Dış siyasette çözülme

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Dış politika her devlet için çok önemli ve hayati, teknik yönü ağır basan, ideolojilerden en az etkilenmesi gereken siyaset alanı. Dış ilişkiler, bir devletin güvenliği ile doğrudan ilintili olduğu için merkezi bir önemdedir. Devlet olmanın önemli koşullarından biri de merkezi hükümetin sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde diğer devletlerle dış ilişkilere girebilme durumudur. Her devlet hukukun en az yaptırımlarla desteklendiği ve bu nedenle normatif zorlayıcılık eksikliğinden muzdarip uluslararası sistemde, maksimum güvenlik sağlamaya çalışır. Ne kadar bağımsız olarak nitelenirlerse nitelensinler, devletler dış politika yaparken kendileri dışında var olan geniş ve etkili bir dış evreni dikkate almak durumundadır. Dış politika bu bakımdan salt etkisel bir alan değil, tepkisel bir alandır da. Bir başka ifadeyle, devletler dış siyaset yaparken sadece kendi arzularına göre hareket edemez. Diğer uluslararası sistem aktörlerinin davranışlarından da etkilenir ve hareketini, davranışını ve stratejilerini oluştururken uluslararası sistemi bir bütün olarak dikkate alır.

Uluslararası sistem işbirliği ve rekabet ekseninde şekillenir. İşbirliklerini maksimize edebilen, çatışmaları minimal seviyeye çekebilen bir dış politika başarılı addedilebilir. Detaylandırmak gerekirse, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde formüle ettikleri çıkarları çok belirleyicidir. Kısıtlı kaynakların olduğu bir dünyada, çıkarları doğrultusunda kendileri için en fazla kar getirecek şekilde davranan devletler, ister istemez kimi zaman diğer devletlerle rekabete ve çatışmaya girer. Bazen potansiyel çatışmalar eskale olur, yani sıcak çatışmaya kadar varabilir. Çakışan çıkarlardan dolayı sıklıkla devletler birbirleriyle sürtüşmeli ilişkilerde diplomasi yürütür. Çoğu zaman diğer devletlerle ilişkilerini yoğunlaştırarak ve işbirliğine, hatta ittifaklara giderek, kendileri için tehdit haline gelen devlet ya da devletleri dengelemeyi dener. Bunu başardıklarında güç dengesi kuruldu deriz. Devletler karar alma süreçlerini bu güç hesaplamaları üzerine kurar. Her istediklerini alamayacağını bilen devletlerin başarısı, kendi güçlerini ve diğer aktörlerin güçlerini doğru teşhis edebilmelerinde yatar. Yani kendi gücünü abartmamak, gücü doğrultusunda dengeli çıkarlar formüle etmek stratejinin temeli olmalıdır. Tahayyüller dış politikada önemli olsa da, mutlaka rasyonel akılla dengelenmelidir.

Türkiye Anadolu coğrafyasında çok stratejik bir toprak parçası üzerinde var olan bir devlettir. Tarih boyunca üç eski kıtanın birleşme halkası içinde kalan sınırları ile hem yoğun göçlere, hem yoğun güç mücadelelerine, hem de savaşlara maruz kalmış Anadolu coğrafyası, gücü ile hedefleri arasında denge kuramayan devletleri bünyesine kabul etmez. Bu tür devletler bir şekilde yiter gider. Ya güçlüyken izlediği tutumu güçsüzleşince de devam ettirmek istemekten, ya da güçsüzken gücüyle orantısız hedefler takip etmekten dolayı devletler ciddi varoluş sorunu yaşayabilir. Bugün Ankara’nın takip ettiği tutarsızlıklarla dolu dış ve güvenlik yaklaşımları, gücüyle orantı kuramayan dış ve güvenlik politikaları karar alıcılarının ülkelerini tehlikeye atmalarına tipik bir örnektir.

1800’leerin sonunda ve 1900’lerin il yirmi yılında gücüyle orantı kuramayan dış siyaset nedeniyle 1299 tarihinden beri bulunduğu coğrafyada majör etkilerde bulunmuş Osmanlı İmparatorluğu çökmüştür. 1920’deki TBMM hükümetinden itibaren, askeri-bürokratik cumhuriyet elitleri dış politikayı ayakları yere basan ve tutarlı bir yaklaşımla yönettiler. İmparatorluk rüyalarından ve Sevr sendromundan arındırılmış, rasyonalize edilmiş bir yaklaşımla Türkiye iç konsolidasyonunu bu sayede sağlamayı başardı. Daha fazla toprak ve güç kaybetmeden, kendi Misak-ı Milli sınırlarının içerisinde güçlenmeyi seçti. Avrupa ve Ortadoğu’da paktlar çerçevesinde işbirliklerine giderek 30’lu yılların artan istikrarsızlığında güvenliğini sağlamaya çalıştı. Bağıtlar temelinde Sovyetlerle, İngiltere ve Fransa’yla, Almanya ve İtalya’yla dengeli ve gücüne oranlı bir siyaset güttü. Savaş sonrasında Sovyetler, Türk-Sovyet Dostluk Antlaşmasını uzatmayıp, Türkiye topraklarına ve Boğazlara göz dikince, tek başına bu büyük güce karşı duramayacağını teşhis etti ve ABD önderliğindeki Batı ittifakına yönelerek Sovyet tehdidini nötralize etmeye çalıştı. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı stratejileri çerçevesinde yoğun bir destek alarak, Karadeniz-Akdeniz hattını Sovyetler’e kapatmak karşılığında toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağladı. Devletler arasında dostluklar yoktur, çıkarlar vardır. Uluslararası ilişkilere giriş derslerinde öğrencilere öğretilen en temel yaklaşımlardan biri budur. Türkiye, ABD ve Batı ile ittifak kurarken, bir güç hiyerarşisi içine girdiğini biliyordu.

İttifaklar aşk evlilikleri değildir. Çıkarların ve karşılıklı beklentilerin söz konusu olduğu mantık ilişkileridir. Türkiye, ABD ve Batı ile kurduğu ittifak ve işbirliği ilişkisinde bu gerçeği daima göz önünde tutmuştu. Ta ki AKP’nin son dönemlerine dek! NATO üyeliği Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve güvenliğini sağlarken, haliyle ABD ve NATO da Türkiye’ye bazı işlevler yükledi. Bu işlevlerin en birincil olanı, anti-komünist bir ülke olarak kalması ve Türk-Sovyet sınırı ile Karadeniz-Akdeniz geçiş güzergâhının kontrolünü Batı lehine sağlamasıydı. Soğuk Savaş döneminin en önemli jeopolitik rollerinden biridir bu. Ankara bu sorumluluğu bilmiyor değildi. Güvenlik gerekliği, jeopolitik sorumluluk almasını gerektiriyordu. Ancak dolaylı fayda olarak, çok partili demokrasisini ve insan haklarını geliştirme olanağı da elde ediyordu. Çünkü Soğuk Savaş’ın ideolojik boyutu vardı. Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi (temel insan hakları ve özgürlüklerin garanti edildiği özgür ülke statüsü) Batı kulübünün üyeliği için ön şarttı. Esasında bu değerleri ne Osmanlı siyasal sisteminde ne de 1920’lerin ve 1930’ların erken cumhuriyet döneminde bir hedef olarak almamış olan Türk entelijensiyası için NATO üyeliği bir şans olabilirdi. Türkler Batılı olarak kabul gördükleri bu ligde, tüm standartları sağlayabilir, NATO rolünü güvenliğe ve istikrara çevirebilen diğer üye ülkeler gibi daha kalkınmış ve demokratik bir topluma dönüşebilirdi. Ancak dış dinamikler (NATO üyeliği ve Türkiye’nin Batı kulübüyle olan ilişkileri) bu gelişimi sağlamak için tek başına yeterli değildi. Yine de bu dış politika tercihi (Batı yönelimi) Türkiye için bir şanstı.

ABD ve NATO hiçbir zaman Türkiye’ye zarar vermeye çalışmadı. Aksine 1945-1991 arasında Türkiye topraklarının Sovyet işgaline uğramaması için bir güvenlik sigortası oldu. Ankara ise Johnson mektubuna, Kıbrıs krizine, ambargolara, haşhaş meselesine, çuval olayına ve diğer ikili-çoklu sorunlara karşın NATO ve ABD ilişkileriyle Batı yönelimini daima birincil dış politika önceliği olarak korudu. Ordusunu modernize etti, eğitti ve donattı. Dahası Kemalist elitler Batı yönelimli dış politikayı Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedefine ulaşma yolunda bir kaldıraç olarak algıladı. Laik Türkiye’nin Batı’yla entegre olmuş, Batılı kurumlarda üye olan konumunu, Türkiye modernleşmesinde bir dinamik etki olarak kullandı. AB yönelimi de dahil, tüm Batı ilişkilerinde Batılı olduğunu bu güvenlik ve dış politika kimliği ile meşrulaştırdı.

Bu dış ve güvenlik politika yönelimi olmasaydı, Osmanlı Devletinin son asrından itibaren yaşamsal bir tehdit haline gelen Rusya etkisini dengeleyemezdi. Rusya’nın 1945 sonrasında Türkiye’den toprak talep etmesi ve Boğazlara-Marmara’ya gözünü dikmesi, NATO ve ABD ittifakı sayesinde bertaraf edilebildi. Aynı zamanda Atatürk dönemindeki Türkiye olduğu gibi, NATO statüko yanlısı bir grubu temsil etmekteydi. Yani sınır değişimlerine karşı çıkıyor, Sovyetler tarafından işgal edilen doğu Avrupa’nın kaderinin Avrupa’nın batısında ve güneydoğusunda tekrar etmesine karşı bir statüko cephesi kuruyordu. Türkiye 1920’deki TBMM hükümeti ve 1023’teki Türkiye Cumhuriyeti’nden beri statüko yanlısı bir güç oldu. 1950’lerin sonlarında Kıbrıs meselesine girene kadar aklına statükoyu değiştirmek gelmedi. Ne İkinci Dünya Savaşı sonrasında 12 adanın İtalya’dan Türkiye’ye iadesi, ne de Kıbrıs ve Balkanlar Türkiye’nin heves duyduğu dış politika hedefleri olmamıştı. Ne var ki 1950’lerde özellikle Demokrat Parti iktidarıyla ve konjonktürel olaylarla beraber, Türkiye Ege ve Kıbrıs’a aniden ilgi duymaya başladı. Yine de 1974 harekâtına dek bir hamle yapmadı. 1974’te birinci harekâtta durup Kıbrıs Türklerine soluk aldırmıştı ve Yunanistan’daki darbecileri devirmişti. Kaldı ki Kıbrıs’ta Nikos Simpson darbesi de çökmüştü. Ama Ankara derinleri hızlarını alamadı. Bahaneyle ikinci askeri operasyonla adanın yüzde kırkını işgal ederek bugünkü KKTC bölgesini ele geçirdi. Tabi bu adımı Batı olumlu karşılamadı.

Böylece Türkiye’de “Batı bizim çıkarlarımıza karşı” algısı yerleşti. Kimse bu algıyı sorgulamadı. Ecevit Kıbrıs fatihi olarak algılanırken, ortanın solu yaklaşımında ulusalcı refleksler başat oldu. Yani Türk solu hem Marksiyan hem de Kemalist-ulusalcı reflekslerle anti-Amerikan bir algıya evrildi. ABD’nin üçüncü dünyada ve Türkiye’de bazı darbe girişimlerine destek vermesi ya da en azından göz yumması bu algıyı pekiştirdi.

Türk sağı da İslamcı ve Pantürkist okumalarla ABD ve Batı karşıtı akımların rahatlıkla palazlanabildiği bir toplumsal taban oldu. Antisemitizm ve dar-ül harp karşıtı reflekslerle okunan Batı ile ilişkilerde Türk-İslam kesimi devamlı “özüne dönen Türkler-Müslümanlar” retoriğiyle tabanlarını dinamik tutmaya çalıştı. Ve başarılı da oldu.

Yine de ülkedeki ana yönelim NATO etkisiyle sürdü. Askeriye de bürokrasi de 1991’den sonra ayyuka çıkan “yeni arayışlar” özlemlerini pratiğe dökemediler. Ancak dış politikada artan AB etkisi 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında çok belirleyici olunca ve ciddi bir demokratikleşme beklentisini gündeme getirince, pozisyon belirlemek durumunda kaldılar. Yalnız bu arada Kürtler ve İslamcılar (sistemden dışlanan iki ideolojik grup) AB değerleri içinde özgürlük alanlarını genişletebileceklerini keşfettiler. Kürtler zaten 1990’lardan beri Batı’yla iyi ilişkiler kurarak ciddi bir lobi elde etmişti. Refah Partisi’nin 28 Şubat deneyimi sonrasında, yeni AKP AB ve ABD ile iyi ilişkiler kurmanın hayati önemini anlamıştı. 2002’den sonra bu ipe tutunarak, AB üzerinden vesayeti eritme stratejisini izlediler. Derin devlet bu olanları korkuyla izliyordu. Hem küçülüyor, hem de endoktrine etmek istedikleri Türkiye tehlikeye giriyordu. Kürtler haklar elde ediyor, İslamcılar katı-laikçi devleti dönüştürüyordu. Böylece 28 Şubat’ta ilk erken reflekslerini gördüğümüz anti-AB’ci kanat, giderek daha topyekûn bir anti Batıcı yönelime evrildi. Özellikle hapse giren darbe planlayıcısı subaylar (Ergenekoncu yapılar) Batı yöneliminin normlarının Türkiye’de kendi etkilerini sıfırladığını acı şekilde öğrendiler.

AB sürecinin dinamiği AB, Cemaat, liberaller, Kürtler, azınlıklar vs. AKP’ye süreçte destek oldular ve derin yapının tepkisini çektiler. AKP 17 Aralık sonrasında Ergenekoncu derin yapılarla pazarlık yapıp devletin ana dış politika yönelimini derin yapıya teslim edince, tüm bu gruplar derin yapının ve Erdoğan’ın doğal düşmanları haline geldiler. Ancak bu grupları tasfiye etmek için Batılı normlardan tümüyle uzaklaşmış bir Türkiye gerekiyordu. Bu ise ancak bir kırılmayla olabilirdi. 15 Temmuz bu kırılmadır. 180 derecelik yön değişikliğinin meşruiyetini sağlayan şey 15 Temmuz’dur. Batı’nın dürencini dengeleyecek aktörse Rusya’dır. Derinlere göre Rusya’nın yörüngesine girmeden Batı’nın çekim alanından kurtulmak imkânsızdı. Böylece derin yapı Avrasyacılaştırıldı. Ayrıca Avrasyacılık içinde barındırdığı ABD ve Batı karşıtlığı sayesinde İslamcı, milliyetçi ve ulusalcıları aynı hedef çevresinde birleştirebiliyordu. Bu konsensüs tabanı üzerinden dış politikayı tümden değiştirdiler. S-400 krizi aslen bunun dışa vurumudur. Batı’nın son direniş hattı S-400’lerdir.

Rusya bir Pitbull köpeği gibi ısırdığını kolay bırakmaz. Türkiye’nin gücünün ve imkânlarının çok ötesinde kurduğu hayaller, Rusya’nın en büyük şansıdır. Moskova Türklerin zaafını biliyor. Tıpkı Almanların Birinci Dünya Savaşı’nda ve İkinci Dünya Savaşı’nda yaptığı gibi, Türk’lere jeopolitik hayaller satıyor. Avrasyacılar, Erdoğan, İslamcılar, Ülkücüler ve Türk “solu” Rusların zokasını yuttu. Gücünü abartan ve karşısındaki güçleri küçümseyen Türk entelijensiyası, Ruslarla kuralları olmayan bir oyuna girişti. Ruslar bu sayede Türk dış politikasını istedikleri kıvama getirerek kendi çıkarlarına en uygun zemini hazırladı. Türkiye yalnızlaştırıldı. Kremlin’den gelen direktiflere uygun hareket ettiği sürece, bu kuralsız oyun kör topal devam eder. Ama ne zaman ki Ruslar hazmı güç bir taleple gelir ve Ankara yön yan çizer, işte o zaman bu yalnızlık Türkiye için ciddi bir varoluş tehdidi olur. O gün uzak değil.

Dış politika dediğim gibi teknik bir alan. Hata kabul etmez! Hata üzerine hata yapan ve oradan oraya savrulan bugünkü dış siyasetin sonucu hüsran ve hicran olacak.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin