KHK’lılar ve sonrası: Değişmeyen trajedinin yeni adı

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU 

TR724’te yayınlanan ilk yazımda “Türkiye tarihi, bir tasfiyeler tarihidir” ifadesini kullanmıştım. Aradan geçen beş yıla yakın süre içinde Osmanlı’dan cumhuriyete miras kalan “muhaliflere, ötekilere, farklı düşünenlere” hayat hakkı tanımama uygulamaları hızını kaybetmeden devam etti.

Rejimi daha da otoriterleştirmek isteyen AKP iktidarı, “adaleti sağlamak yerine” iktidara hizmet etmeyi temel prensip edinen yargının da yardımıyla Türkiye’yi bir kez daha şekillendirdi. 15 Temmuz sonrası yaşananların geçmiş dönemlerden farkı ise cumhuriyet devri boyunca “Atatürkçülük” adına yapılanların şimdi “muhafazakarlık ve dindarlık” adına yapılmasıydı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

TASFİYELER TARİHİ

Cumhuriyet rejiminin ilk mağdur kitlesini Yüzellilikler oluşturmuş, yeni rejim Lozan Antlaşması’nın izin verdiği yüz elli kişiyi “yargılamak yerine” vatandaşlıktan çıkarıp sürgüne göndermeyi tercih etmişti. Listenin oluşturulmasında herhangi bir prensip olmadığından TBMM’de birçok milletvekili, “vatan haini” listesine “rakibini ya da düşman olarak gördüğü” kişileri ilave etmeye çalışmış ve listenin önemli bir kısmını Gönen ve Manyas’ın Çerkez köylüleri oluşturmuştu. Rejim, bu sürgünleri yurt dışında da ölene kadar takip etmekten geri durmayacaktır.

Cumhuriyet idaresi özellikle “temyiz ve uzun süre avukat bulundurma imkânı tanınmayan” İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla rejim muhaliflerini aşamalarla tasfiye etti. Tasfiyelerde kişinin konumu veya Millî Mücadele’deki hizmetleri fayda etmiyor, muhaliflere ağır bedeller ödetiliyordu.

Örneğin Millî Mücadele’nin “manevi cephesinin” önemli figürlerinden Mehmet Akif de kendini güvende hissetmeyince Mısır’da “sürgün” yaşamayı tercih etmişti. 1936’da Türkiye’ye döndüğünde yine takipten kurtulamayacak ve ölümü sonrasında cenazesinden başlayarak her yıl düzenlenen anma programları bile rejim tarafından “fişlenerek” kayıt altına alınacaktır.

Cumhuriyetin entelektüel kesime yönelik ilk kıyımlarından birisi de Darülfünun’un kapatılması oldu. Türkiye’deki bugünkü üniversitelerin temelini oluşturan Darülfünun, “devrimlere destek vermediği” gerekçesiyle kapatıldı ve görev yapan akademisyenler sokağa atıldı. Bu akademisyenlerden tarihçi Ahmet Refik (Altınay) yokluk içinde vefat etmiş, patolog Hamdi Suat Bey (Aknar) veremden vefat etmiş, kimyacı Cevad Mazhar da kendisine “lise öğretmenliği” bile verilmediğinden intihar etmiştir.

MUHBİRLER HER YERDE

Türkiye benzer bir tasfiye sürecini 27 Mayıs Darbesi sonrasında yaşadı. Ülkenin tek kurtuluşunun “Atatürkçülük” olduğuna inanan 27 Mayıs cuntacıları, önce orduda büyük bir tasfiye gerçekleştirdiler. 7,200 civarında olduğu belirtilen bu subayların ikramiyeleri de ABD tarafından ödendi.  

27 Mayısçıların asıl hedefi ise “düşükler” olarak adlandırdıkları DP’lilerdi. 27 Mayıs gecesinde gözaltına alınan ve bir daha sonra dönem Yargıtay Başkanlığı da yapan Sami Selçuk’un da şahitliğine göre büyük işkencelere maruz kalan DP’lilerin çilesi Yassıada’da da devam etmiş, “Sizi buraya tıkan irade böyle istiyor” diyen yargı mensupları, DP’lilere en ağır cezaları vermek için yarışmışlar, sonuçta Menderes ve üç arkadaşı, “bağımlı yargı” eliyle idam edilmiştir. Geride kalan DP’lilerin çilesi bundan sonra da devam edecek, yıllarca kamu haklarından mahrum bir şekilde yaşayacaklardır.

27 Mayıs cuntacıları, akademisyenleri de hedef aldılar ve Millî Eğitim Bakanı’nın bile haberi olmadan 147 akademisyeni Resmî Gazete’de yayınlanan bir kararla üniversitelerden uzaklaştırdılar. Listede 27 Mayıs’a destek veren akademisyenler bile yer alıyordu. Bunun nedeni, isimlerin otel lobilerinde belirlenmesi ve MBK üyesi Orhan Erkanlı’nın ifadesiyle muhbirlerin “solcu, sağcı, mason, Kürtçü, gerici, cahil, tüccar, kitapsız, politikacı…” olarak kodladığı kişilerin listeye dahil edilmesiydi.

ASMAYALIM DA BESLEYELİM Mİ?

12 Eylül darbesi de “Atatürkçülük” gerekçesiyle yapılmış ve darbeciler ülkeyi 27 Mayıs’tan daha ağır bir tabloya sürüklemişlerdi. Darbe günü başlayan gözaltılar, “suçlu” olduğu kesinleşmeyen insanların Diyarbakır ve Mamak gibi belli merkezlerde işkencelere maruz kalmasıyla sonuçlanmıştı.

12 Eylül darbecileri hem solculara hem de 1970’li yıllarda kendilerini “komünizme karşı ülkenin koruyucusu olarak gören” ülkücülere aynı baskı, eziyet ve işkenceleri reva görmüşlerdi. Darbecilerin lideri Kenan Evren idamlarda bile “adaletli” davrandıklarını ve “bir sağdan bir soldan” adam astıklarını söyleyecektir.

Darbe dönemlerinin en önemli göstergelerinden birisi de darbecilerin hukuk tanımazlığıdır. 27 Mayıs’ta olduğu gibi 12 Eylül’de de yargı tamamen darbecilerin emriyle hareket etmiş ve idam kararı verilen 517 kişiden ellisi idam edilmiş, Evren bunu “asmayalım da besleyelim mi” sözüyle “pervasızca” ifade etmişti.

Güç zehirlenmesinin en önemli göstergelerinden birisi, on sekiz yaşındaki Erdal Eren’in “nüfusa bir yaş büyük yazıldığı” şeklindeki beyanlara rağmen idama mahkûm edilmesidir. Yargıtay da “kemik yaşının tespiti” talebini reddetmiş ve “emir kulu yargı” cinayetin faili olduğu bile tartışmalı olan bir genci idam sehpasına göndermek için seferber olmuştu.

12 Eylül darbecileri, bürokrasiyi ve üniversiteleri “Atatürkçülük” doğrultusunda şekillendirmek için 1402 Sayılı Kanun’la büyük bir tasfiyeye de giriştiler. Tasfiyeler, sıkıyönetim komutanının onayıyla gerçekleşiyor, sadece muhatap kişiye tebligat yapılıyordu. Bu nedenle tam sayısı bilinmese de 20.000 civarında memur, öğretmen, akademisyen ve 30.000 civarında işçinin sokağa atıldığı tahmin edilmektedir. Atılacak kişiler yine muhbirler ve fişlemelerle belirlenmiş, akademisyenlerin ihracında “Türk-İslam sentezi” eğilimli Aydınlar Ocağı aktif bir rol oynamıştı.

Darbeciler 12 Eylül sonrası “Atatürkçülük” indeksli yeni bir rejim inşa ederken bir taraftan da komünizme karşı tedbir almayı da ihmal etmediler. Başta okullarda din derslerinin zorunlu hale gelmesi olmak üzere attıkları adımlarla yeni rejimin “Türk-İslam sentezci” bir görünüm almasını sağladılar.

SÜRGÜNLER VE MÜLTECİLER 

15 Temmuz Kalkışması veya daha doğru bir ifadeyle “kontrollü darbe girişimi” ise 27 Mayıs ve 12 Eylül’de askerler eliyle yapılanların, 15 Temmuz gecesi bir anda “kahraman” olma fırsatını elde eden “sivil bir iktidar” tarafından gerçekleştirilmesine zemin hazırladı. İlan edilen OHAL’le “hukuk rafa kaldırılınca” Türkiye kısa zamanda büyük bir işkence merkezine ve en temel hakların bile ayaklar altına alındığı bir rejime dönüştü.

Daha önce “Atatürkçülük” adına yapılanlar bu kez “muhafazakarlık ve dindarlık” adına yapılıyor, Diyanet bütün kadrosu ve haftalık hutbeleriyle darbeyle hiçbir ilgisi olmayan insanlara yapılanları “meşrulaştırmaya” aracılık ediyor, “anlı şanlı alimler, tasavvuf önderleri” verdikleri fetvalarla bu yangına odun taşıyorlardı.

İlk çıkan 667 sayılı KHK ile başlayan ihraçlar, sonu bitmek bilmeyen KHK’larla devam ediyor ve on binlerce kişi bir gecede işini kaybedip “KHK’lı” oluyor; askerler, memurlar, işçiler, öğretmenler ve akademisyenler sokağa atılıyordu.

Rejim “çok iyi çalışmış” 27 Mayıs ve 12 Eylül’de olduğu gibi bir taraftan “resmi fişlemeler” diğer taraftan “muhbirlerin” yardımıyla her yerde listeler oluşturulmuştu. “KHK’lı olmak” için “cemaate yakın” olmak gerekmiyor, “muhalif” olanlar 15 Temmuz bahanesiyle ihraç ediliyordu. Rejim bu tasfiyelerle öncekilerde olduğu gibi “kendisine sadık bürokrasi, yargı, üniversite” oluşturmayı hedefliyordu.

KHK’lı olmanın anlamı, bir iş başvurusunda bile bu bilginin çıkarılması yani yeni bir işte çalışma imkânı bulamamaktı. Bugün hala devam eden bu uygulamalarla KHK’lılar “ağaç kabuğu yemeye” mahkûm edildiler. KHK ile ihraç olmak yargı tarafından da “irtibat ve iltisak” olarak yorumlandığından gözaltı ve tutuklamalar başladı ve on binlerce insanın hayatı karartıldı.

Gözaltı ve hapishane süreçleri, Türkiye’de hiç eksik olmayan işkence ve kötü muamele uygulamalarının zirveye çıkmasıyla sonuçlandı. 12 Eylül’ün sembolü nasıl Erdal Eren olmuşsa bu dönemin sembolleri olarak “vefatından sonra beraat edip görevine iade edilen” Gökhan Öğretmenin Ümraniye’de gözaltında işkenceyle öldürülmesi, “bir kermes için içli köfte yapmakla suçlanan” Halime Gülsu’nun Mersin’de cezaevinde ilaçları verilmediğinden ve hastaneye sevk edilmediğinden hayatını kaybetmesi gösterilebilir.  

12 Eylül’ün 1402’likleri gibi 15 Temmuz rejimi de KHK’lı bir kitle ortaya çıkardı. KHK’lıların hayatta kalabilmek için bulduğu bir yol da 12 Eylül döneminde olduğu gibi “sürgüne gitmek” oldu. Binlerce kişi hayatını devam ettirebilmek için genellikle illegal yollardan yurt dışına çıkmayı tercih etti ve “mülteci” oldu. Böylece AKP iktidarı, insanların bir kısmını KHK’larla sokağa atarken bir taraftan da yurt dışında yeni bir diasporanın oluşmasına yol açtı.  

İnsan Hakları Derneği’nin rakamlarına göre 12 Eylül sürecinde; 1980’de 44 milyon nüfusu olan Türkiye’de 1.683.000 kişi fişlenmiş, 650.000 kişi gözaltına alınmış ve 7.000’i idam talebiyle olmak üzere 230.000 kişi yargılanmıştı.

15 Temmuz rejiminde ise 2020 verilerine göre 83 milyonluk Türkiye’de; 597.783 kişi hakkında işlem yapıldı, 282.790 kişi gözaltına alındı, 94.795 kişi de tutuklandı. KHK’larla atılanların sayısı da en az 125.000 oldu. Sonrasında on binlerce kişi de “sürgün” veya “mülteci” olmak üzere Türkiye’yi terk etti.

PİŞMANLIK MI? O DA NE?

Bugün 15 Temmuz’un üzerinden beş yıl geçse de benzer uygulamalar devam ediyor. Darbeyle hiçbir ilgisi olmayan insanlar “irtibat ve iltisak” gibi gülünç nedenlerle mahkûm ediliyor. Sonuçta Türkiye rejiminin değişik kesimlere reva gördüğü muamele hiç değişmiyor.

Geçmişte “Atatürkçülük” adına yapılan hukuksuz uygulama, işkence ve insanları yokluğa mahkûm etme süreçleri, bugünse birçok kişinin gözünde “Ayasofya’yı müzeden camiye çevirerek kutsal bir vazifeyi ifa eden” AKP iktidarı tarafından yapılıyor. 

Acı olan, Batı demokrasilerinin tersine 27 Mayıs ve 12 Eylül’deki hukuksuzluklara imza atanlar hiçbir zaman hesap vermediler ve yaptıkları hep yanlarına kâr kaldı. Bu dönemlerde yaşananlarla ne rejim ne de Türkiye toplumu hiçbir zaman hesaplaşmadı. Bu durum da 15 Temmuz’da iyice ayyuka çıkan ve hala devam eden hukuksuzluklarda rolü olanları daha “pervasız” hale getiriyor.

Evren Paşa’nın “bir sağdan bir soldan” dediği gibi AKP iktidarı da yıllar sonra “kadınları, erkekleri, yaşlıları, gençleri, hamileleri, yeni doğum yapmış kadınları hem de bebekleriyle beraber” hapse gönderdiğini söyleyerek “adaletli davrandığını” söylerse herhalde hiç kimse şaşırmayacaktır. Ne yazık ki bizim devlet geleneğimize göre “devletlûlar” hep “adil” olurlar ve yaptıklarından hiçbir zaman pişmanlık duymazlar.

1 YORUM

  1. Devletimiz sembolik değerlerden ibarettir. Yani ezan, bayrak ve vatan ile uyutulan bir millet topluluğuyuz. Karar merci ve icracı makamlar, yumurtası devletin göbeğine bırakılan İsrailoğullarının güdümündeki bir sömürge ülkesiyiz. Osmanlı imparatorluğunun yıkılışından sonra yerine idame edilen, Cumhuriyetin kurucu unsuru ve sözde devrim inkılapları tetkik edildiğinde, bir asırdır. Devletimizin ve Milletimizin niye inkişaf etmediği anlaşılacaktır. İhtilal ve darbelerin ağa babalarının kökeni araştırıldığında, mağdur bırakılan Anadolu evlatlarına Devletin yönetiminde niye vazife verilmediği görülecektir. Kısacası, Devlet ve Millet biz olsak da, hüküm İsrailoğullarının?

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin