Erdoğan Putin’in dondurmasını neden yedi?

putin erdoğan dondurma

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Öngörülemez bir aktör olarak savrulup duran Türkiye’de güvenlik riskleri artarken, otoriter rejimin başındaki Recep Tayyip Erdoğan’ın ani günübirlik Moskova ziyareti üzerinde durulması gereken önemli bir gelişmeydi. Bu tür görüşmelerde genellikle magazinsel yönü ağır basan fotoğraf kareleri ve öyküler kamuoyunun ilgisini çeker. Yine öyle oldu. Rusya devlet başkanı Putin ve Erdoğan’ın dondurma yedikleri enstantane ön plana çıktı, hatta buna dondurma diplomasisi diyenler oldu. Türkiyeliler uluslararası meselelere eksantrik isimler vermeye bayılıyor, çünkü fazlasıyla duygusallar. Elbette duygusal olmakta bir sakınca yok. Yanlış olan duygular ve aklın muhakeme gerektiren konularda oynadıkları rol. Ermenistan’la futbol diplomasisi, Yunanistan’la deprem veya sirtaki diplomasisi gibi temaların uluslararası ilişkiler aritmetiğinde fazlaca önemi yok. Devletler insanlar tarafından yönetilse de, onları insani duygularla hareket eden varlıklar olarak algılamak sağlıklı değil ve gerçeklerden kopuk bir bakış açısı. Dolayısıyla bu yazıda ben Putin’in Erdoğan’a ikram ettiği dondurmanın ötesini ele alacağım izninizle.

Rusya bilindiği üzere Suriye’deki hâkim iki büyük güçten biri. Sahadaki diğer büyük güç ABD. Her iki büyük güç de Suriye’de birbirinden farklı yerel güçlerle ittifak kurmuş durumdalar. Rusya Suriye merkezi yönetimiyle, yani uluslararası örgütler nezdinde Suriye’yi resmi olarak temsil eden Esad rejimiyle, ABD ise Suriye’nin kuzey bölgelerini kontrolü altında tutmakta olan Kürtlerle beraber hareket ediyor. Türkiye bu güç konstellasyonunun neresinde peki? İşte Erdoğan’ın Putin’le dondurma yerkenki fotoğrafının ve videosunun servis edildiği ziyaret, bu bağlamda değerlendirilmeli.

Türkiye Suriye’de krizin başlamasından itibaren cihatçı İslamcı gruplara fiili destek verdi. Daha önceki yazılarımda bu konunun detaylarını işlemiştim. Bu nedenle bu yazıda ayrıntılara girmiyorum. Ancak konunun püf noktası şu: Türkiye’nin destek verdiği cihatçılar Suriye’deki iç savaşın kaybedenleri. ABD himayesinde konsolide olan Kürt bölgesi bir yanda, Rusya himayesinde gücünü ve kontrolünü toparlayan Esad rejimi diğer yanda, yeni bir fiili durum meydana geldi. Cihatçı İslamcı güçler küçüldüler ve yok oldular. IŞİD bu güçlerin büyük olanıydı. IŞİD’le aynı ideoloji ve metotları kullanan diğer terörist gruplar da ufalma sürecine girdiler, sonrasındaysa yok oldular. İdlib bölgesinde kalan son kaleleri de Rus ve Suriye güçlerinin askeri operasyonlarıyla çöktü. Bölgedeki siviller ve milisler kuzeye, Türkiye sınırına doğru harekete geçtiler. Bu arada Türkiye’nin “askeri gözlem noktası” olarak bahsedilen askeri varlığı da rejim ve Rus güçlerinin saldırdığı ateş hattında sıkıştı. Gözü karartan Esad, nefret ettiği Türkiye rejimine karşı arkasına aldığı Kremlin desteğine güvenerek meydan okudu, okuyor. Ve her geçen gün Ankara Şam’a biraz daha fazla teslim oluyor.

Diğer yandan ABD desteği ve koruması altında kantonlaşan ve devletleşen Suriye Kürtleri de Türkiye rejiminden hiç hazzetmiyor. ABD ile varıldığı öne sürülen tampon bölge anlaşması uyarınca Kürt kuvvetleri güneye, Türkiye yaklaşık otuz kilometre uzağa çekildiler. Boşalan sınır boyu hattı içine anlaşma gereği Türk ve ABD askerleri konuşlanacak; böylelikle Türkiye “PKK saldırılarından” korunacak! Esasında aralarındaki ideolojik yakınlığa karşın, Suriye Kürtleri amaçları bakımından Türkiye’deki Kürt hareketinden – bu arada PKK’dan da – farklılar. Fakat Ankara Suriye’deki varlığını meşrulaştırmak adına bu bölgedeki Kürtleri PKK gücü olarak niteliyor, iç siyasi kaygılarla toplumunu bu yönde bilgilendiriyor. Fakat sonuç şu ki makro ve ayakları yere basmayan hedeflerden, kendi sınırlarını korumak dışında bir hedefi olmayan orta güç bir ülke konumuna indirgenmiş durumda Türkiye. Yüz yıl önce kendi toprakları olan bir bölgede hedefinin salt kendi sınır güvenliğini sağlayabilmek olarak deklare eden bir ülke var. Dahası, madem sadece sınır güvenliği idi mesele, o halde neden Suriye rejimini doğrudan hedef aldınız ve rejim karşıtı grupları aleni biçimde desteklediniz diye sormayalım mı? Emevi Camii’nde namaz falan gibi İslamcı düş politikalarını nereye koyacağız o zaman? Demem odur ki, Ankara Suriye’de büyük oynamak istedi. Bölgesel güç olarak Suriye’yi kendi güdümüne almayı arzuladı. “Nusayri” Esad söylemi üzerinden ve demokrasi retoriğini kullanarak Sünnici-İslamcı bir politika güttü. Oysa desteklediği İslamcı-cihatçıların demokrasi ve insan hakları gibi bir dertleri yoktu. Tıpkı Ankara’daki rejim gibi! Kendisinde demokrasi, hukuk ve insan hakları olmayan Türkiye, İslamcı-cihatçıları demokrasi havarisi “özgür Suriye” güçleri olarak algıladı.

Sonuçta bu tabloda dediğim gibi iki küresel güç var. Biri Rusya, diğeri ise ABD! Oyunun kazananları – ne kazandıklarına girmeksizin söylemek gerekirse – bu güçlerdir. Türkiye Suriye’de ne kazanmıştır sorusunu sormak bile biraz abesle iştigal oluyor. Ne kaybetmiştir demek daha yerinde bir sorudur.

Türkiye Suriye’de çok şey kaybetti. En başta, ekonomisini, demografisini ve sosyal bütünlüğünü sarsıcı bir göç dalgasıyla vuruldu. Dört milyon Suriyeli mülteci, uzun süredir Türkiye’de ikamet ediyor. Dahası bu rakam günden güne artıyor. Rusya’nın ve Esad güçlerinin İdlib saldırısı sonrasında yeni bir göç dalgası tetiklendi örneğin. Yani Türkiye, Suriye politikaları nedeniyle hala her geçen gün zarara uğramaya devam ediyor. Diğer kaybedilen şey, bölgedeki göreceli istikrar oldu. Suriye durup dururken büyük güçlerin kontrolüne girdi. Tıpkı Irak gibi, ama Irak’tan çok daha olumsuz bir durum Türkiye’nin karşısına çıktı. Oysa 1990’larda PKK’yı destekleyen politikalardan cayan, su konusu ve Hatay meselelerinde akıllı hareket etmeye başlayan, Ankara ile ekonomik ilişkileri derinleştiren bir Suriye vardı. Bu Suriye, kendi toprakları üzerinde tam kontrolü sağlamış, çocuklarını ve gençlerini eğitebilen, AB ile Akdeniz ve Komşuluk politikaları çerçevesinde ortaklık kurmuş, normal bir sağlık, altyapı, eğitim ve ekonomiye sahip bir komşuydu. Açıkçası “Nusayri” olarak nitelenen Suriye rejimi, otoriter olmasına karşın görece açılımlarda bulunan, dahası İslamcı-cihatçı fanatiklerden çok daha “normal” bir Suriye vizyonuna sahip, konsolide olmuş bir devlet görünümündeydi. Evet, içeride ağır insan hakları sorunları vardı, ama bugünkü durumla mukayese kabul etmeyecek bir siyasi tablo mevcuttu. Türkiye, bu komşusunu istikrarsızlaştırdı, iç savaşa sürükledi. Bu yaşanan dramatik durum, Suriye tarihi yazılırken Suriye siyasi karar alıcılarının ve elitlerinin toplumsal hafızasında yer alan en temel olay olacak, şüpheniz olmasın. ABD veya Rusya uzaklarda ülkeler. Ama Türkiye ve Suriye komşu! Coğrafi kader ortaklıkları devam edecek. Türkiye’nin çıkmasına önayak olduğu ve sonrasında körükle gittiği yangın, Suriye tarihinin en büyük insani dramına neden oldu. Bu durum gelecekte de ilişkilerin normalleşmesi önündeki en büyük engel olacak.

Türkiye, Suriye iç savaşının en büyük kaybedenidir. Her milimetresi hata, kayıp ve hezimet olan Suriye politikasında son tango, İdlib. Erdoğan Putin’den saldırıları durdurmasını rica etti. Bir temennidir. Bir acizliktir. Bir yalvarmadır. Çünkü eşitler arası bir ilişki yok ortada. Uluslararası siyasette dostluklar ve duygular değil, çıkarlar belirleyicidir. Dahası, normatif bakımdan yaklaşacak olsak dahi, Türkiye “etik” nedenlerle veya uluslararası hukuki gerekçelerle herhangi bir talepte bulunamaz! Çünkü Ankara’daki rejimin kendi yöntemleri ne etiktir, ne de uluslararası hukuka uygundur! Türkiye İslamcı cihatçı fanatiklere el altından silah sevkiyatı yaptı! Bu militanlara topraklarından geçiş izni verdi. Onlara mühimmat, araç gerek tedarik etti! Bunları ve çok daha fazlasını yapan bir rejim, Rusya’dan “etik hareket etmesini” isteyebilir mi? İsterse kapalı kapılar ardında ne yanıt alır? Ankara Suriye topraklarına asker soktu, bölgede aktif savaşkan taraf oldu. Dahası desteklediği İslamcı-cihatçı çapulcular arkalarında TSK unsurları, katliamlar yaptılar, bölgede terör estirdiler! Uluslararası hukuka tümüyle aykırı bu hareketlerin siyasi kararlarını almış olan bir rejim, hangi yüzle Rusya’dan uluslararası hukuka uymasını talep edebilir? Türkiye’nin hiçbir inandırıcılığı yoktur yani! Üstüne üstlük, teknik olarak Suriye merkezi hükümeti Rusya ile işbirliği yapmaya karar vermiştir; yani Rusya egemen Suriye devletinin bilgisi ve onayıyla Suriye’de bulunuyor! Yani egemenlik hakları bakımından Türkiye, Suriye’de illegal olarak asker bulundururken, Rusya merkezi hükümetin kararıyla Suriye’de asker bulundurmaktadır. Bunlar gerçekler. Doğru-yanlış olarak değerlendirmeden, mevcut hukuki müktesebata göre olan durum budur.

Erdoğan Putin’den yukarıdaki nedenlerden dolayı İdlib’teki operasyonun durdurulmasını ancak “rica edebilir”. Dahası, güç politikaları bakımından da Rusya Türkiye’ye göre misliyle daha güçlü bir aktör. Şimdi, gelinen nokta itibarıyla, ABD ile Rusya arasına sıkışmış durumda olan, dahası her iki büyük gücün de kullanıp atmak istediği türden bir aktör, Türkiye! ABD, Ankara’ya “Kürtlerin olduğu bölgeden uzak dur!” dedi. Kıtır olarak da “tampon bölge” önerdi. Fiilen bu tampon bölge ABD kontrolünde olacak! Yani Türkiye, öyle kafasına estiği anda gözlerinin üstünde kaşları var diye Kürtlere saldıramayacak. Yani Türkiye bölgeden tümüyle izole edilecek. ABD bunu istiyor. Bu nedenle de Kürtler sorun çıkartmadan biraz güneye çekildiler. Böylece sınır güvenliklerini daha efektif biçimde sağlamış oldular. ABD Türkiye’nin blöfünü gördü. Ankara’nın derdinin kendi sınır güvenliğini sağlamak olmadığını Washington gayet iyi biliyor. “Al sana sınır güvenliği!” dedi, Kürtleri daha da otonom hale getirecek önlemini aldı. Türkiye rejimi, bu hezimeti iç kamuoyuna satmaya çalışıyor! Fakat Rusya, ABD’nin dediğini kabul eden ve Kürtleri merkezi Suriye otoritesinden kopartma riski barındıran, yani Kürtlerin elini Esad’a karşı güçlendiren bu hamleden hiç memnun olmadı. Bunun için İdlib üzerinden Türkiye’yi cezalandırdı! Ankara’ya Rusya’nın uydusu olduğunu anımsattı! Ruslar bu tür işlerde çok direkt hareket eder. Fazla konuşmaz, askeri gücünü kullanır! Bunu zamanla Türkiye öğrenecek!

Şark kurnazı Türkiye rejimi, kendisini Rusya ve ABD’yi bir ipte oynatabilecek cambaz sandı! Fakat fena yanıldı! Bu hatanın bedeli, Türkiye’nin büyük güçlerin insafına terk edilmiş olmasıdır. Tekrarlıyorum: Türkiye’nin sınır bütünlüğü de dâhil güvenliği büyük tehlike altındadır! Türkiye bu gidişle daha çok, ama çok dondurma yer!

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin