Devlet, Anadolu ve Analar!

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

Sizlerle iki annenin, iki Arzu’nun acı hikayesini paylaşacağım. Gazeteci anne Arzu Yıldız ile öğretmen anne Arzu Akçakaya’nın hikayesi.

Arzu Yıldız gazeteciliğin ötesinde pek az insan hakları aktivistinde bulabileceğimiz cesarette ve gözü peklikte bir hanım. Türkiye’de bir seminerde tanışmıştım kendisiyle. Yazılarından, medya konuşmalarından takip ettiğim bu yürekli hanımefendiyi tanıyınca takdir hislerime engel olamadım. Haksızlık karşısında kabına sığmayan ve isyan eden bir duruşu vardı. İktidar, güç, baskı onu yıldırmıyor, gördüğü hukuksuzluğu, zulmü haykırmasına engel olamıyordu.

Arzu Yıldız’ın iki çocuk sahibi bir anne olduğunu duyduğumda kendisine olan saygım iyice arttı. Zira anne olmak şefkat ve merhamet sahibi olmanın yanında temkinli, dikkatli olmayı gerektiren dünyanın en kutsal göreviydi. Anneler dışında dünyada hiçbir varlık kendisinden önce başkasını düşünmez. Anneler dışında hiçbir varlık başka bir canlı için gözünü kırpmadan tehlikeye atılmaz. Ama Arzu Yıldız ailesine, bebek yaştaki çocuklarının varlığına rağmen adalet, hakkaniyet duygusu baskın gelen ve hak-hukuk için herşeyi göze alabilen kahraman bir şahsiyet!

15 Temmuz’dan önce AKP zulmüne açıkça karşı çıkan, yiğitçe açıklamalar yapan, seküler kimliğine rağmen dindar bir topluluğu uğradığı zulüm nedeniyle tereddüt etmeden savunan bu yürekli kadın, 15 Temmuz tiyatrosunu müteakip ülkesini ve ailesini terketmek zorunda kaldı. Yaşadığı diğer zorluklar, meşakkatler bir yana, bir annenin bebeğinden ayrılmak zorunda kalması ve analık duygusunu, bebeğine hasretini bastırması olağanüstü bir sabır gerektiriyor olmalı. Nitekim bu annelik, babalık duygusunun gücünün farkında olan Türkiye’deki mafyatik düzen insanları bebekleriyle, çocuklarıyla, eşleriyle tehdit etmekten, sınamaktan çekinmedi. Çocukların, eşlerin telefonlarından babalara seslendi “sen gelirsen eşini, çocuğunu bırakırız!” diye rehine siyaseti izledi. Vahşetin sınırlarını genişletti, akla gelmez fiziki işkencelerin yanında manevi, duygusal işkenceler yaptı. Güya hapisteki kişiyi konuşturmak için eşini, kızını hapse attı. İşkence seanslarında gözünün önünde eşine, kızına tecavüz etmekle tehdit etti insancıkları.

Arzu Yıldız’ın facebook sayfasında paylaştığı, ülkesinden ayrılmak zorunda kaldığında 7 aylık olan bebeğiyle 3 yıl sonra buluşma hikayesi, beni duygulandırdı, ağlattı. Baba olarak bile evladın hasretine dayanmak, kendinden bir parçayı bırakıp yıllarca ondan uzak kalmak dayanılmaz bir hasret iken, bir anne için bu çok daha dayanılmaz bir acı olmalıydı.

Arzu Yıldız 3 yıl sonra bebeğiyle, kendi ifadesiyle tekrar tanışıyordu. Zira 3.5 yaşındaki kızı kendisini tanımıyordu. Ona bir yabancı, el gibi bakıyor ve öz annesinden tedirgin oluyordu. İnsanoğlunun anneye en çok ihtiyaç duyduğu dönemde, asli görevi insanlara hukuk, huzur, güvenlik sağlamak olan devlet anne ile bebeği ayırıyor, anaları ülkesini, bebeğini terketmek zorunda bırakıyordu.

Ve maalesef bu uygulama, iktidarı yazdıklarıyla, konuştuklarıyla rahatsız eden muhalif bir gazeteciye, Arzu Yıldız’a mahsus değildi. Erdoğan’ın her şeyi kontrol edip tek adam haline geldiği Türkiye Cumhuriyeti son 4-5 yılda onbinlerce anayı çocuklarından, eşlerinden ayırıp hapislere doldurdu. Binlerce bebeği demir parmaklıklar ardında, izbe odalarda, soğuk duvarlar arasında yaşamaya mahkum etti; etmeye devam ediyor.

ARZU ÖĞRETMEN VE DAMLA’SI

Diğer hikaye adeta Türkiye’nin son dönemde yaşadıklarının özeti gibi. Birkaç gün önce, çöpe atmak zorunda bırakıldığı kitapta “parmak izi var” diye, 10 aylık Damla bebek ve annesi Arzu öğretmen cezaevine gönderildi. Şu vaka tek başına ülkedeki fecaati, zulmü ortaya koyuyor. İnsan bu olayda hangi absürdlüğe, hukusuzluğa üzülmesi gerektiğini şaşırıyor. Sadece bir vakada iç içe zulüm, eziyet, hukusuzluk, duyarsızlık, saçmalık görmek mümkün. Arzu öğretmen ve bebeğinin hapse gönderilmesinde:

Bir eğitimcinin bir gecede “yasaklı”, “terör unsuru” haline gelen kitaplarını çöpe atmak zorunda kalmasına mı üzülürsün!

Bir öğretmenin işinden atılmasına, öğrencilerinden koparılmasına mı üzülürsün!

Çöpe atılmış dini kitaptan “delil” toplamaya çalışan devletin düştüğü zavallı duruma mı üzülürsün!

Anayasada ve yasalarda var olan açık hükme, İslamın ve evrensel hukukun ilkelerine rağmen bebekli bir annenin ısrarla hapse konulmak istenmesine mi üzülürsün!

Anaların, bebeklerin uğradığı zulüm, eziyet karşısında lal kesilmiş aydınlara, merhametini yitirmiş topluma mı üzülürsün!

Kendi mahallesinden çıkan zalimin zulmünü görmeyip, hatta alkışlayıp sadece kendi mazlumuna hak tanıyan bölünmüş halka mı üzülürsün!

Analara zulmedilirken, bebekler hapislere doldurulurken hala devleti kutsayan, “devletin bir bildiği vardır! Suçları olmasa hapse atılmazlar!” diyen devletçi zihniyete mi üzülürsün!

TOPLUM SORGULAMA YAPMAK ZORUNDA

Türk toplumu bir sorgulama, özeleştiri yapmak zorunda. Devlet soyut bir varlık. Önemlidir, gereklidir, ama kutsal değildir; sorgulanmaz, eleştirilmez değildir. Mutlak biat edilecek, her dediğine boyun eğilecek ilahi bir yapı değildir. Aksine İslami, insani, hukuki, vicdani açıdan devlet denetlenmesi, sorgulanması, hesaba çekilmesi gereken bir yapıdır. Birey ve devlet karşı karşıya geldiğinde maalesef bazen korkudan, bazen yanlış devlet ezberinden dolayı devletin yanında yer alıyor ve devlete bireyi yem ediyor; hakkı, adaleti güce feda ediyoruz. Ama yeri gelince “Ertuğrul Gazi’ye atfedilen “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünü kullanmaktan çekinmiyoruz.

Özellikle muhafazakarlar, dindarlar devletle ilişkisini sorgulamak, devlete bakışını değiştirmek zorunda. Nasyonal sosyalizmden, faşizmden tevarüs edilen, devleti ve ait olunan kollektif yapıları (tarikat, mezhep, sosyal grup vb) kutsayan anlayışın İslamla ilgisi yok. İslamda kutsal olan insandır, bireydir, candır, haktır, mülkiyettir, özgürlüktür. Kur’anın hiçbir yerinde, hiçbir hadiste, kaynakta devletin kutsallığına, sorgulanmazlığına dair tek kelime bulamazsınız. Ama insanı önceleyen, koruyan, insanların hukukunu gözeten binlerce ayet, hadis kaynak bulursunuz. İslam devleti yüceltmez, ama cenneti anaların ayaklarının altına koyar (İbn Hanbel, V, 198). Ayet: analara, babalara “üf bile demeyin” (İsra:23) der. İslamda analara saygıyı, hürmeti emreden, analığı yücelten çok şey bulursunuz. Kaldı ki bu zulümler devletin tüm yetkilerini ele geçirmiş hukuksuzca kullanan bir eşkiya grup tarafından işlenmektedir. Onları sorgulamak, onlara karşı çıkmak devleti yıkmak ve yıpratmak da değildir.

Ey dindarlar, sağcılar, milliyetçiler, cemaatler, tarikatler! Savaş hukunda bile analara, bebeklere, kadınlara dokunulmaz. Siz analara zulmedilirken, bebekler hapislere doldurulurken hangi ölçüye, vicdana, hukuka göre zalim devletin yanında yer alıyor ve anaların ahını alıyorsunuz?

Ey adında “ana” olan Anadolu halkları! Gözlerinizin önünde analara, bebelere, kadınlara bunca zulüm eziyet varken hala sesinizi çıkarmayacak mısınız? Hala devleti bir zulüm aygıtına dönüştüren gücün yanında mı yer alacaksınız?

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin