Farklılıktan korkmak

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Niçin farklılıklardan korkuyor Türkiye toplumu? Neden herkesin tornadan çıkmış gibi birbirine benzemesini bekliyor insanlar? Kendisine benzemeyeni tehdit olarak algılamanın altında yatan nedenler nedir? Birilerinin farklı bir dili konuşması, yaşam biçimi, tercih ettiği müzik, daha açık veya koyu ten rengi, ne diye birilerini tedirgin ediyor?

Dünya Anadil Günü’nde yazıyorum bu yazıyı. Meclisinde anadilinde konuşunca, tutanaklara “tanımlanamayan bir dilde konuştu” denilen, ya da kısaca “X” yazılan bir ülkenin vatandaşı olarak, anadilin önemsendiğini, anadile saygı duyulduğunu söylemek mümkün müdür bugün Türkiye’de sahiden de?

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Türkiye’de Türkçe dışında diller de konuşuluyor. Ben Türkiye’de başka dillerin de var olduğunu galiba insanların çoğundan biraz daha önce öğrendim. Tıpkı Kürtler, Araplar, Ermeniler, Boşnaklar, Romanlar, Rumlar, Çerkezler, Lazlar, Süryaniler ve diğerleri gibi. Türkçe konuşulmayan ailelerin çocukları Türkiye’de neden kendilerini huzurlu hissedemez? Bugün Alin Ozinian’ın bir paylaşımı içimi burktu. Durumu o kadar iyi özetliyordu ki! Düşünebiliyor musunuz, daha küçücük bir çocukken, annesi kendisine “Bana sokakta mama deme!” demek durumunda kalmış! Bir çocuğun anadilinde annesine seslenmesi kadar normal ne olabilir? ‘Anne’ demek ne kadar saf ve güzelse, ‘mama’ demek de o kadar saf ve güzeldir. Ve aradan on yıllar geçtikten sonra bile, annene kendi dilinde “mama” diyememeyi hatırlarsın! Bu unutulabilir mi? Bir anneyi çocuğunu böyle bir konuda uyarmak zorunda bırakan devlet ve toplum, nasıl bir yerdir? Küçük bir Ermeni kızının annesine devletin ondan beklediği gibi hitap etmek durumunda kalması, bunu o küçücük yaşında, hem de annesinin tedirgin uyarısıyla öğrenmesi, sizi gururlandırıyor mu? Türkiye böylece büyük devlet olduğunu mu ispatladı?

Doğu ve güneydoğu Anadolu’da yerleşim birimlerinin adları değiştiriliyor. Bin yıllık bir gelenektir, yer adlarının Türkçeleştirilmesi. Fakat en yoğun ve acımasız, hem de devlet politikası olarak, son 100 yılın hadisesidir. Önce Ermenilerden ve Rumlardan boşalan yerlerin adlarını değiştirdiler. Sonra Ermeni ve Rum izi kalmayınca, sıra Kürtlere, Araplara ve Süryanilere geldi. Kendi çocuklarına istediği isimleri koyamayan anne babalar var bugün. Kürt olmak böyle bir şey Türkiye’de! Oysa bugün bunu yapan devlet, 1980’lerin sonlarında bunun aynısını Bulgaristan’daki Türk azınlığa yapan Todor Jivkov komünist rejimini, asimilasyon yapıyor diye kınıyordu! Bulgaristan’daki “soydaşlarına” gelince, asimilasyon yapmak kötü, ama Kürtlere gelince sorun yok, öyle mi?

Türk devleti farklı olanı sevmez. Toplum su gibidir. Kabının şeklini alır. O kabı devlet imal eder. Türk devleti, Türklerin devletidir. Adı Türkiye’dir ve bu devlette sadece “Türküm diyen” mutlu olmayı hak eder. Türk olanların zaten bu konuda bir sorunu olamaz. Fakat Türk olmayanların var olmaları, Türklüğü kabul etmelerine bağlıdır. Türk olmamakta direnenler, asimile edilir. Asimile olmayanların başına kötü şeyler gelir. Devlet mesela sizleri topluca imha eder, ya da daha insaflı olduğu dönemlerde sizleri bir yerlere yollamak için mübadele anlaşmaları imzalar. Ya da okula başlayan bir Kürt çocuğu, kendi dilinde konuşunca dayak yer. Mahkemede Türkçe bilmeyen gariban Kürt köylüsü neneler azarlanır. Tercüman kullanmalarına izin verilmez.

Anne tarafım Girit kökenli. 1900’lerin başında Türkiye’ye göçmüş, Müslüman Giritliler. İzmir bölgesine yerleştirildiklerinde, ellerinde tek tahta bir bavul varmış. Giritli Müslümanlar, Müslüman Rum’dur. Geldiklerinde Türkçe bilmiyorlar. Hor görülüyor, itilip kakılıyorlar. Tüm Avrupa’da olduğu gibi, İslamiyet’e geçen bölge yerlilerine Girit’te de “Türk oldu” diyorlar. Türk ve Müslüman eş anlamlı olarak kullanılıyor. Bu nedenle Girit’te Türkçe bilmemeleri hiç sorun olmuyor. Etnik ve linguistik (lisan) aidiyetlerinin Rum olması, Osmanlı için de sorun teşkil etmiyor ki, yüzyıllarca aile kendi anadilini konuşmaya devam ediyor. Ne zaman ki Türkiye’ye geliyorlar, kendilerine “gâvur!” deniliyor. Gayrimüslim olsalar da bir önemi olmazdı bence. Fakat bu, Müslüman olmalarına rağmen yapılıyor. Hristiyan Rumlara neler yapıldığını siz düşünün! Anneannemin bana Rumca bazı şeyler söylediğini, ninni veya şarkı söylediğini çok iyi hatırlıyorum. Bana uzun yıllar baktı. Sevgi dolu, müthiş zeki, esprili bir insandı. Harika yemek yapardı – malum Giritliydi! Ne zaman aile bir araya gelse, çocuklar ve torunlar kendi aralarında zaman geçirirlerken, anneannem, büyük teyzeler (kız kardeşleri ve ablaları) ve büyük dayı (erkek kardeşi) kendi aralarında Rumca muhabbete başlarlardı. Motor gibi konuşur, kahkahalarla, sevgi dolu muhabbetlerine devam ederlerdi. Ben yaz tatillerinde mutlaka onu ziyarete gider, yanında haftalarca kalırdım. Tek televizyonlu zamanlardı. Yunan kanallarındaki harika filmleri izlerdik, o bana tercüme ederdi. Birkaç kelime Rumca, bir iki de çocuk şarkısı! Bende kalan anneanne “ana dili” bundan ibareti.

Anneannem ve onun nesli, çocuklarıyla Rumca konuşmamayı seçti. Onların Rumca öğrenmesini bir tehdit olarak algıladı. Anadillerini, çocuklarının güvenliğine kurban verdi. Varsın onlar mutlu, huzurlu ve hepsinden önemlisi de emniyette olsundu! O nesilden sonra, bir kültür yok oldu. Yaşanan, Birleşmiş Milletler literatüründeki soykırıma tekabül ediyor. Evet, soykırım suçu, sadece topluca bir halkı yok etmek değil. Aynı zamanda bir halkın – başta anadili olmak üzere – kültürünü yok etmek de soykırımdır.

Bugün, bizim ailede yaşanan bu dramın kim bilir kaç katını Kürtler yaşıyor. Yüz yıldır, bilinçli ve programlı bir asimilasyonla, Kürtlerin kültürleriyle aralarındaki bağ kopartılıyor. Alin Ozinian’ın annesi veya anneannem gibi, Kürt anneleri de çocuklarıyla Türkçe konuşmak zorunda bırakılıyor. Özellikle metropollerde yaşayan Kürt çocukları Kürtçe öğrenemiyor. Öğrense de, Türkçe esas anadilleri oluyor, düşünce eylemini Türkçe yapıyor, kültürlerine tümüyle yabancılaşıyorlar.

İnsanların asıllarından korkmaları nedir! İnsanların köklerini gizlemeleri nedir! İnsanların çocuklarına, kendi atalarından devraldıkları kültürü aktaramamaları nedir! Yirmi birinci yüzyılda, hala bunu yapan bir devlet ve buna büyük oranda onay veren bir toplum, yergiyi hak etmiyor mu? İşlerin ters gittiğini söylemeyelim mi? Bu yapılanların barbarlık olduğunu yazmayalım mı? Bunları Bulgaristan yapınca, Sovyetler yapınca, Çin yapınca eleştirenler, neden aynısı Kürtlerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Arapların veya Rumların başına gelince eleştirmiyorlar? 

Ne olduğumuzu bize devlet söyleyemez. Dahası, devlet bizi bir su gibi, istediği kalıba döküp, o kabın şeklini almamızı bekleyemez. Bunu yapan devletler, tarihin en karanlık sayfalarında, insanlığın utancı olarak yerlerini alıyor. Geçmişte bu tür suçlar işleyen birçok devlet – mesela Kanada, Almanya, Fransa, Amerika – geçmişlerine eleştirel yaklaşıyor ve her şeyden önemlisi, yeni nesillere bu yapılan tarihi hataları okullarında öğretiyor. Oysa Türkiye bugün aynı 1900’lerin başında yaptığı etnik homojenleştirme politikalarına devam ediyor. Okul müfredatında etnik Orta Asya Türk ırkçılığı üzerine inşa edilen tarih doktrini öğrencilere dayatılıyor. Devlet milyonlarca insana hala ne ve kim olduklarını söylüyor, itiraz edenleri ise eziyor.

Dünya Anadil Günü, farklılıkların değerli olduğunu bize hatırlatıyor. Islahat çok geniş kapsamlı olmak zorunda! Kozmetik değişimler bu ilkelliği sonlandırmayacak. İşimiz çok zor.

1 YORUM

  1. ALLAH HATA YAPMAZ

    TC ye göre ise tersi sözkonusu. Bırakın kürtçeyi, şivemden dolayı horlandım. Dilimden dolayı ağır baskıya maruz kalınca, tek çıkar yol olarak planlı, yani taammüden ailemi elimle asimile ettim. Türkleştirdim. Sırf yaşadıklarımı yaşamasınlar diye….

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin