Depremden sonra

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Depremler, diğer doğa felaketleri gibi sadece gerçekleşme anında oluşturdukları hasarlarla değil, gerçekleştikten sonra acıları nasıl sardığımızla, nasıl ders aldığımızla, kendimizi nasıl yenilediğimizle de öne çıkmalı, tartışılmalı, konuşulmalı. Marmara Depremi ertesinde Helsinki Zirvesi ve AB reformları geldi. 28 Şubat’ın yaraları sarılmaya başlandı. Toplumca görece bir uyanmaya fırsat oldu. Türkiye o dönemde bu günle mukayese edilmeyecek kadar daha özgür bir toplumdu. Açık toplum özellikleri gösteren canlı ve entelektüel bir yazın-yayın-basın çeşitliliği vardı. Açık demokratik toplumlar, doğal afetleri iyi analiz ediyor. Eleştiriler kaçınılmazdır doğal afetlerden sonra. Büyük depremden sonra öyle oldu. Toplumsal organizasyonda olan hatalar ortaya çıkmışsa eğer, bunların eleştirilmesinden daha doğal ne olabilir? Bunu yapmamak, doğal afetten sonra bir de sosyal yıkıma uğramaktır. Bugün ise durum farklı! Türkiye depremin yıkımından önce, 2013’ten bugüne sosyal yıkıma uğradı. Bu yıkım, depremden sonra daha da belirginleşti. Gündelik siyaset veya hamaset değil bu inanın. Ya da Türkiye’nin kronik klasik insan hakları sorunları da değil, on yıllardır çözülemeyen. Mesele artık bir çürümüşlüğün fışkırmasıdır toplumun her yerinden. Çürük kolonlardan ve eksik betondan yapılan kirişlerden daha tehlikeli bir şeydir bu. Türkiye, asıl yıkıcı depremi daha önce yaşadı. Bu olan doğal deprem, o sosyal depremin yıkıcı etkisini gözler önüne serdi. Hem de en beklenmedik, en zayıf anımızda.

Depremden sonra, kendine fanatik yandaşlarınca reis lakabı takılan otoriter başkan “Deprem paralarını harcanması gereken yerlere harcadık. Bundan sonra da bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok!” diyor. Bu tutumu afetin gerçekleştiği günden bu yana “devlet” görevlileri benimsemiş durumda zaten. “Hele sosyal medyada insanı tahrik eden bazı mesajlar var ki (…) berbat, ahlaksızca. (..) Depremi durdurma şansımız var mı?” diyen bir başkan varken, aksi beklenebilir mi? Reis adının hakkını veriyor. Kabile idare eder gibi! İşin ilginci, toplumun büyük çoğunluğu bu muameleyi kanıksadı. Kanıksasa da, bence insanlar olanların farkında. Oysa tüm toplumun ortalama beş yaş zekâsına sahip olduğunu zanneden bir rejim var. Deprem için vergi konmuş, çok ciddi miktarda fon oluşturulmuş. Fakat belli ki bu toplanan vergiler amacı dışında kullanılmış. Muhtemelen yemişler paraları, öyle anlaşılıyor da, ben amacı dışında kullanılmış diyorum yine de, nesnellik adına. Deprem parasına el atmak nedir, bir düşünsenize! İnsanlardan yardım diye vergi topluyorlar. Sonra çocuklarına ayırdığı paranın bir bölümünü tokatlıyorlar! Kaldı ki direk vurgun yoksa bile bu fonun amacı dışında kullanılması da başlı başına büyük bir skandaldır. Devletler kanunsuz vergi toplayamaz, toplanan vergileri amacı dışında kullanamaz. Kamu kaynağı olan ve vergilere dayanan devlet gelirleri gelişigüzel kullanılamayacağı gibi, idarenin kullandığı kamusal kaynakların hesabını her zaman verme yükümlülüğü vardır. “Hesabını vermeye zamanımız yok!” ne demek? Bu, devlet yok demek. Erdoğan “devlet benim” diyor.

Depremden sonra anlaşılıyor ki, aslında devlet değil, bir organize suç örgütü gibi yönetiliyor ülke. Devletlerin kendi anayasaları (esas kanunları) dışında hareket etme olanakları yoktur. Kurucu metinler olan anayasalar ve onların üzerine bina edilen yasal mevzuat, yürütmenin (idarenin) uyması gereken zorunlu çerçevedir. Bu çerçeve yürütmeye opsiyonel olarak sunulan bir yasal mevzuat değildir. Hesap verebilir olma özelliğini yitirmiş olan bir yönetim, devleti ortadan kaldırmış demektir.

Depremden sonra deprem fonlarının akıbetini soranları “berbatlıkla” ve “ahlaksızlıkla” suçlayan bir politikacının normal bir hukuk sisteminde ve normal bir anayasal devlette bir dakika bile yerinde durmasına imkân olamaz. Vatandaştan vergi toplayacaksın, herkes kazancından belli bir yüzde devlete aktaracak, bu toplanan vergilerle deprem fonu oluşturacaksın, sonra da çıkıp diyeceksin ki, aslında biz bu paraları “başka amaçlar için” kullandık!

Depremden sonra açık konuşmakta yarar var: bu tutum artık zıvanadan çıkmışlığa işaret ediyor. Derileri o kadar kalın ki, artık hiçbir şeyden korkmuyor, çekinmiyorlar. Türkiye’nin patronu biziz, her şey bizden sorulur tutumu içindeler. Eleştiriye tahammülleri hiç kalmadı. Artık hapisteki gazetecileri, akademisyenleri, kamudan ihraç edilenleri veya seyahat özgürlüğü gasp edilenleri falan geçtim, son derece apolitik ve de insani konularla alakalı bir konu olan deprem faciasında bile soru ve eleştiri kabul etmiyorsa bir rejim, bu sadece onun otoriterliğinden değil, aynı zamanda yozlaşma, yolsuzluk, çürüme, rüşvetçilik, ahlaksızlık, yiyicilik, irtikap ve suiistimal düzeninden de kaynaklanmaktadır.

Depremden sonra, deprem paralarının tokatlanması apaçık ahlaki çürümenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Kızılay’ın paralarını peşkeş çekenler, deprem vergilerinden biriken fonu tokatlayanlar, vergi mükelleflerinden emilen gelirlerle palazlanan İslamcı-Türkçü vampirler, günümüz Türkiye’sinde hapishanedeki bebekler veya seyahat özgürlüğü kısıtlanarak ölüme mahkûm edilen hasta tutuklular veya tutuklu yakınları kadar gerçek. Siyasi-bürokratik parazitler bünyeyi sarmış. Öyle ki merkezi sinir sistemi ve beyin de artık ele geçirilmiş.

Bu çürümüşlük ve bozuk düzen, depremden sonra görüyoruz ki, hücresel seviyelere kadar sinmiş, Türkiye’nin tüm bünyesini etkisi altına almış bulunuyor. Deprem sonrası “Erzincan Kürt mü?” sorusunu internette en sık aranan sorulardan biri yapan bir toplum haline gelmişse bugün Türkiye, söyler misiniz daha neyi yazıp çizeceğiz! Eğer HDP’nin topladığı yardımları yerel yönetim yerine ulaştırmayacak kadar kopmuşsa insaniyetten ve etikten, neyi restore edeceğiz! Eğer Kızılay’ın topladığı yardım paraları Ensar Vakfı gibi dinci vakıflara aktarılmaya başlanmışsa, toplumun gözüne sokarak, neyi reformunu yapacağız! Devletin çivisini öyle bir çıkardılar ki, geriye tek bir çivi kaldı zaten. Devlet mevlet yok. Üzerine bir bardak soğuk su için. Bakın şu örneğin üzerine ne diyebiliriz ki artık: yüzlerce İslamcı cihatçı manyağı önce Türk vatandaşı yapmışlar, sonra da TSK’ya almışlar! Düşünebiliyor musunuz? Sonra da bundan yakınan TSK personeline “sizi FETÖ’den alırız ha!” diye de gözdağı vermişler. Bu artık kolay bir zekâ testi seviyesindedir. Türkiye’de artık nasıl bir rejimle karşı karşıya olduğumuzu hala göremeyenler varsa, bence anlatılarak aydınlatılacak seviyenin çok gerilerde kaldığını itiraf etmek durumundayız! Bu olan bitenleri görmeyenler, düzeltilemez.

Depremden sonra düşünüyorum da, Türkiye’nin tüm çocukları daha iyi bir geleceği en az dünyanın diğer çocukları kadar hak ediyor. Düzelmeyi kendilerinin istemesi lazım! Bundan da önemlisi, toplumsal talep olmaksızın bu rejimin değişmesi beklenmemeli. Yani değişim – belki de Türkiye tarihinde ilk defa olmak üzere – tabandan tavana doğru gerçekleşmeli. Memleketi “kurtaracak” bir mucize ve bu mucizeyi gerçekleştirecek doğaüstü güçlerle donatılmış bir karizmatik lider beklemek anlamsız ve boş. Türkiye’yi firavundan kurtaracak bir Musa gelmeyecek. Bu halkın parya olmadığını kanıtlaması gerek. Gerçekleşebileceğine şu an için inanmasam da, dilek ve temenni olarak söyleyeyim: umarım bu depremden sonra Türkiye bu artık gına getiren kâbustan uyanır. Depremden sonra!

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin