Osmanlı tarihinin bir dönüm noktası: Zenta Faciası

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Her devlet gibi Osmanlılar da yıllar içinde güçlerini koruyamadılar ve yaşadıkları mağlubiyetlerle sürekli toprak kaybettiler. Bu mağlubiyetlerin bazıları Osmanlı tarihinin çok acı ve dramatik sayfalarını oluşturdu.

Türk tarihçileri ise genellikle bu yenilgileri görmezden gelmeyi veya çok kısa yer vererek zaferleri öne çıkarmayı tercih ettiler. Halbuki bu yenilgilerden alınacak çok önemli dersler bulunuyor ve bu mağlubiyetlerin nedenlerinin ortaya konulması günümüz için de çok büyük önem taşıyor.

Padişah Yeniden Ordunun Başında

Osmanlı klasik devrinde padişahlar ordunun başında sefere çıkar, hatta kuruluş dönemi hükümdarları savaş meydanlarında bizzat savaşırlardı. Ancak Kanuni’den sonra oğlu II. Selim ve torunu III. Murat sefere çıkmamış, III. Mehmet’in yer aldığı Haçova Muharebesi ise son anda kazanılabilmişti.

17. yüzyıl padişahları da II. Osman ve IV. Murat dışında sefere çıkmadılar. Ancak II. Viyana Kuşatmasındaki başarısızlıklar sonrasında 1695’te hükümdar olan II. Mustafa sefere çıkmaya karar verdi.

Padişah böylece dedelerinin yolundan giderek “eski güzel günlerin yeniden yaşanacağına” inanıyordu. Bu savaşlarda Osmanlı Devleti’nin karşısında Avusturya, Rusya, Venedik, Malta ve Lehistan’dan oluşan “Kutsal İttifak” vardı.

Padişah bu sırada kendi ekibini kurmakta, hocası olan ve Şeyhülislamlık makamına getirdiği Feyzullah Efendi’nin telkinleriyle hareket etmekteydi. Feyzullah Efendi bu güveni suiistimal ederek küçük yaştaki oğullarını ve akrabalarını önemli makamlara tayin ettiği gibi daha ileri giderek bir oğlunun kendisinden sonra şeyhülislam tayin edilmesi için II. Mustafa’dan ferman bile almıştı.

Padişah sadrazamlık makamına da hocasının telkinleriyle Elmas Mehmet Paşa’yı getirmişti.  Bu sırada Sakız’ın geri alınması Padişah’ın “bir uğuru” sayılmış ve sefere çıkma isteği daha da kuvvetlenmişti. II. Mustafa bu duygularla tahta çıkışından beş ay sonra ordunun başında Birinci Avusturya Seferi’ne çıktı.

Haziran ayında başlayan seferde Osmanlı ordusu önce Lippa kalesini fethederek pek çok ganimet, savaş malzemesi ve esir elde etti. Ardından Temes suyu kenarında yapılan savaş da Kırım kuvvetlerinin desteğiyle kazanıldı. Bu zaferler sonrasında II. Mustafa’ya “Gazi” unvanı verildiği gibi Padişahın “güzel günlerin yakın olduğuna dair” inancı iyice arttı.

Felaketin Başlangıcı: Belgrat İstişaresi

Padişah II. Mustafa 1696 yılı Nisan ayında yeni bir sefere çıktı. Kaynaklara göre Belgrat’ta toplanan savaş meclisinde ulema ve vüzeranın önünde ağlayarak dua etti ve Allah’tan kendisine “Kanuni’nin Mohaç zaferi” gibi bir zafer ihsan etmesi niyazında bulundu.

Bu sırada Saksonya Kralı Auguste ile General Heisler kumandasındaki kuvvetlerin Temaşvar’ı kuşattığı haber alınınca Osmanlı kuvvetleri buraya yöneldi ve Ulaş’ta Avusturya kuvvetleri mağlup edildi.

Padişah üçüncü ve son seferine 1697’de çıktı. Bu sırada Avusturya’dan gelen barış teklifinin kabul edilmemesi, II. Mustafa’nın daha büyük zaferler kazanmayı hedeflediğini göstermekteydi.

Ordunun nereye yöneleceği konusunda Belgrat’ta yapılan istişare toplantısı, sadece savaşın değil Osmanlı Devleti’nin geleceğinde de etkili oldu.

İstişarede iki farklı fikir ortaya atıldı. İlk fikir Amcazade Hüseyin Paşa’ya aitti ve Varadin üzerine yürünmesi teklif ediliyordu. İkinci fikir ise Sadrazam Elmas Mehmet Paşa’nın da desteklediği, Temaşvar Muhafızı Koca Cafer Paşa’nın yönlendirmesiyle Temaşvar yönüne gidilmesi teklifiydi.

Bu toplantıyı inceleyen kaynaklara göre devlet adamları arasında kişisel anlaşmazlıklar vardı. Bir görüşe göre Sadrazam’ın kolay bir zafer kazanmasını istemeyen vezirler, Temaşvar yönüne gidilmesini savunmuşlardı.

Diğer bir görüşe göreyse Sadrazam’dan çekindiklerinden onun fikrine karşı çıkamamışlardı. Temaşvar muhafızı Koca Cafer Paşa da yaptırdığı binaları göstermek için Temaşvar yönüne gidilmesinde ısrar etmiş ve kendisini çok seven Padişah bu öneriyi kabul etmişti.

Halbuki Temaşvar güzergâhına karşı çıkan Amcazade Hüseyin Paşa yolun tehlikelerini açıkça ortaya koymuştu. Paşa bu güzergâhtan ilerlemenin çok zor olduğunu, Tuna’dan başka Temes, Bega ve Tesa sularına da köprü kurulması gerektiğini ve arazinin bataklık olduğunu belirtmiş, diğer yol seçilirse tehlikenin azalacağını ve nehir donanmasının desteğinin alınabileceğini ifade etmişti.

Ne acıdır ki bölgeyi çok iyi tanıyan ve iyi bir stratejist olan Amcazade’nin haklılığı faciadan sonra anlaşılabildi. Buna karşılık kendisini “cengâver” olarak gören II. Mustafa’nın istişareye ağırlığını koyamaması, küçük gibi gözüken ama faciayla sonuçlanan bir stratejik hataya zemin hazırladı.

Yine kaynaklar istişarede yanlış karar verilmesinde duygusallığın öne çıkmasının etkili olduğunda ittifak halindedir. Özellikle padişahın “Baba” şeklinde hitap ettiği Cafer Paşa’ya olan saygısı, hatalı karar verilmesine yol açmıştır.

Zenta: Bir Dönemin Sonu

Osmanlı ordusunun karşısında Prens Eugene gibi dirayetli bir komutan bulunuyordu.  Eugene casuslar vasıtasıyla Osmanlı ordusunun harekât tarzı hakkında bilgi sahibi oluyor ve komutanlar arasındaki anlaşmazlıklar ümidini artırıyordu.

Sadrazam Elmas Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Tuna’yı geçerek Titel’e yöneldi ve burayı aldı. Ardından yorucu bir yolculuktan sonra Zenta’ya ulaşıldı. Zenta günümüzde Sırbistan’ın Voyvodina eyaletine bağlı bir şehirdir.

Osmanlı ordusu Tisa nehrini geçmek zorundaydı Eugene bunu haber alınca ordusunu buraya yönlendirerek Osmanlı kuvvetlerine yetişti. Bu sırada Osmanlı kuvvetlerinin ancak bir kısmı karşıya geçebilmişti.

Düşman kuvvetlerini gören Osmanlı askerleri panik halinde bir an önce karşıya geçmek için köprülere yöneldiler. Sadrazam ise Cafer Paşa’ya karakol vazifesi vererek askerleri geçirmeye çalışıyordu. Ancak Cafer Paşa Avusturya kuvvetleri tarafından esir alındı ve Prens Eugene tarafından sıkıştırılınca ordunun bundan sonraki stratejisini açıkladı.

Osmanlı tarihine Zenta Faciası adıyla geçen savaş, 11 Eylül 1697’de cereyan etti. Sadrazam Elmas Mehmet Paşa, Eugene’nin 60.000 kişilik ordusunu görünce düşmanın taarruz ederek köprüyü tahrip edeceğini anlamışsa da tedbir almada geç kalmıştı.

Sadrazam alelacele yapılan siperlere askeri yerleştirerek bir savunma düzeni oluşturmaya çalıştı. Ancak askerler panikle köprü ve nehre doğru geri çekilmeye başladılar. Düşman ateşinin şiddetiyle panik daha da arttı.

Elmas Mehmet Paşa elinde kılıçla askeri geri döndürmeye çalışsa da başarılı olamadığı gibi “senin yüzünden bu hale düştük” diyen askerler tarafından parçalandı. Düşman kuvvetinin nehre kadar ulaşmasıyla çember içinde kalan Osmanlı kuvvetleri savaşarak şehit düştüler.

Askerin bir kısmı da Tisa’ya atladılar fakat çoğu boğularak hayatını kaybetti ve yüzerek karşıya geçenler dışında kurtulan olmadı. Kumandanların büyük bir kısmı Sadrazamla beraber olduğundan ordunun “kumandan zayiatı” da çok fazla oldu.

Hayatını kaybedenler arasında on üç beylerbeyi, birçok sancakbeyi ve ordu kademelerinde önemli görevler üstlenen kumandanlar yer alıyordu. Hatta Sadrazamlık makamını temsil eden “mühr-i hümayun” da düşmanın eline geçti.

Osmanlı kaynakları Zenta’da uğranılan kayıplar hakkında farklı sayılar vermektedir. Raşid Tarihi ordunun sekizde birinin burada kaybedildiği belirtmektedir. İ. Hami Danişmend bu sırada Osmanlı ordusunun mevcudunun 60.000 olduğundan hareketle kayıpların 7.500 olduğunu yazsa da Batı kaynaklarına göre 20.000 asker savaşta, 10.000 asker de suda boğularak hayatını kaybetmiştir.

Burada elbette Prens Eugene’nin ileri görüşlülüğünü ifade etmek gerekir. İmparator’un müdafaada kalınması kararına rağmen Osmanlı ordusunun durumunu görünce harekete geçmiş ve kendisi açısından büyük bir başarıya imza atmıştır.

Hasta Adamlığa Doğru

II. Mustafa ise yanındaki az sayıdaki kuvvetle nehrin diğer tarafında yaşananları seyretmek zorunda kalmıştı. Yapılan değerlendirmede yeni bir mağlubiyetten endişe edilerek Temaşvar’a geri dönülmesi kararlaştırıldı ve bu kaygılarla top, mühimmat ve çadırlar orada bırakıldı. Aslında bu endişe çok abartılıydı. Geride bırakılan ağırlıklar Avusturya kuvvetlerinin karşıya hemen geçemeyeceğini anlayan bazı Osmanlı askerleri tarafından yağmalandı.

Avusturya ordusu çok kayıp verdiğinden Osmanlı kuvvetlerini takip edemediyse de daha sonra köprüyü tamir edip karşıya geçerek geri kalan mühimmat ve ganimetleri ele geçirdi. Hatta Osmanlı ordusunun zafiyetinden yararlanan Eugene, bir ay sonra Saraybosna’ya saldırarak yüz yirmi camiyle beraber şehri yaktı.

II. Mustafa ise sadrazamlığa Amcazade Hüseyin Paşa’yı tayin ederek Edirne’ye döndü ve bundan sonra bir daha ordunun başında sefere çıkmadı. Bu yönüyle ordunun başında sefere çıkan son padişah oldu.

Diğer cephelerde de yenilgiler devam edince Osmanlı Devleti barış istedi ve bir dönemi kapayıp yeni bir dönemi açan Karlofça (1699) ve İstanbul (1700) antlaşmaları imzalanarak Avusturya, Venedik, Lehistan ve Rusya’ya topraklar verildi. Bundan sonra Osmanlı Devleti savunmaya çekilecek ve gerileme ancak 1921’de Sakarya’da durdurulabilecektir.

Sonuçta II. Mustafa’nın yanlış devlet adamlarını istihdam etmesiyle başlayan süreç, kendisinin de “cengâverliğe” özenmesiyle Zenta’da büyük bir faciaya yol açtı. Özellikle Belgrat istişaresinde yaşananlar, Osmanlı Devleti’nin asker ve bürokrat kalitesini de gösteriyordu. Elbette II. Mustafa bir “Fatih, Yavuz ya da Kanuni” değildi ve duygusallıkların da etkisiyle felaketler artarda yaşandı.

II. Mustafa’nın sonunu hazırlayan da hocası Feyzullah Efendi oldu. Feyzullah Efendi’nin yanlış icraatları, özellikle yakınlarını üst görevlere getirmesi ve her işe karışması Edirne Vakasına yol açtı.

Feyzullah Efendi’nin akıbeti ise korkunç oldu ve oğluyla birlikte türlü hakaretlerle öldürüldü. Edirne Vakasıyla tahtan ayrılmak zorunda kalan II. Mustafa da kısa bir süre sonra vefat etti.

Felaket Tellallığı mı?

Eskiden yazarlar “ey kaari (okuyucu)” diyerek zaman zaman okuyucuya hitap ederlerdi. Biz de yazımızın sonunda öyle yapalım ve “sevgili okuyucular” diyelim.

Belki bu tür yazılarla “felaket tellallığı” yaptığımızı düşünenler olacaktır. Ancak geçmişte yapılan hataların insan, toplum ve devletlerin hayatında ne kadar önemli olduğu düşünüldüğünde yazılarımız felaket tellallığı olarak telakki edilmemelidir. Örneğin Osmanlı ordusu Zenta Faciası’na benzer bir mağlubiyeti 1664’de Saint-Gotthard’da yaşamasına rağmen gerekli dersleri çıkarmadığından yirmi üç yıl sonra benzer bir hadise yine başına gelmiştir.

Bu nedenle parlak zaferler yanında acı mağlubiyetlerin de neden ve sonuçlarıyla ortaya konulması büyük önem taşımaktadır. Bu sayede benzer hataların tekrarlanmasının önüne geçilecektir. Şurası bir gerçektir ki, kendisini “seçilmiş, gazi ve cengâver” görerek devletin ve ordunun gerçek gücünü değerlendiremeyen devlet adamı ve komutanlar, ülkelerini yeni maceralara sürüklemekten başka bir şey yapamazlar.

Seçilmiş Kaynakça: M. Cezzar, Mufassal Osmanlı Tarihi, İstanbul, 1960, C. 4, A. Özcan, “II. Mustafa”, C. 31, E. Afyoncu, “Zenta”, C. 44, M. İlgürel, “Elmas Mehmet Paşa”, C. 11, TDV İA; İ. H. Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul, 1972, C. 3; S. H. Özkan, “Türk Tarihinin Kırılma Noktası: Zenta Faciası”, Turkish Studies, 2009, Volume: 4/3.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin