnek olacak bir saygıyla hareket etti. Hapishanelerde solcularla ülkücüler karşı olduklarının da esasında insan olduğunu gördüler. Aynı işkencelerde aynı acıları çekiyorlar, annelerini karşılarında görünce aynı şekilde ağlamaya başlıyorlardı!

Yokluklardan varlık üretildiğini ben bizzat gördüm, yaşadım. Eski kitapların nasıl bir alt sınıftaki çocuklar için saklandığını iyi bilirim. Muz yiyemeyen, sütü az içebilen, siyah-beyaz televizyonlarda akşamları buz pateni müsabakalarını izlerken, bu sporun Türkiye’de neden olmadığını hiç sormayan, iyi niyetli, saf bir toplumduk. Kıymalı patates yemeklerinin ve yeşil soğanın bolluk olarak görüldüğü o yıllarda, bence bizim en başta gelen özelliğimiz, biz olmaktı. Dahası, bunu herhangi ekstra bir çabaya başvurmaksızın başarıyorduk. Daha doğrusu bu bizim normalimizdi.

Ne oldu bize? Ne oldu bizlere? Neden ötekileştirdik? Neden ötekileştik? Ne zaman kaybettik, beraber olma, birbirimize ait olma kodlarımızı? Nasıl oldu da böylesine basit temeller üzerine inşa edilmiş olan mutluluğu bir ülkenin, bir anda bu denli metalaştı? Nasıl oldu da “herkesin vardır bir fiyatı, Hoca!” diyenler çoğaldı? Neden bu kadar arsızlaştık? Ne oldu da, bu arsızlaşmayı bu denli kanıksadık?

Gezi’de hayatını kaybeden Berkin’ler, İsmail’ler, Ergenekon davalarında suçsuz yere ölen Kuddusi Okkır, Türkan Saylan, 15 Temmuz sonrasında işkencede ölen Gökhan öğretmen, Meriç’te ve Ege’de canını teslim eden küçükler, içeride çürütülen Ahmet Altan, Osman Kavala, Mümtaz’er Türköne ve niceleri,  kara efe Ahmet, KHK’lıların efsaneleşen lideri Haluk Hoca… Hepsi de giderek vasatlaşan, ilke ve değerlerini yitirmiş, kurumuş-kurutulmuş bir toplumun kurbanları. O toplum önemli oranda bugün ezen ve ezdirten habis bir rejimden güç devşirmeye çalışanlardan oluşuyor. İçten içe tükenen, bir arada olma özelliklerini kaybeden bir toplum!

Ve ben hala sabırla, bu toplumu ne sarsarak kendine getirecek, onu ne diriltecek, ona ne yeniden bir arada yaşama enerjisi verecek diye bekliyorum! Yok, ümitli olduğumdan değil! Ama zafiyet derecesinde iyimser olduğumdan!

3 YORUMLAR

  1. Birileri insanımızın nazarlarını dunyaya cevirdi dunya hırsına dusurdu ve insanı vasıflarını degerlerini oldurmeyi amac edindi ta onlar arasındaki insani iliskiyi bitirip tek iliski sekli olarak para kalsin, parada kendinin olsun milletde borc ceviren ırgat….. boylelikle herkesi kendi ulkesinde esir aldı parya yapıyor. Bunun farkında olanları da dusman gorup onlara tuzak kurdu ortadan kaldırmak icin herseyi yapiyor. Somurunun ulastigi zirve budur. Insan nefsinin esiri oldugunda esarete dusmustur. Boyle bir toplumda insan sevgisi saygısı kalmaz felc olur cokme dongusune girer. Evet kurt govdeye coktan girdi millet dusmanını sezemiyor. Uyarmaya calistıgı icin yok edilmeye calisilan dostlarına da sahip cıkmıyor. Ormanda agaclar baltayı kendilerinden sanıp aralarına aldılar cunku sapı tahtadandı……Milletimizin olum uykusundan uyanması dilegi ile….

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin