Fatihlik sevdası ve çölde son bulan hayaller

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde İttihatçıların büyük hayalleri vardı. Almanların desteğiyle zaferden zafere koşulacak, son dönemde kaybedilen Balkan toprakları, Ege adaları ve Trablusgarp geri alınacaktı. Bununla da yetinilmeyecek, Kafkas harekâtıyla İkinci Abdülhamit döneminde kaybedilen Kars, Ardahan ve Batum kurtarılacak hatta Rus işgalindeki Türk halklarının ayaklanmasıyla da “Turan” ideali gerçekleşecekti.

Benzer bir beklenti de yine II. Abdülhamit döneminde İngiliz işgaline uğrayan Mısır’ın geri alınmasıydı. Bu amaçla Kanal Harekâtı yapılacak, Arap aydınlarının önderliğinde çıkacak bir isyanla İngiliz işgali sona erdirilerek Osmanlı bayrağı Kahire’de yeniden dalgalandırılacaktı.

İttihatçı triumvira kazanılacak zaferleri de paylaşmıştı. Dahiliye Nazırı Talat Bey İstanbul’da sivil yönetimin başında bulunurken Harbiye Nazırı Enver Paşa “Kafkasya Fatihi” olacak, Bahriye Nazırı Cemal Paşa da tarihe “Mısır Fatihi” olarak geçecekti. Bu beklentide o kadar ileri gidilmişti ki Sultanahmet Mitinginde hatipler ve şairler Enver Paşa’yı “İslam sancağını yed-i celadetinde tutmakla”, “bizzat meleklerin fısıldadığı üzere milletinin kurtarıcısı olmakla” övmüşlerdi.

İttihatçılar savaş boyunca Hindistan Müslümanlarının ve Afganların da İngilizlere karşı ayaklanmalarını beklediler. Özellikle Padişah-Halife’nin “kutsal cihat” ilanı ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın propaganda çalışmalarıyla Müslüman halkların isyan edeceğini ümit ettiler. Ama ne Türkistan Türkleri Rusya’ya karşı ne de Mısır halkı ve Hindistan Müslümanları İngilizlere karşı genel bir isyana kalkıştılar.

Almanların Öncelikleri

Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesiyle Almanlar, Osmanlı ordusu için bazı öncelikler belirlemişti. Buna göre Osmanlı ordusu Kafkas cephesinde Rusları tutmaya çalışacak ve burada yoğun bir Rus kuvvetinin bulunmasını sağlayarak Almanları Avrupa’da rahatlatacaktı. Bu doğrultuda Enver Paşa komutasındaki III. Ordu kış şartlarına rağmen Ruslara karşı taarruza giriştiyse de “Sarıkamış Faciası” sonrasında Ruslar 1916’da Erzincan’a kadar ilerlediler.

Almanlara göre benzer bir harekât da Mısır’a yönelik olarak yapılmalıydı. Bu harekât sayesinde İngilizlerin Hindistan yolu kesilecek ve Mısır’da sömürgelerinden getirdikleri askerleri eğitip diğer cephelere göndermelerine fırsat verilmeyecekti.

Aslında bu idealler Osmanlı ordusunun savaş kabiliyeti, donanımı ve lojistik durumuna uygun değildi. Osmanlı ordusu daha iki yıl önce dört küçük Balkan devleti karşısında büyük bir mağlubiyet yaşayarak Rumeli’ye veda etmiş hatta Bulgar ordusu bir ayda Çatalca’ya kadar gelmiş, İstanbul’u işgalden “kolera salgını” kurtarmıştı. Savaş esnasında Selanik’in bir kurşun atmadan teslim edilmesi gibi “dramatik” hadiseler de yaşanmıştı.

Cemal Paşa ve Hayalleri 

O sırada IV. Ordu Komutanı olan Zeki Paşa bu harekata karşı çıktığından görevden alındı ve yerine Cemal Paşa, nazırlık görevi uhdesinde kalmak üzere tayin edildi. Şam’da büyük ve gösterişli bir törenle karşılanan Paşa, Damascus Oteli’ni karargâh yaparak Kanal Harekâtı’nın hazırlıklarına başladı.

Paşa’nın buradaki görevi 1917’ye kadar devam etti. Ancak Cemal Paşa Şam’da kaldığı süre boyunca askeri yetkilerinin yanında mülki idare üzerinde de tasarrufta bulundu ve uygulamalarındaki keyfilikler eleştirilere neden oldu.

Paşa, binlerce Arap aileyi isyan edebilecekleri gerekçesiyle Anadolu’ya tehcir ettirdiği gibi Arap milliyetçiliği çerçevesinde örgütlenen Arap liderlerini askeri mahkemede yargılatıp idam ettirdi. Birçok araştırmacı Paşa’nın bu davranışlarıyla Arap muhalefetinin daha da güçlenmesine dolayısıyla da Şerif Hüseyin’in isyanına zemin hazırladığını iddia etmişlerdir.

Cemal Paşa hakkında farklı bir iddia da Sazanov’un yazışmalarında yer almaktadır. Dönemin Rus Dışişleri Bakanı Sazanov’a göre Paşa, İtilaf devletlerine ayrı bir barış teklifinde bulunarak İstanbul’u Ruslara vermeyi ve Osmanlı Devleti’nin Asya topraklarında kurulacak bir devletin başına geçmeyi teklif etti. Böylece babadan oğula geçecek bir Sultanlığın başına geçecekti.

Paşa’nın hatıratında yer vermediği bu iddiayı 1922’de öldüğü düşünüldüğünde doğrulama imkânı yoktur. Cemal Paşa hakkında doktora tezi hazırlayan Nevzat Artuç’a göre “aşırı Türk milliyetçisi ve İttihatçı olan” Paşa’nın “böyle bir ihanet içinde olması” mümkün değildir. Ancak Paşa’nın Suriye’deki “başına buyruk” tavırları dikkate alındığında böyle bir ihtimal çok da akla uzak gözükmüyor.

Kahire Üzerinde Al Bayrak Yükselsin

Cemal Paşa Şam’da Kanal Seferi için hazırlıklara başladı. Harekât planına göre Osmanlı kuvvetleri önce Sina Çölü’nü aşacak sonra da Kanal’ı geçip İsmailiye’yi alacak, Mısır halkı da İngilizlere karşı ayaklanacaktı. Başarısızlık durumundaysa en yakın tatlı su kaynağı elli kilometre geride bulunduğundan ordu hemen geri dönecekti. Geri dönülemezse Cemal Paşa’nın ifadesiyle “asker, meşhur Beni İsrail felaketinden daha müthiş bir felaket içinde mahv ve perişan olacaktı”. 

Bu planın gerçekleşmesi birçok maninin aşılmasına bağlıydı. Öncelikle çölün geçilmesi çok zordu ve bunun için ihtiyaç duyulan 11.000 devenin Arabistan’dan getirilmesi gerekiyordu.

Çöl şartlarından dolayı erzak ve su temini çok zor olacağından sefer öncesinde “çöl tayini” denilen bir iaşe listesi hazırlanmıştı. Ancak tayinin ağırlığı bir kilogramı geçmeyecek ve içinde sadece peksimet, hurma ve zeytin bulunacak, asker ve subaylar günlük ancak bir matara su tüketebileceklerdi. Harekât çölün yağmur mevsimi olan Ocak ve Şubat’ta yapılacaktı.

Ayrıca ilave kuvvetlere ihtiyaç duyulmaktaydı. Ancak diğer cepheler göz önüne alındığında böyle bir takviye imkânı yoktu. Hicaz’daki bazı kuvvetlerin takviye amacıyla getirilmesi planlansa da bu da Hicaz’da Şerif Hüseyin’in isyan etmesine zemin hazırlayacaktı.

Buna rağmen Cemal Paşa, Hicaz Fırkası komutanı Vehip Bey’in Kanal Harekâtı’na katılmasını istemiş ve Vehip Bey de Hicaz’dan harekât bölgesine doğru yola çıkmıştır. Ancak Vehip Bey harekâta yetişemediği gibi yerine tayin edilen Galip Bey’in (Paşa) Hüseyin’in isyanında büyük ihmalleri görülecektir.

Cemal Paşa seferde Şerif Hüseyin’in de yer almasını istiyordu. Hüseyin ise sürekli mazeretler ileri sürüyor ve yerine oğlu Emir Ali’yi göndereceğini belirtiyor ayrıca para talep ediyordu. Cemal Paşa’nın gönderdiği paralara rağmen Hüseyin’in hazırlıkları hiçbir zaman bitmedi ve yardımcı kuvvet göndermedi.

İngilizlere göre 40.000, Cemal Paşa’ya göreyse 1500’ü bedevi olmak üzere 25.000 civarında bir kuvvetle harekât 30 Ocak 1915’de başladı. Elbette bu kadar kuvvetle Mısır’ın kurtarılamayacağı çok açıktı.

Birçok eksiğe rağmen ordunun motivasyonu yüksekti ve “Al bayrak Kahire üzerinde yükselsin” nidalarıyla harekât devam etti. Osmanlı kuvvetlerinin büyük bir kısmı İsmailiye önlerine kadar gelmeyi başardı. Ancak geç kalan 600 kişilik bir grup İngilizlerce fark edilerek esir alındı. Cemal Paşa da İngiliz top ateşine direnemeyeceğini ve üstün İngiliz kuvvetleriyle başa çıkamayacağını anlayınca 4 Şubat’ta geri çekilme emri verdi. İngilizlerin bir takibe girişmemeleri nedeniyle daha fazla kayıp verilmeden geri dönüldü.

Böylece büyük ümitlerle başlayan Birinci Kanal Harekâtı hüsranla sonuçlandı. Bu harekâtta 819 kayıp, 124 şehit ve 417 yaralı er-subay olmak üzere toplam zayiat 1.360 oldu.

Cemal Paşa bu başarısızlığa rağmen 1916 Temmuz’unda İkinci Kanal Harekâtına giriştiyse de sonuç yine hüsran olacak ve “Mısır Fatihi” olma iddiaları çölün kızgın kumlarında yok olacaktır. İkinci Kanal Harekâtı’nda ise zayiat 4.000’i bulacaktır.

Şam’da Cuma Namazı ya da Vekâlet Savaşları 

Türkiye, İttihatçıların hayallerinden yüz yıl sonra yine benzer hülyaların peşinden gidiyor. Bundan birkaç yıl önce bir haftada “Şam’da Cuma kılmayı” hedefleyen söylemler terk edilse de bugün yaptığı harekâtlarla Suriye’nin kuzeyinde kendisine alan açmaya çalışıyor. Bu politika iktidar yanlısı kitleyi kendinden geçirdiği gibi muhalefet de “milli menfaatler” gerekçesiyle şartsız destek veriyor.

Nedense kimse yüksek sesle bu harekatların yüz yıl önceki Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkasya’da ya da Kanal Harekâtı’nda olduğu gibi Anadolu’nun gariban çocuklarını ölüme götürmekten başka bir şeye yaramayacağını ifade etmiyor.

Halbuki Cemal Paşa hatıralarında “ben aslında bu harekâttan çok şey beklemiyordum” diyecek ama kendisine hiçbir zaman “Anadolu çocuklarının o cephede neden şehit olduğu ya da esir düştüğü sorusu” sorulamayacaktır. Belki en ilginç nokta da savaşın iyice aleyhe dönme ihtimali belirdiğinde üç yıl önce “Mısır Fatihi” olmayı hayal eden Paşa’nın IV. Ordu komutanlığını bırakarak İstanbul’a dönmesidir.

Suriye’de önce yanlış politikalarıyla Rusya’ya alan açan daha sonra Rusya ile iş birliği yapan Türkiye, şimdi de ABD yanlısı politikalara geri dönüyor. Bu baş döndürücü dış politika çizgisi bile bu dönemde izlenen dış politikanın tutarsızlığını özetlemeye yetiyor. Özellikle iki büyük gücün ikisi adına da “vekalet savaşı” yapmak bu dönemin en önemli özelliği olarak tarihe geçecek. Birileri bunu “coğrafya kaderdir” ve “bu işin fıtratında var” diyerek izah etse de olan yine fakir ailelerin çocuklarına olacak.

Galiba Ortadoğu’yu ve Anadolu çocuklarının bitmeyen çilesini anlamak için başta siyasetçiler ve komuta kademesi olmak üzere herkesin Falih Rıfkı’nın yüz sene önce kaleme aldığı Zeytindağı’nı bir kez daha okuması gerekiyor.

Kaynaklar: J. Pomiankovski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, Kayıhan, İstanbul, 1990; Y. Nizamoğlu, Vehip Paşa’nın Hayatı ve Askeri Faaliyetleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2010; N. Artuç, Ahmed Cemal Paşa Askeri ve Siyasi Hayatı, SDÜ SBE Doktora Tezi, Isparta, 2005; İ. Üzen, Birinci ve İkinci Kanal Seferleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2008; Cemal Paşa, Anılarım, Paraf, İstanbul, 2010, M. Aydın, “Ali Fuat Erden’in Eserlerinde Birinci ve İkinci Kanal Seferleri”, Belgi, S. 13, 2017.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin