Diyanet’in iki hutbesi ama tek gerçeği

AHMET KURUCAN | YORUM 

Diyanet İşleri Başkanlığı bir hutbe yayımlamış. 10 Temmuz 2026 Cuma günü Türkiye’de bütün camilerde okunmuş. Başlığı “Din İstismarı.”

7 yıl Diyanet’te vaiz olarak çalışmış bir insan olarak ve yakında da Diyanet İşleri Başkanının değişmiş olması hasebiyle önce heyecanlandım. Acaba hutbe yıllardır dinin nasıl siyasetin emrine verildiğini mi anlatacak? Bir özeleştiri yapıp cami cemaatinden özür mü dileyecek? Acaba camilerin iktidar bildirilerinin okunduğu mekânlara nasıl dönüştürüldüğünü itiraf edip bu politikadan vazgeçtiklerini mi söyleyecek? Acaba Allah’ın ayetlerinin ve Hz. Peygamber’in (sas) hadislerinin nasıl günlük politik hesaplaşmaların malzemesi hâline getirildiğini mi devri sabık yaratmadan usulüne uygun bir şekilde anlatacak?

Böyle düşündüm ancak maalesef yanıldım. Keşke yanılmasaydım…

Daha ilk satırlarından itibaren hutbenin amacının din istismarını sorgulamak bir yana devletin 10 yıldır sürdürdüğü siyasî söylemi Allah’ın ayetleriyle tahkim etmek olduğunu ve hutbenin başlığı ile muhtevası arasında derin bir çelişkinin olduğunu gördüm. Ulaştığım sonucu baştan söyleyeyim: Adı “Din İstismarı” olan bu metin, ne yazık ki bizzat din istismarının ibretlik örneklerinden biridir.

Aklı, idraki ve muhakemesi olan her Müslüman bilir ki din istismarı sadece din kisvesine bürünmüş bazı kişi veya grupların yaptığı bir yanlış değildir. Devletler de din istismarı yapar. Hatta tarih bize gösteriyor ki en büyük din istismarları devlet gücünü arkasına alan kişiler ve kurumlar tarafından yapılmıştır. İşte bu hutbe onun ispatıdır. Allah adına konuşma yetkisini eline geçiren Diyanet dini devlet politikalarının hizmetine sunarak en büyük istismarı yapmaktadır. Zira cami minberlerini siyasetin kürsüsüne çevirmiştir. Allah’ın kelamını iktidarın diliyle konuşturmuştur.

Peşinin ‘suçlu’ ilan ediyor!

Biraz daha detaya ineyim. Diyanet bu hutbedeki ifadeleriyle milyonlarca insanı mahkûm ediyor. Mahkeme kararı okumuyor, savunma dinlemiyor, delil ortaya koymuyor. Buna rağmen “ihanet şebekesi”, “şer odakları”, “nifak hareketi”, “fesat çıkaranlar” gibi en ağır dinî ithamları milyonların huzurunda tekrar ediyor.

Şimdi ben soruyorum: Diyanet ne zamandan beri hakkıyla adalet dağıtan adil mahkemelerin yerine geçti? Ne zamandan beri insanların imanlarını, niyetlerini ve ahiretlerini hükme bağlayan bir merci hâline geldi? Kur’an’ın hangi ayeti, bir din kurumuna milyonlarca insan hakkında bu kadar pervasız konuşma yetkisi vermektedir? Daha da önemlisi, bu ithamların hesabını Allah’ın huzurunda kim verecektir?

Allah aşkına bir daha okuyun şu ithamları: “ihanet şebekesi”, “şer odakları”, “nifak hareketi”, “fesat çıkaranlar.”

Kimdir bu ithamların öznesi olan insanlar? Hizmet Hareketine gönül vermiş insanlar değil mi? Öğretmenler, doktorlar, akademisyenler, öğrenciler, ev hanımları, babası cezaevine girmiş küçücük bebekler, çocuklar ve hayatları boyunca eline silah almamış yüz binlerce insan.

Tekrar soruyorum; bir tek cümleyle hepsini aynı kefeye koymak, Kur’an’ın adalet anlayışıyla bağdaşır mı? 

Halbuki Allah, Kur’an’da, “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” buyuruyor. Diyanet ise adeta önce mahkûm ediyor ardından ayeti okuyor. Kur’an “Zannın çoğundan sakının!” diyor. Diyanet ise zan üzerine inşa edilmiş siyasî söylemleri dinî hüküm gibi sunuyor. Kur’ân “Adaleti ayakta tutun.” diyor. Diyanet ise adalet yerine resmî ideolojiyi ayakta tutmayı tercih ediyor.

İnsanın içi acıyor. “Yazıklar olsun!” diyor Kur’an’ı bu propagandaya alet edenlere.

Bu hutbeyi hazırlayanlara samimiyetle şu soruyu sormak isterim: 

On yıldır kaç hutbe hazırladınız? Bunların kaç tanesinde işkenceyi konuştunuz? Kaçında cezaevlerinde anneleriyle yaşayan çocukları anlattınız? 

Bu hutbelerin kaçında hukuksuz ihraçlardan söz ettiniz? Kaçında “Suç şahsîdir.” ayetinin ruhunu hatırlattınız? Kaçında iftirayı konuştunuz? 

Kaç hutbenizde kul hakkını konuştunuz? Kaçında “Masum bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek gibidir.” ayetini fiili ödürmenin yanında insanlar sosyal ölüme terketme bağlamında tefsir ettiniz? 

Hazırladığınız kaç hutbede, “Bir insanın malını haksız yere yemek”ten bahsettiniz? Kaçında “Şahitliği gizlemeyin.” dediniz? 

Ben cevap vereyim, hiçbirinde! 

Ama söz konusu belirli bir topluluğu hedef göstermek olunca, ayetler de hazır, hadisler de, minberler de… İşte din istismarı budur.

Allah’ın ayetlerini siyasete alet etmeyin!

Hutbede okunan Bakara suresinin, “Onlara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde…” ayeti, Hizmet Hareketi ve mensuplarının üzerine yapıştırılıyor. Yapmayın! Kur’an, evrensel mesaj vermek için indirilmiş hem bir hitap hem de bir kitaptır. Onu günlük siyasetin afişi hâline getirmek, ayetleri bugünün iktidarının sloganına dönüştürmek, Kur’an’a yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Yarın iktidar değiştiğinde aynı ayet bu defa başkaları için mi okunacak? O zaman Kur’an’ın mesajı değişmiş mi olacak?

Yapmayın. Allah’ın kelamını böyle dünyevi menfaatlere alet etmeyin. Yazıktır, günahtır, ayıptır…

Bana göre -belki de kuruluşundan beri- Diyanet’in en büyük problemi bağımsızlığını kaybetmiş olmasıdır. Hakikatin sözcüsü olmaktan çıkıp devletin din dairesine dönüşmüş olmasıdır. Kur’an’ın vicdanını değil, siyasetin reflekslerini temsil etmeye başlamasıdır. Ümmetin ortak kurumu olması gereken bir müessesenin, iktidarın propaganda aygıtlarından birine dönüşmesi aslında Diyanet adına da, din adına da büyük bir kayıptır.

Halbuki kendileri de iyi biliyor ki camiler devlet dairesi değildir. Minberler propaganda kürsüsü değildir. İmamlar da iktidarın sözcüsü değildir. Camiler Allah’ın evidir. Minberler Resûlullah’ın makamıdır. O makamdan konuşan herkes şunu unutmamalıdır: Bugün alkışlayanlar olabilir. Bugün korkudan susanlar olabilir. Bugün itiraz edemeyenler olabilir. Ama yarın, ne minber kalacaktır ne makam. Ne unvan kalacaktır ne protokol. Sadece Allah’ın huzuru kalacaktır.

Ve o gün asıl sorulacak soru şudur: “Benim ayetlerimi kimin adına konuşturdun?” 

Son olarak bugün ortaya çıkan yeni bir bilgi, meselenin vahametini daha da artırdı. Meğer aynı cuma için iki ayrı hutbe hazırlanmış. Türkiye’de okunan metinde yıllardır resmî söylemin kullandığı bütün ithamlar yer alıyor. “FETÖ”, “ihanet şebekesi”, “şer odakları”, “nifak hareketi”, “fesat çıkaranlar” gibi siyasî dilin bütün ağır kavramları minberlerden okunuyor. Ama Avrupa’daki camilerde okutulan metinde bunların hiçbiri yok. 

Aynı Diyanet, aynı Cuma, aynı gün, aynı Kur’an, aynı din. Fakat iki ayrı metin. İşte bütün tartışmayı bitiren gerçek budur. Soruyorum bu hutbeyi hazırlayanlara: Münafıklık değil midir bu? Bir soru daha: Avrupa’daki, Amerika’daki Müslümanların imanını bozacağını düşündüğünüz cümleler, Türkiye’deki Müslümanların imanını nasıl güçlendiriyor? Yurt dışındaki camilerde söyleyemediğiniz sözü Ankara’da Allah adına söyleme cesaretini nereden alıyorsunuz? 

Siz de bilyorsunuz ki dinin dili coğrafyaya göre değişmez. Kur’an’ın mesajı pasaporta göre farklılaşmaz. Allah’ın ayeti Ankara’da başka, Berlin’de başka konuşmaz. Eğer aynı kurum aynı gün Türkiye’de başka, Avrupa’da başka hutbe okutuyorsa, artık ortada dinî bir irşad değil, siyasî mühendislik vardır. 

Ne diyeyim, yazıklar olsun!

4 YORUMLAR

  1. Kurucan hoca, dinin dili coğrafyaya göre değişmez diyor. Ama dinin dili siyasi iktidara göre, güç dengesine göre gayet tabii ki değişiyor. İnsanlar konuşunca hakikat konuşmuyor, dini kaynaklardan güç dengesine göre değişiklik gösteren seçmeler konuşuyor ve herkes kendi tercihini, idrakını Allah’a mal edip hakikat diye sunuyor. Bunun en iyi örneği Diyanet’in yurtdışı ve yurtiçi örneği değil mi?
    Hutbe farkı demişken; ortada o kadar farklı bir hutbe yok. Türkiye ve Almanya hutbelerine baktım, konu aynı, sadece Almanya hutbesinde Feto, ihanet sebekesi gibi sözler geçmiyor.
    Dinin istismarına gelince; herkes birbirini bununla suçluyor. Diyanet dini istismar ediyor olabilir. Peki sadece Diyanet mi? Türkiye’de bir sürü cemaat var, bazıları holdingleşmiş, tarikat liderleri Audi’ye biniyor, çocukları mirası paylaşamıyor. Bunların ürettiği bir şey yok, bu zenginlikler nasıl oluştu? Buralarda da dinin istismarı yok mu?
    Peki o zaman nasıl anlayacağız kimin dini istismar ettiğini? Ya hic anlayamayacagiz, ya da dini istismarin her yerde oldugunu görecegiz. Siyasi gücü elinde bulunduran diğerlerini suçlayacak o kadar.

  2. CUMA NAMAZI KILMAK
    Peygamber Efendimiz A.S.V Medine’ye hicret edesiye Mekke’de tam 13 yıl cuma namazı kılmadı. Hicret öncesi sahabeler de kılmadı. Çünkü Allah hicret anında, Medine’ye yaklaştıklarında farz kıldı? Niye acaba? Bunu düşünemeyen Müslüman cuma kılsa ne olur, kılmasa ne olur? Peygamber efendimiz sav günümüzde yaşasa, Türkiye ve başka bir ülkede cuma namazı kılar mıydı?
    Cumanın birinci şartı özgürlük.
    Askeriyede, cezaevinde, üniversite kampüsünde ve herkesin serbest giremediği yerde cuma olmaz.
    Müslümanların otorite sahibi olmadığı, zulüm içinde yaşadıkları Mekke ortamında cuma namazı olmaz.
    Öğle namazı farzı niçin sessiz de, farz cuma ve vacip bayram namazları niye sesli kılınıyor? Halbuki hepsi gündüz kılınıyor.
    Bunun farkında olmayan Müslüman ne anlar cuma namazından.
    Peygamber efendimiz sav ve sahabe efendilerimiz gizli gizli ibadet yapıyorlardı. Safâ tepesinde İbn-i Erkam hazretlerinin evinde. Gündüz vakti duyan olur diye öğle ve ikindi namazları sessiz, herkesin evinde olduğu akşam, yatsı ve sabah namazları sesli kılınıyordu.
    Medine’ye varınca zulüm, korku kalktı, cuma farz kılındı, sesli kılınmaya, otoritenin, gücün temsili olarak hutbe okunmaya başlandı. Kurban bayram namazlarında tekbirler sesli olarak söylenmeye başladı. Kalabalık olarak bir araya gelme mümkün oldu. İlk mescid inşaa edildi. Mekke’de 13 yıl boyunca gizli tebliğ yapıldı. Mescid inşaa edilmedi.
    Şu anda bu şartlar nerede varsa kılınır, nerede yoksa kılınmaz. Kılanlar gönül eğlendirir.
    13 yıl yüce Rabbimiz niye cuma namazı kılın diye emretmedi? Unuttu mu?
    Gafil Müslüman neyi biliyor ki? Gafil hocalarımız niye anlatmadılar bunları bize?
    Bence şu an Türkiye’de cuma namazı farz değil bize. Hatta bu imamlar ardında herhangi bir namaz kılmak da haram.
    Prof. Ayhan Tekineş yazmıştı. İmam Ahmet bin Hambel şöyle fetva vermiş.
    Bir İmam duattan ise, yani militan ise, kendi çevresinin görüşünü ısrarla savunup, diğerlerini Fırak-ı dalle, sapık itikadlı diyorsa bunun ardında namaz kılmak haramdır.
    Hocamızın 2018 yılında şöyle bir sohbetini dinledim internette. Şimdi bulamıyorum.
    Bizim için kullanılan bu kelimeyi, isteyerek, inanarak kullanan ister İmam, ister müezzin, ister müftü, istese diyanet işleri başkanı olsun. Cenaze namazına durup, dua edemezsin! Allah hesap sorar diyordu.
    Saf saf, hocam bunların peşinde namaz kılınır mı diye sormayı bırakalım. Namaz kılmayı geçtik, cenaze namazları kılınmaz diyor.
    Bir de cuma namazının en önemli şartı hutbedir. Merkezden talimatla gelen siyasi ve halkı uyutan yumuşak hutbeler hutbe değil ki? Hele bize söven hutbeler hiç değil. Hutbe yoksa kılınan öğlen namazdır. Peşinden kılınacak İmam varsa.
    Yeşilay haftası, ormanları koruyalım gibi hutbeler hutbe mi?

  3. Sözünde durmaz, konuşunca yalan söyler, emanete hıyanet eder. Münafıklığın üç alameti. Denâet işleri Başkanlığı mensuplarının çoğuna bire bir uyuyor. Onlara böyle münafıkça davranmaları emrini veren baş münafık ise Hırsız recep. Allah hak ettikleri cezayı hem bu dünyada hem de ahirette verecek. İbret-i âlem olacaklar.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin