Devletten önce

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Bazı sosyoekonomik olaylar vardır, zamana ışık tutan. Bazı dönemler vardır, ibret alınası. Bazı deneyimler vardır, unutamadığınız. Bazı kâbuslar vardır, uyanmayı bir türlü başaramadığınız. Bazı çıkmazlar vardır, çözümü mümkün olmayan. Bazı labirentler vardır, çıkış yolu bulunmayan. Bazı sosyokültürel gerçekler vardır, bugünü üreten. Bazı nehirler vardır, akıntısına karşı ilerlemenin mümkün olmadığı. Bazı suçlar vardır, ötesi olmayan. Bazı çöküşler vardır, tamiri olanaksız.

Devletin olmadığı bir yer nasıldır? Bu sorunun yanıtlanabilmesi için önce devletin işlevleri üzerinde düşünmek gerekiyor. Devletin asli işlevi, sizin güvenliğinizin sağlanmasıdır. Devlete bu amaç doğrultusunda “güç kullanma yetkisi” verilmiştir. Devletin olduğu yerde idealde sizin kendinizi savunmanıza gerek yoktur. Devlet bunu sizin yerinize yapar. Bunu yapabilmek için devletin kanunları ve bu kanunları zorlayıcı kolluk güçleri vardır. Devletin yönetilmesinden sorumlu kişiler de bu kanunlara uymak zorundadır. Devlet, bu kanunlar manzumesinin bulunmadığı bir ortamda var olamaz. Nasıl ki bir bina yapmak için önce yerçekimi kanununa ihtiyaç vardır, bir devlet olmak için de anayasal bir düzene sahip olmak gerekir. Devletlerin birincil varlık nedeni güvenlik gereksinimidir. Fakat bu gereksinimi “güçlü bir liderlik” ile karşılayamazsınız. Bilge kral yaklaşımı doğası gereği geçicidir. Kişilere bağlı adalet kalıcı olamaz. Bilge kral öldükten ya da bir şekilde iktidarını kaybettikten sonra ne olacak? Karizmatik liderliklerin uzun erimli verimli çalışan devletlere evrilme olasılığı vardır, ama küçüktür. Önemli olan kurumsallaşmadır. Devletin uygulamalarının kişilerden bağımsız hale getirilmesidir. Diğer bir ifadeyle, makinistten önce, lokomotifin ve vagonların iyi bir treni oluşturması lazımdır.

Devlet öncesi toplumlar nasıldı? Bu konuda birçok kuram var. Fakat aynı soruyu “anayasal devlet öncesi toplumlar nasıldı?” diye sorarsak, daha spesifik ve hedefe yönelik bir soru olur. Bu ikinci soru bize daha fazla çözümleme şansı sunar.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Anayasal devletten önce, liderlere bağlı, keyfi yönetimler vardı. Monarşiler veya diktatörlükler böyledir. Liderler veya liderlikler (tek parti rejimleri, teokrasiler vs.) yasaları esnetebildikleri oranda devlet göreceleşir. Yasaların dışına çıkan uygulamalar diktatoryal rejimlerin yoluna taş döşemekten başka işe yaramaz. Mevcut mevzuatın delinebilmesi veya baypas edilebilmesi, keyfi yönetimleri doğurur, öngörülebilir olmayı olanaksız kılar, hak ve hukukun altını oyar. Bu, tıpkı bir binanın kolon ve kirişlerini birbiri ardına kesmek gibi, sonucunda binanın çöküşüne götürecek bir stratejidir. Anayasal devletlerden önce devletler kurumsallaşma sağlayamadılar. Hükümdarların yasaları yaptığı veya yasalardan güçlü olduğu rejimler, güçlü ve kalıcı devletler çıkartamaz. Dahası, bu tür ortamlarda insanlar mutlu ve özgür olamaz. Bunlardan çok daha önemlisi, bu türden devletler güvenlik üretemez. Dahası, güvenlik üretememek bir tarafa, bu tür devletlerin bizzat kendisi vatandaşlarının (tebaa diyelim daha doğru!) güvenliğine doğrudan veya dolaylı tehdit oluşturur. Kısacası, devletten önce belirsizlik vardır. Güvensizlik vardır. Tehlikeler vardır.

Anayasal devletten önce, insanlar düşük profilde bir varoluş içindeydiler. Devletten gelecek lütuflarla varlıklarını sürdürüyorlardı. Bu tür devletler bir tür tanrısal varoluş gibi kendilerini meşrulaştırmaktaydılar. Nasıl ki tanrısal güçle denk olamazsanız, bu devlet anlayışında da esas olan tabi olmaktır. Tanrıya kulluk gibi, devlette de tabi oluş ve onun otoritesini kayıtsız şartsız kabul esastır. Anayasal devlet, işte bunu değiştirdi ve oyunu kurallı hale getirdi. Vatandaşın vergileri sayesinde varlık bulan, vatandaş tarafından – veya onun temsilcilerince – denetlenen, yasalar önünde hesap veren şeffaf devlet, anayasal devlet öncesi toplumlara göre ışık yılı ileride bir güvenlik sağlayan kuruma evrildi. Bu tür devletlerde iktidar, vatandaşın üzerinde değildir. Vatandaşa hizmet eden devlet, vatandaşın erinde olan devlet, vatandaşına güvenlik ve mutluluk üretmek rolüne sahip bir devlet, dahası süreklilik arz eden, rüzgâra göre biçim ve tutum değiştirmeyen kalıcı-kurumsal devlet, anayasal devlet öncesi toplumlardan çok daha ileridedir.

İki örnek olay, Türkiye’nin anayasal bir devlet olmadığını net olarak ortaya koyuyor. Bunlardan birincisi, açıklanan resmi KOVID-19 vakası rakamlarıdır. İkincisi ise İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun, bazı şikâyetlerini videoya çekerek sosyal medyada paylaşan kamyon şoförü vatandaşın gözaltına alınması sonrasında yaptığı açıklamalarıdır. Soylu diyor ki: “Şimdi ben gariban olup olmadığına bakarım da… Yani gariban olup olmadığına, arkasında bir niyet olup olmadığına ben bakarım! Ama burada milletimizi tahrik edecek ve sürekli olarak burada bir, eee… eee… eee… hem devletin yaptıklarına, hem milletin evde gösterdiği sabra, tahammüle, bu birlikteliğe sıkıntı düşürebilecek bir paylaşım yapmanın, veya bu şekilde meseleyi karıştırmanın bir anlamı olduğunu ben şahsen düşünmüyorum!”

Vay canına! Bir kez daha: VAY CANINA! 

Belli ki soruyu soran nabız şerbetçisi muhabir, “bakanım ya, adam zaten garibanın biri!” falan türü bir girizgâh yaparak bakanı yumuşatmak istemiş, soruyu da öyle sormuş! Bu nedenle SS, gariban olup olmadığına bakacağını açıklıyor en baştan! Yahu, bu ne lütuftur! Bu ne inceliktir! Bu nasıl bir erdem ve bilgeliktir! Şaka ve ironi bir tarafa; durum ciddi. “Garibansa bırakalım sayın bakanım” türü tutum tam bir şark anlayışıdır! Özür dilerim de, Oryantalistlerin tüm stereo-tipik yaklaşımlarına bire bir uyan bir tutumdur bu. Kulluktan kurtulamamış, fiziksel olarak koordinatları Ortaçağ’da değil 21. yüzyılda olan bir toplumun, zihnen anayasal devlet öncesi dönemde yaşadığının resmidir. Dahası, içişleri bakanı, adamın arkasında bir “art niyet” olup olmadığına bakacakmış! Niyet bozuk, haydi doğruca Silivri! Ya da, yok be, bunun niyeti fena değil. Hem bak arada Cuma’ya falan da gidiyor. Eşinin de başı kapalı. Bu seferlik affedelim! Trajedi, bakanın bu yetkiyi kendisinde görmesinden öte! Çünkü bu rejim tam da bu “kriterlerle” insanları işinden atan, onların pasaportlarını iptal eden, onlara işkence eden, onları hapse tıkan bir rejimdir! Yani birilerinin ne olduğuna kişiler karar veriyor. Hangi kişiler? Gücü olan, gücü olanları tanıyan, gücü olanlarla menfaat ilişkileri olan falan kişiler. Buna göre, yasaların olması bir formaliteden ibaret midir? İbarettir! Peki, yöneticiler yasaları keyfen baypas etmeye muktedir midir? Muktedirdir! E, bu yöneticiler o yasalara tabi midir? Şaka mı bu? Bu bir komedi filmine replik bile olamaz! “Bak kardeşim, bu millet sana tahammül ediyor” diyor bakan. Eleştiri yapmak yasak! Daha anlaşılır yazayım mı? “YASSAH HEMŞERİM YASSAH!”

Türkiye bir “anayasal devlet öncesi” dukalıktır. Bir Beyliktir. Bu beylikte bir Bolu Beyi var! Düşünce ve eleştirinin gözlerine mil çekmiş bu Bolu Beyi! Kolundan tuttuğunu içer alan ve ona “hak ettiği gibi muamele yapan” bir güç – kontrolsüz, sınırlanmamış, mutlak! Bu bir devlet olamaz. Bu, devlet öncesi bir oluşumdur. Bunu yapan hiç ama hiç kimse olmadı son iki yüz elli yıldır bu topraklarda. İttihatçılar bile yedikleri haltları yiyebilmek için en azından yasaları değiştirmek ihtiyacı hissettiler. Ya da kayıtlı-kuyutlu iş yaptılar. Darbe dönemlerinde bile böylesi keyfi uygulamalar olmadı. Yontma taş devrinden cilalı taş devrine geçişin koşullarını tartışmak, insan hakları ve demokrasi nasıl sağlanacak konusunu tartışmaktan çok daha ivedi ve gerekli herhalde bu durumda. Bundan seneler önce “Küme Düşen Demokrasi” yazımı yazarken, inanın bu düşüşte dibin bu kadar derin olabileceğini düşünmemiştim!

Kimse diyemedi ama birinin çıkıp “sen kimsin!” demesi lazım. Madem öyle ben demiş olayım: “Süleyman, sen kimsin!” Bunun toplumca cidden kitlesel olarak sorulmaya başlandığı günlere dek bu “klasifikasyonu” değişmez Türkiye’nin!

Devletten önce bir dönem yaşanıyor! Aynen Jack London’ın “Adem’den Önce” romanındaki gibi, kızıl gözlü bir rejim, elinde lobutu, önüne çıkanı eziyor! Anayasal devlet öncesi toplumların korkuları, o devletleri bir canavara dönüştürmüştü. İnsanın karakterinin en pis, en ilkel özelliklerini dışarı fışkırtır böyle ortamlar! Olan tam da budur Türkiye’de. O meşruiyetini çoktan kaybetmiş gücün berbat cehenneminde yaşıyor insanlar. KOVID-19 günlerinde bu tür bir “devlet” en az virüs kadar ölümcüldür. Bu güçlü olan ama devlet olmayan “şeye” sen kimsin demeye başlamadıkça, sefalet ve acı bitmeyecek.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin