Haklı olmak neden yetmiyor?

YORUM | YAVUZ ALTUN

Antik çağ Atina’sında çeşitli suçlarla itham edilen bir kişi, şehrin önde gelenlerinin katıldığı bir jürinin karşısına çıkar ve kendini savunurdu. Etkisini arttırmak için, dilerseniz, savunma metnini kelimelerle arası iyi, tartışma tekniklerinde mahir birine yazdırabilirdiniz. Modern avukatlığın atası olarak kabul edilen bu hizmetin, müşterisi de çoktu. Bir gün hakkında ciddi suçlamalar olan bir zanlı, dönemin meşhur savunma yazarlarından birine böyle bir metin sipariş etmiş. Yazar, hemen oracıkta harika bir savunma kaleme almış. Zanlı okuyunca çok etkilenmiş ve sevinçle evine dönmüş. Ertesi gün, yine yazarın yanına varmış. “Bu metni ilk okuduğumda harika görünmüştü fakat birkaç kez daha okuyunca mantıksal boşluklar buldum. Acaba değiştirsek mi?” diye ağzını yoklamış. Savunma yazarı, hiç istifini bozmadan, “İlk okuyuşta etkilenmiştin değil mi?” diye sorup kendini onaylattıktan sonra şu açıklamayı yapmış: “Merak etme, jüri yalnızca bir kez dinleyecek.”

***

1894 yılında Fransız ordusuna bağlı Yüzbaşı Alfred Dreyfus, Almanlara casusluk yaptığı ithamıyla tutuklanıp ömür boyu hapse mahkûm edilmişti. Delil, Paris’teki Alman elçiliğinin çöp tenekesinden çıkmıştı. Elçilikte çalışan ve istihbarata da muhbirlik yapan temizlikçi kadının çöpte rastladığı mektup bir Fransız subayından geliyordu ve Alman elçisine “gizli bilgiler” sağlayabileceğini vaat ediyordu. Mektuptaki el yazısı “şüpheli” subayların yazılarıyla karşılaştırıldı ve sahibinin Dreyfus olduğuna kanaat getirildi. Yüzbaşı, “doğuştan şüpheliydi” çünkü bir Yahudi’ydi. Avrupa’da Yahudi düşmanlığının bir “fikir” olarak kendine hem de hayli yüksek yer bulduğu bir dönemden bahsediyoruz. Yaklaşık iki yıl sonra, Alman elçiliğindeki temizlikçi kadın bu kez bir mektup müsveddesi buldu ve merkeze rapor etti. Müsvedde, Binbaşı Easterhazy isimli bir subaya gönderiliyordu. Dreyfus’u mahkum ettiren mektuptaki el yazısı Easterhazy’nin el yazısıyla karşılaştırılınca, birebir aynı olduğu görüldü.

Gelgelelim, bu yeni delile rağmen, Fransız ordusu Easterhazy’yi mahkum etmek yerine, iki günlük bir mahkeme gösterisi sunmuş ve binbaşıyı aklamıştı. Böylece Dreyfus “suçlu” olmaya devam edecekti. 13 Ocak 1898’de, yani tutukluluğunun dördüncü senesinde, Paris’in meşhur L’Aurore gazetesinde, şehrin önde gelen yazarlarından Emile Zola imzalı, şu çok bilindik, “İtham Ediyorum!” (J’accuse!) yazısı yayınlandı. Yazı, dönemin Cumhurbaşkanı Felix Faure’a hitaben, “Şerefinizi düşünerek gerçeği bilmediğinize inanıyorum,” notuyla başlıyor ve olayların “iç yüzünü” haykırıyordu. Zola yalnızca Dreyfus’un masumiyetini anlatmakla kalmıyor, ona bu “kumpası” kuran görevlilerin isimlerini de tek tek sıralıyordu. Şu satırlar, ordu içerisinde kimlerin bu işe karıştığını gösteriyor:

“Hiç kuşkusuz, işin içinde pek becerikli görünmeyen Savaş Bakanı General Mercier, kendisini kilise tutkusuna kaptırmış görünen Genelkurmay Başkanı General Boisdeffre ve vicdanı pek çok karanlık işi kabullenebilen Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Conse de var. Ama işin başında herkesten önce Binbaşı Paty de Clam bulunuyor. Hepsini o yönetiyor, hepsini hipnotizma ile uyutuyor.”

Emile Zola’ya göre “skandallar zinciri” Dreyfus’un ilk sorgusunda başlamış, işkence ve tehditle ifade alınmış, delil uydurulmuştu. Ardından kamuya kapalı bir mahkeme safahatı yürütülmüş, bir takım subaylar Dreyfus aleyhinde tanıklığa zorlanmış, bilirkişiler ayarlanmış… Binbaşı Paty de Clam, “pis Yahudi” olarak gördüğü Dreyfus’u, belli ki “ordunun Yahudilere kapalı tutulması” yönündeki fikrine herkesi ikna etmek için kurban etmek istiyordu. Asıl suçlunun Binbaşı Easterhazy olduğu ortaya çıkmasına rağmen, Fransız Genelkurmay’ı geri adım atmak istemiyor, bu uğurda Easterhazy soruşturmasını yürüten ve ilk mektubun onun elinden çıktığını kanıtlayan Yarbay Picquart’ı “kumpas kurmaktan” mahkûm ettiriyordu. Bu arada Zola’nın yukarıda saydığı bazı generaller görevden alınmıştı fakat yerlerine gelenler de, Dreyfus davasında “hatalı” olduklarını itirafa yanaşmıyordu.

Çünkü Zola’ya göre, “genelkurmay suçlu duruma düşmeksizin Dreyfus’un suçsuz çıkması imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, [askerî makamlar] akla gelebilecek her türlü önleme baş vurarak, basında kampanya açarak, bildirilerle, nüfuzla Esterhazy’yi korumuşlardır.”

“İtham Ediyorum” Zola’nın Dreyfus davası hakkında yayınladığı bir dizi yazının sonuncusuydu. Güçlü devlet görevlilerine açıkça suçlamalar yöneltiyordu. Fransa’da 1881 yılında çıkarılan Basın Yasasına göre, kişiler hakkında “lekeleyici yayın yapmak” yasaklanmıştı. Zola bu konuyu da yazısında gündeme getirip, “İsteyerek kendimi tehlikeye atıyorum,” diyecekti. Adalet mekanizmasının güçlüden yana olduğunu bildiğinden, kamuoyu oluşturmak, yöneticileri zor durumda bırakmak istiyordu. Elbette bu yayınlar Paris’te çok ses getirmişti ancak o kadar. 1898’in Haziran ayındaki hükümet değişikliğine kadar, davada bir gelişme olmadı. “Devran dönünce” önce davanın yeniden görülmesine karar verildi. Yarbay Picquart bir kez daha göreve çağrılarak Binbaşı Esterhazy soruşturmasıyla ilgili yeniden yargılama yapıldı. Sonucunda Esterhazy mahkûm edildi ve gönderildiği hapishanede intihar etti. Yargıtay hakkındaki kararı bozunca Dreyfus, yeniden askerî mahkemeye çıkacaktı. Burada tekrardan suçlu bulundu. Ta ki 1906 yılında, yeni savaş bakanı davanın tekrarlanması için girişimde bulunana kadar ithamlar üzerinden kalkmadı.

***

19. yüzyılın son diliminde, dünya genelindeki çeşitli işçi hareketlerinin sonucu olarak ortaya çıkan 1 Mayıs Emek Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez kitlesel olarak 1976 yılında, Taksim’de kutlandı. Osmanlı devrinde de sosyalist akımların güçlü olduğu şehirlerde 1 Mayıs kutlandığını biliyoruz. Ancak 1925’te yürürlüğe giren Takrir-i Sükûn Kanunu’nun ardından 1 Mayıs neredeyse unutuldu. 1961 Anayasasının işçi hareketlerinin önünü açması, 1970’lerde ülkede yükselen sol ideolojik akımlar, 1976’da 1 Mayıs kutlamayı mümkün kılmıştı. Bir yıl sonra, karanlık bir olayda, yine Taksim’de toplanan işçilerin üzerine ateş açıldı, 34 kişi hayatını kaybetti, onlarcası yaralandı. 1978’de işçiler “bayram” değil “yas” için Taksim’deydi.

1979’da Sıkı Yönetim Komutanlığı, Taksim’e girişi yasakladı. Ardından 12 Eylül rejimi geldi ve 1 Mayıs’lar tamamen yasaklandı. Bu arada Anayasal olarak böyle bir bayramın varlığı kabul ediliyor, o gün işçilere tatil veriliyordu. Ama meydanlarda kutlamak, bilhassa Taksim’de toplanmak yasaktı. 1989 yılına geldiğimizde, bir grup genç işçi yine Taksim’e çıkmak için bir araya geldi. Aralarında sosyalizmle yeni tanışmış 17 yaşındaki deri işçisi Mehmet Akif Dalcı da vardı. İşçiler yine Taksim’e sokulmamış, üstüne üstlük polisler ara sokaklarda göstericilere gerçek mermilerle ateş açmaya başlamıştı. Bir arkadaşının anlatımına göre, genç Mehmet etraftan topladığı taşları polise atarak, onları uzak tutmaya çalışıyordu. Sonra bir kurşun, tam alnının ortasına geldi. Yarım saat içinde can verdi.

Mehmet’in babası müftüydü. Evladının cesedini kendisi yıkamıştı. Aynı yıl Grup Yorum, “Mehmet” isimli bir şarkı besteleyecekti: “Kuşandık genç öfkeni / Taşların kucaklarımızda / Bizlere öğrettiğin kavga / Kavgamız büyüyor omuzlarımızda.” Silahlı bir sol örgüt, daha sonra Mehmet’i öldürdüğü iddia edilen trafik polisinin peşine düşmüş, sokak ortasında infaz etmişti. Bazı gazetecilere göre, öldürülen yanlış polisti ama devlet kendi içinde bu olayı doğru düzgün soruşturmadığı için, hayatını kaybeden polis memuru adeta “hedefte” kalmıştı. Bir anlamda, silahlı bir grup “kendi adaletini” işletiyordu sokak ortasında. O günlerin “güvenlikçi dili” her 1 Mayıs’ta karşımıza çıkmaya devam edecekti. Taksim’e çıkmaya çalışanlar hep “bir kısım yasa dışı örgütler” oluyordu.

Grup Yorum, 1997’de yayınladığı Marşlar isimli albümde, Mehmet şarkısını “Haklıyız kazanacağız” adıyla yeniden yorumladı. 90’lı yıllar öğrenci hareketlerinin yoğun, sokağın sıcak olduğu zamanlardı. Aynı zamanda, emniyet teşkilatının en yozlaşmış dönemlerinden biri. Gözaltlarında kaybedilenler, işkenceden geçirilenler, açlık grevleri… Düzen kuruluydu: Siyaset ve medya sokaktakileri marjinalleştiriyor, polis de “gereğini” yerine getiriyordu. Türkiye mahkemeleri polisi koruyor, eğer soluğu yeterse davalar AİHM’e gidiyor, AİHM de Türkiye’yi mahkum ediyordu. Mehmet gibi onlarcasının hayatı karardı. 2000’de 20 cezaevinde aynı anda başlatılan “Hayata Dönüş Operasyonu” sırasında kolu kopan Veli Saçılık, orada ölüp gitseydi “marjinal bir örgütçü” olarak anılacaktı. Yaşadı ve milletvekili adayı bile oldu. “Öcü” değildi yani, “öcüleştirilmiş”ti.

2016 yılında Grup Yorum üyelerinin bir araya geldiği İdil Kültür Merkezi’ne polis baskını esnasında pek çok müzik enstrümanı zarar gördü. Kalan Müzik, o günlerde “Haklıyız kazanacağız” bestesinin orada, polisin kırdığı enstrümanlarla icra edildiği bir versiyonunu YouTube’da yayınladı. Daha sonra Grup Yorum üyeleri, İbrahim Gökçek ve Helin Bölek, müzik grubuna yönelik bitmek bilmeyen polis baskınlarına ve tutuklamalara isyan etmek için başlattıkları ölüm orucu neticesinde hayatlarını kaybettiler. Aradan geçen onca yıla rağmen, 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmak isteyenler de, gözaltında kaybedilen çocuklarının en azından cesedini bulmak için çırpınan Cumartesi Anneleri de, Grup Yorum üyeleri de, toplumun genişçe bir kesimi tarafından “marjinal gruplar” olarak görülmeyi sürdürüyor.

***

Geçenlerde Sırrı Süreyya Önder, çözüm sürecine dair önemli bir röportaj verdi. Çuvaldızı kendisine batırdığı bir söyleşiydi bu bana kalırsa. Çözüm sürecinin sona ermesiyle ilgili kendi sorumluluğunu şu sözlerle anlatıyordu: “Bugünden bakınca, aslında bütün enerjimizi barış talebini toplumsallaştırmaya harcamamız gerektiğini anlıyoruz. Bu sürecin bitirilmesini sadece provokasyonlarla izah edemeyiz, hayır. Eğer toplumun sahip çıkmasını sağlayabilseydik barış süreci su sızdırmaz, kurşun geçirmez bir ruha bürümüş olur; başarıya ulaşırdık. O zaman da çözüm sürecini bitirmek üzere provokasyon tertipleyenler birer sinek vızıltısı gibi gelip geçerdi.”

Yukarıdaki kıssaların hissesi de burası. Dünyevî adalet, iletişim kurabilme meselesidir. Teoride yasalar ve deliller olmak üzere, “insanî zaaflardan arınmış” objektif bir adalet fikrinden bahsedilir, gelgelelim, ikna etmeniz gerekenler, insandır. İlk kıssa bunun hakkındaydı. Sistem tıkandığında yapmanız gereken, ikinci kıssada görüldüğü üzere, kamuoyuna ulaşıp “Burada bir yanlış var!” diyebilmektir. Ki bunun yöntemleri üzerine uzun uzun tartışmaktan daha verimli bir iş bilmiyorum hak mücadelesi adına. Çünkü üçüncü bir merci yok. Olmadığını da, üçüncü kıssadan anlıyoruz. Eğer bir toplum içinde yaşanmaya devam edilecekse, o toplumu “ikna etmenin” yolları aranmalı. Gerekirse fert fert konuşarak.

Benim yorumuma göre (haliyle sübjektiftir) Allah’ın, Hz. Meryem’e susma orucu tutmasını tavsiye ederken, kucağındaki bebeğe, Mesih Aleyhisselam’a konuşma yetisi verip duruma izahat getirmesindeki hikmet buradadır. Vahiyle beslenen, “saf hakikat” ile gönlü aydınlanmış, bizatihi Allah’la muhatap olan bir peygamberin, kavmiyle çeşitli iletişim yolları araması, onların da bu gerçeğe, aydınlığa erişmeleri için çabalaması, “dünyanın ve toplumların işleyişi” hakkında esaslı bir çerçeve çizmektedir. Kolay olan vazgeçmek, “bu toplum böylesine sefih, böylesine cehli mürekkeple malul” deyip o anki görünümü sabit zannedip, insanlar değişmez deyip uzaklaşmak. Zor olan, peygamberi bir merhametle, sebatla ve hakşinaslıkla “davete” sonuna kadar devam etmek. Hak nezdinde ne olur bilinmez, fakat dünya nizamı böyle.

1 YORUM

  1. Zulüm varken üstüne “daveti” de tamamen bırakırsak toptan felaketlere davetiye çıkarmış oluruz. Ancak “davetin” usül ve üslubu döneme ve toplumsal yapıya göre farklılık arzeder. Bugün içinde bulunduğum toplumda devlet olmanın gereği, vatandaşlığın gerektirdiği hak ve sorumluluklar, yasalarla ortaya konan sınırlar ve korunan haklar üzerinden “davet” yapıyorum. Yargıtay kararları ile tescillenmiş olarak, toplumlarda yaptığı antlaşmaya uymak esastır. Daha geniş açıdan devlet bürokrasisinin ve vatandaşın anayasa ve diğer yasalara uygun davranması ve karar vermesi esastır. Bu açıdan yapılan antlaşmaya ihanet etmek, hele ki zorbalıkla antlaşmayı ihlal etmek affedilmesi veya müsamaha gösterilmesi mümkün olmayacak bir cürümdür.
    Hayatım boyunca antlaşması ihanet etmemiş, yapılan haksızlıklar karşısında hakkımı korumak için yine ahlâkî ve kanunî yolu izlemiş, kimi zaman hakkımdan feragat etmiş bir olarak hayatımın hiçbir döneminde sokaklarda bağırmamış, elimi veya yumruğunu sallayarak tehditkâr şekilde hak talebinde bulunmamış. Protesto adı altında vandalizm yapmamış; kamu ve şahıs malına zarar gelmemesi için prostesto adına yazılar yazmamış; reklâm amaçlı ilanları dahi izin verilmeyen yere yapıştırmamış; cami çıkışında protesto adına ürkütücü bir şekilde haykırmamış; hiçbir milleti, kültürel veya inançsal toplumu aşağılamamış; kendi inancımı ve görüşümü sormayana anlatmamış ve kimseye tek doğru benim diye dayatmamış biri olarak artık yeter! Tüm uyarı, ikaz ve yalvarmaya rağmen kendi rızasıyla zarara düşene merhamet edilmeyeceği gibi yaptığı antlaşmaya zorbalıkla ihanet edenlere merhamet edilmez. Edersen görüldüğü üzere dönüp dişinin kirasını isterler. Peki ne yapılır? Onu da kader izin verirse göreceğiz.

    Her ne olursa olsun asla antlaşma sınırlarının dışına çıkmayacaksın!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin