Diaspora’da nefret suçları ile mücadele etmek

YORUM | UĞUR TEZCAN

Bu bağlamda ifadeler okuduğunda bazı insanların ‘böyle bir mücadeleye gerek yok!’, ‘bunun bir faydası yok!’, veya ‘üzerine gidip olayları daha da kızıştırmaya gerek yok!’ tarzı yaklaşımlar sergilediklerini iyi biliyorum. O tür düşüncelerin rağmına; son yaşanan bazı gelişmeler üzerine, uzunca bir süredir hep yazmak istediğim ve ara ara Twitter’da işaret ettiğim bir takım hususlara bu yazı vesilesiyle değinmek istiyorum.

Sizler 1990’lı yıllardan itibaren kendi ülkenizde süregiden baskılardan emin olmak ve aynı zamanda da sizlere ait duygu ve düşünceleri başka zeminlerde de yeşertebilmek gibi saf ve temiz duygularla yurt dışına açıldınız; oralarda ufak topluluklar oluşturmaya gayret ettiniz. Şimdilerde ise Ergenekon-Erdoğan iş birliği ile ülkenin getirildiği noktada büyük bir zulmün; hatta soykırımın mağduru haline getirildiniz ve mecburi bir göçe, zaruri bir saçılıp-dağılmaya maruz bırakıldınız.

Dünya tarihi, insanlık serüveninin göç yollarında geçen çilelerinin, mazlumiyetlerinin ve mağduriyetlerinin hikayesidir desek hata etmiş olmayız. Zulümler o hikayenin mürekkebi, zalimler kalemi ve itici gücü, kader müellifi, zaman da o acıların üzerine yazıldığı kağıdıdır! Nice milletler, yabancı istilacıların yıkıcı güçlerinden ve onların aç gözlü iştahlarından kaçarlarken, niceleri de kendinden olan veya görünen liderlerin hırs, hased, intikam, güç sevdası, paranoyaklık ve yolsuzluk gibi hastalıklarının neticesinde, niceleri de daha başka sosyal, ekonomik ve coğrafi etkenlerin cenderesinde kendilerini hep göç yollarında bulmuşlar ve daha emin topraklarda hayata tutunmaya çalışmışlar ve bu maksatla oralarda irili ufaklı topluluklar oluşturmuşlardır.

Sosyolojik süreçler, başta Yahudiler olmak üzere değişik milletlerin karşılaştıkları bu tür yayılmalara ‘diaspora’ ismini kazandırmış. Başlangıçta daha çok Yahudiler için kullanılan bu kavram sonraları daha genel ve muğlak anlamlar ifade eder hale gelmiş ve başka milletler ve topluluklar için de kullanılmaya başlanmış: Ermeni diasporası, Rus diasporası, Afrika diasporası, Çin diasporası, İran diasporası, Meksika diasporası, Türk diasporası (daha çok Almanya göçmenleri üzerinden), Hint diasporası, Küba diasporası gibi örnekler bugün sosyo-politik gündemlerin önemli bir teması konumuna gelmiş.

İlginç olan ise bu sosyo-politik tanımlamaların genellikle Batı ülkelerinde yaşayan göçmen toplulukları ifade etmede kullanılıyor olması ki, bugün geldiğimiz noktada yeni diasporalar üreten Müslüman toplulukların da, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, kendi zalimlerinden kaçarak Batı toplumlarına doğru saçılıyor olmaları oldukça ilginçtir!

Zaten anlamı gereği diaspora kelimesi saçılmak, dağılmak, yayılmak (scattering, dispersion) gibi anlamlara geldiği gibi; kendi öz vatanından uzakta yaşayan kimseler (expatriate) anlamına da gelir. Hatta, Yunanca kökenleri itibarıyla bakıldığında bazıları onun ‘bir tohum gibi saçılmak’ anlamına geldiğini de iddia ederler!

Şimdilerde sizler de kendi zalimlerinizin kıskançlıklarının, münafıkane korkularından kaynaklanan ölçüsüz düşmanlıklarının ve boş ihtiraslarının kurbanları olarak dünyanın değişik yerlerine bir tohum gibi saçılıyor ve oralarda yeni bir diaspora oluşturuyorsunuz; farketseniz de, farketmeseniz de! Bu, Türkiye’nin 2. Dünya savaşı akabinde Almanya’ya gönderdiği vatandaşların oluşturduğu diasporadan çok farklı sosyolojik dokulara, enerji kaynaklarına ve gelişme kabiliyetine sahip yeni bir saçılım. İyi değerlendirilirse ve doğru şekilde kanalize edilip yönlendirilebilirse büyük bir ağacı sonuç verecek bir tohum mesabesinde işlev görebilir. Rastgele esiyormuş gibi görünene rüzgarlar ve fırtınalar toprağa bir çok tohum saçılmasına sebebiyet verebilir; ancak o tohumlardan hangilerinin çürüyüp gideceğine, hangilerinin başağa duracağına, hangilerinin dallanıp budaklanacağına, hangilerinin meyve vereceğine karar veren ve o kararın kazasına sebebiyet verecek olan gerekli şartları tahsis edip onun hizmetine sunan ilahi kudretin nasıl tecelli edeceğine sadece o tohumların, rüzgarın, suyun ve havanın sahibi vakıf ve müdrik olabilir. 

Göçmenlerin ve diaspora oluşumlarının yakın tarihine şöyle hızlıca bir göz attığımızda sizlerin ayrı bir imtihanınız, bir özelliğiniz daha göze çarpıyor: Bana öyle geliyor ki zalimler eliyle yeni yurtlara gitmek zorunda kalan göçmenler silsilesine baktığımda zalimi tarafından gittikleri yerlerde de rahatsız edilmeye devam edilmiş insan örnekleri çok az. Kendi dini tarihimize yansıyan iki belirgin örnek: Afrika’ya göçmeleri emri verilen bir avuç sahabenin ardından propaganda yapmak amacıyla (eski) Amr’ı arkalarından gönderen Mekke ile; Musa’nın ardından göç yollarına düşen Yahudilerin peşine takılan Firavun örneği ilk başta aklıma gelenler!

Sizin zalimleriniz de benzer travmaların ve duyguların etkisiyle sizleri gittiğiniz yerlerde rahat bırakmıyorlar. Korkuları tüm bünyelerini, zihinlerinin tüm koridorlarını ve vicdanlarının en ücra köşelerini sarıp sarmaladığından dolayı sizlerin binlerce kilometer uzaklıktaki varlığınız bile onları titretmeye yetiyor. Sizin oralarda da malınızı, canınızı, rahatınızı, birlikteliğinizi, birbirinize olan sevginizi, hatta oralardaki yerel insanların sizi sevebilme ihtimalini bile kıskanıyorlar, içlerini kemirip duran korkuları aşamıyorlar ve sizleri kendilerine tehdit olarak görmeye devam ediyorlar. Bu sebeple de; kendi kurdukları sözde STK’lar, hükümet kurumları ve cahil takipçileri aracılığıyla sizleri tehdit etmeye, rahatsızlık vermeye, birbirinize düşürme gayretlerine, aleyhinizde olumsuz algı oluşturma ve fişleme çabalarına büyük bir hırsla devam ediyorlar.

Sizler zaten büyük oranda kendi amaçlarınızın gerektirdiği daha önemli işlere yoğunlaşarak ve onların sizi içine çekmeye çalıştıkları kaoslardan, tartışmalardan, dedikodulardan ve itiş-tokuşlardan uzak durarak doğru olanı yapıyorsunuz; onlara peşlerinde oldukları ilgiyi ve fırsatları vermeme konusunda temkinli ve sabırlı davranıyorsunuz.

Buna ilave olarak; o bölgenin insanlarına, temsil vazifeniz gereği, kendinize ait güzellikleri ve salih insan olmanın gereklerini yaşayarak göstermeye devam ediyorsunuz. Bir yandan temsil kabiliyetinizi sergilerken diğer yandan da ulaşmaya çalıştığınız insanlara yıllardır yaşayıp, savunageldiğiniz ilkelerden sapmadan, derdinizi, yaşadığınız zulümleri anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu gayretlerin daha sistemli ve çapı genişleyerek daha da arttırılmasının ehemmiyetini işaret ederek geçiyorum.

Ne var ki, Twitter hesabımda son bir kaç yıldır sürekli ifade ettiğim gibi, soykırım suçu işleyen ve suçu ispat derecesine gelmiş olan siyasiler ve devlet bürokratları aleyhinde deliller toplamaya ağırlık vermeli ve şartlar hazır olmamasına rağmen şimdi olmasa da yakın bir gelecekte dünya devletleri ve uluslararası mahkemeler nezdinde davalar açacağınızı ve bu uğurda deliller topladığınızı en alttaki zalimlerden başlayarak en üstteki zalimlere kadar duyurmalısınız. Mesela, ilk başlarda hapishanelerde işkence suçları delilleri ile netleşmiş insanların vakit kaybetmeden ve başka şartları beklemeden uluslararası mahkemelerde haklarında dava açılmasını hep savunmuştum. Bir kaç yıl gecikmeli olsa da bu yönde bazı çalışmalar başladı ki, daha da yoğunlaşarak ve istikrarlı bir şekilde takip edilmesi gerekir. Böyle çalışmaların psikolojik alt yapısı ve etkisi, sosyo-politik bağlamından daha önemlidir ve etkilidir diyerek geçiyorum.

Bunun haricinde, kendileri de o demokratik ülkelerde yaşadıkları ve o toplumların kanunlarına, eğilimlerine itaat etmekle yükümlü bulundukları halde hala Türk hükümetinin nefret suçu ve yasadışı adam fişleme ve benzeri suçlarına alet olan şahıslara karşı da asla müsamahakar ve ihmalkar davranılmamalıdır. Aksine; bu tür nefret suçu işleyen vatandaş ve bürokratların ilgili siyasi ve adli makamlara usulünce şikayet edilmeleri, elde deliller varsa bunların mutlaka onlarla paylaşılması; o ülkelerin insanına, adalet sistemine ve devletine karşı bir göçmen olarak vazifemizdir.

Delilleri ile bilinen, Twitleri ile bu suçları açıkça işleyen insanları aman boşver!’, ‘başımıza bela almayalım!’, ‘daha da azdırmayalım! vb. düşüncelerle yetkili mercilere ve adalete bildirmemek hem bir vatandaşlık/göçmenlik sorumluluğunu hem de dini bir vazifeyi ihmaldir. Hatta böyle bir ihmalin caiz olduğunu bile sanmıyorum ki bu tartışmaya açık bir konudur. Zira, o bulunduğunuz ülkelerde yasadışı şekilde adam fişlemek, tehditkar ifadeler savurmak, nefret suçu işlemek, halka açık alanlara sokmamak gibi eylemler cezasız kalmaması gereken eylemler kategorisinde değerlendirilirler. Hatta bunlar Türkiye’de halen devam eden soykırımın uç faaliyetleri kapsamında ayniyle soykırım suçuna iştiraktir.

Bunun haricinde suçluyu görmezden gelmek de bir sorumluluk ihlalidir. Orada resmi olarak yaşamayı kabul ederken nasıl oranın kural ve kanunlarına uyacağımıza dair zımmi bir yemin etmiş, bir anlaşma imzalamış sayılıyorsak; bu, bize o imkanları sunmuş o ülke insanına ve devlet aygıtına karşı (usulünce) yerine getirmeniz gereken hem kamusal hem de dini bir vazifemizdir.

Daha fazla uzatmamak için burada kesiyorum. Gerekirse bu hususları tekrar açarız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin