‘Etnik Türklük’ konsepti ve Türk dış politikası

YORUM | PROF. DR. MEHMET EFE ÇAMAN 

Bazıları ısrarla Türkiye’deki Türklük anlayışının etnik veya ırksal temellere dayanmadığını, kendisini Türk hisseden herkesi Türk olarak kucaklayan kapsayıcı bir ulus konsepti olduğunu öne sürüyor. Bu o kadar yerleşmiş ve standart bir söylem ki, kanıtlar ortaya koyarak bunun böyle olmadığını gösterseniz bile toplum bu yerleşmiş söylemden vazgeçemiyor. Aslında elbette bu da endoktrinizasyonun bir parçası. Bu yazıda etnik Türklük konseptinin aslında Türkiye’deki resmi kimlik politikalarının temeli olduğunu ortaya koymaya çalışacağım.

Öncelikle ilk vaka olarak 1980’lerin sonunda ortaya çıkan “Bulgaristan Türkleri” sorununu ele almak istiyorum. Bulgaristan’daki “etnik Türkler” 1980’lerde Bulgar Komünist Partisi’nin asimilasyon politikalarına maruz kaldı. Zorla isimleri değiştirilen ve retçi politikalara maruz kalan bu etnik Türk grubu, 1989’da 350,000 civarında Bulgar vatandaşı etnik Türk’e Ankara tarafından göç izni verilmesiyle sonuçlandı. Türkiye devleti, bu grubu “soydaşları” olarak niteledi ve onlara doğrudan Türk vatandaşlığı verdi. Ünlü halterci, Bulgar olimpiyat şampiyonu Naim Şalamonov da bu gelen etnik Türk grup arasındaydı. Kendisi defalarca Türkiye adına uluslararası müsabakalara katıldı ve etnik Bulgaristan Türkleri’nin en ünlü temsilcisi oldu. Türk devleti bu etnik Türklerin vatandaşlığa alınmasını “soy esasına” göre yaptı. Bulgaristan Türkleri, eğer Ankara’nın kimlik politikası etnik esaslara dayanmasaydı, Türkiye’ye derhal kabul edilip vatandaş yapılırlar mıydı? Belki bu soruya, “Elbette, çünkü bu sadece insani yardımdı ve bu nedenle de kendilerine vatandaşlık verildi” diye yanıt verenler olacaktır.

Fakat aynı Türk devleti, 1988 tarihinde Irak’ta diktatör Saddam Hüseyin rejiminin saldırısına uğrayan ve büyük bölümü Halepçe’de zehirli gazla katledilen Kürtlerden Türkiye’ye kaçan yüz binlercesine aynı “insani yardımı yapmayacaktı”. Her ne kadar Türkiye sınırlarını Kürtlere açtıysa da, gelen Kürtlerden “Kürt” olarak asla bahsetmedi ve onları “Peşmergeler” olarak niteledi. Herhalde söylememe gerek bile yok: Ankara ve Türkiye kamuoyu gelen Kürtlerden asla “soydaşlar” olarak da bahsetmedi. Ankara bu gelen sığınmacılara bazı istisnalar dışında Türk vatandaşlığı da vermedi. Onları kitlesel olarak Türk vatandaşı yapma uygulaması söz konusu olmadı. Bu insanlar, son derece kötü koşullarda, sığınmacı kamplarında ikamet etmeye zorlandılar. Bulgaristan’dan gelen etnik Türklerden çok farklı prosedürlere ve muamelelere tabi tutuldular.

Diğer bir örnek vaka, Türk devletinin Azerbaycan’a yönelik yaklaşımı, söylemleri ve politikalarıdır. Azerbaycan ve Ermenistan arasında olan çatışma, 1980’lerin sonunda, henüz Sovyetler Birliği dağılmamışken başladı. Karabağ, Azerbaycan sınırları içinde, nüfusunun ezici çoğunluğunu Ermenilerin oluşturduğu bir bölgeydi. Ermenistan ve Azerbaycan Sovyet Cumhuriyetleri arasında yaşanan çatışmalar, bu iki devletin 1991 sonrası bağımsızlığını elde etmelerinden sonra daha da yoğunlaştı. Ermeniler Karabağ’da askeri üstünlüğü sağlayarak bu bölgeyi fiilen Azerbaycan’dan kopardı. Mevcut sınırlar fiilen değişse de, uluslararası hukuk gereği Karabağ’ın statüsü değişmedi ve kâğıt üzerinde Azerbaycan’ın egemenliği devam etti. Başlangıçta, Turgut Özal döneminde Türkiye Azerbaycanlılara Şii olmaları nedeniyle ilgi göstermedi. Fakat bu tutum ileriki yıllarda değişecekti. Özellikle Türkî-Müslüman Sovyet ardılı devletler Türkiye’de “Türk Cumhuriyetleri” olarak nitelenmeye başlandıktan sonra, Azerbaycan “soydaş” statüsüne terfi etti. Ve giderek Azerilerin geliştirdiği “iki devlet, tek millet” jargonu Türk dış politikasınca benimsendi. İkili görüşmelerde Türk ve Azeri tarafları sıklıkla “aynı millet” olduklarını vurguladı. Ve Ankara, bu “doğal” nedenlerle, Azerbaycan ve Ermenistan arasında bir denge siyaseti gütme amacı hissetmedi.

Hâlbuki aynı tür bir tutum, Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne ilişkin konularda söz konusu olmadı. Türkiye, sınırlarının güneyinde oluşan bu yeni özerk devlete karşı daima bir olumsuz algı içinde oldu. Ankara kendi topraklarında yaşayan on milyonlarca Kürdün varlığını, kültürünü, dilini ve haklarını reddederken, kendi sınırları dışındaki Kürtlerin Irak’ta resmi anayasal statü kazanmalarını bir olumsuzluk ve hatta tehdit olarak gördü. Çünkü Kürtler “soydaş” değildi.

Diğer bir örnek vaka, Orta Asya’da yaşayan Türkî halklara yaklaşımdır. Türk devleti, gerek Sovyet ardılı bağımsız Türkî toplumları, gerekse de Rusya’daki otonom statüdeki Türkî toplulukları etnik Türkler olarak algıladı. Onlara yönelik “Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı” adı altında bir resmi birim kurdu. Aynı zamanda kabarık bütçeli Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı TİKA, Türkiye’nin dış yardım bütçesinin aslan payını aldı, aynı zamanda MİT’in sivil-akademik kolu gibi çalıştı. Türk devleti, “dünya Türklüğü’ne” karşı bu sorumluluk hisleriyle doluydu. Dahası, Türk vatandaşlık hukukunda “Türk soylu” olmak, yabancılar için Türk vatandaşlığına başvuru zemini oluşturuyor. Mevzuattaki İskân Kanununa göre, “Türk soyundan olanlar” ve “Türk kültürüne” bağlı olup yerleşmek amacıyla tek başına veya toplu halde Türkiye’ye gelip İskân Kanunu uyarınca göçmen olarak kabul edilen kişilere Türk vatandaşlığı verilebilir. Bu yolla Türk vatandaşlığı kazanmada siyasi iradeye tam yetki verilmiştir. Çünkü hangi yabancıların “Türk soylu” ve “Türk kültürüne ait” olduğuna Bakanlar Kurulu karar verir. Örneğin Balkan göçmenleri bu esasa göre Türk vatandaşlığına kabul ediliyor. Aynı özel şartlar, diğer “dış Türkler” için de uygulanabiliyor.

Neden benzeri gerekçeler örneğin Kürt, Ermeni ya da Çerkez soylu olanlara tanınmıyor? Türkiye’de yaşayan, Türk vatandaşı olan, vergisini veren, ama “etnik Türk olmayan” vatandaşların soylarından olan yabancılara verilmeyen haklar, etnik Türk olan Türkiye vatandaşlarına tanınıyor. Peki, bu durumda hala Türk devletinin “Türk milleti” tanımının etnik bir tanım olmadığı iddia edilebilir mi? Eğer Türk tanımı etnik temellere dayalı bir kimlik değil de, yasal statüye göre (vatandaşlık esasına göre) her Türkiye vatandaşının Türk olarak kabul edildiği bir konseptse, neden Türk devleti dış ilişkilerinde “etnik Türk” olarak kategorize ettiği yabancılara veya devletlere diğerlerinden farklı muamelede bulunuyor?

Bu örnekler Türk devletinin kendisini “etnik Türklerin devleti” olarak algıladığını ve tanımladığını gayet açıkça ortaya koyuyor. Türkiye’de Ermeni veya Kürt etnisitelerinden olan Türkiye vatandaşlarının “soydaşları” için hissedilmeyen duygular, etnik Türk vatandaşlarının “soydaşları” için hissediliyor. Dahası, bu hisler, gayet somut politikalara dönüştürülüyor. Örneğin yabancılara Türk vatandaşlığı verilip verilmemesinde ölçüt olarak kullanılabiliyor. Neden yurtdışındaki Kürtler veya Ermeniler “soydaş” olarak görülmüyor da, yurtdışında “etnik Türk olarak algılanan” topluluklar “soydaş” olarak görülüyor? Eğer Türkiye’de Türklük kimliği etnik-ırksal bir kimlik olmasaydı, bu mümkün olabilir miydi? 

Türk devletinin algısına ve resmi prosedürlerine, uygulamalarına, politikalarına göre Türklük, etnik ve ırksal aidiyet temelinde bir kimliktir. “Türk” devleti “Türklerin devletidir”.

3 YORUMLAR

  1. Hocam ehem ile muhim mevzu kapsaminda bu konuya bu kadar takmaya su sira gerek var mi?…kusura bakmayin fakat degerli fikir ve yorumlarinizi orseliyor…Turku, Kurdu farketmiyor…adam herkese zulmediyor.

    • Eger “Sanli Tarihimizde” o ilk ermeni vatandasi taslatmasaydik, susmasaydik ona zulmedilirken bugun sira bize gelmeyecekti. O sebepten her turlu irkcilik adina konusmanin her zaman sirasi bence..

  2. Kişiler yada olaylar çok önemli değil.. kafa yapısı ve fikirler önemli.. kafa değişmezse biri gider biri gelir, zulüm devam eder, kürtler yüzyıldır zulüm görüyor, bu kafa yapısıyla bir yüzyıl daha zulüm görürler(zulmedenlerin kafa yapısı)..receb ve devlet gider kemal yada meral gelir zulüm devam eder.. bence Mehmet Bey toplumun yani bizlerin kronik ve kalıtsal hastalıklarını teşhis edip yüzümüze vuruyor, rahatsızlığımız bu sebebten..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin