Değnekçi

işkence devlet

YORUM | Prof. Dr. MEHMET EFE ÇAMAN

Hukuk devletinin belki de en önemli özelliği, ne yapacağının önceden belli olmasıdır. Neyi ne zaman yapacağı, ne zaman yapmayacağı başkanların, içişleri bakanlarının, istihbarat veya polis memurlarının inisiyatifine bırakılan, sağı-solu belli olmayan devletlere hukuk devleti denebilir mi? Siyasi karar alıcıların ve devlet bürokrasisinin ne yapıp ne yapamayacakları, hukukla – anayasa, yasalar ve yönetmeliklerle – belirleniyor. Devletler, vatandaşlarının davranışlarını yasalarla yönlendirmek kadar, kendi davranışlarının da yasalar tarafından belirlendiği organizasyonlardır. “Devlet gücünü yasalardan alır” ifadesi çok muğlâk ve zayıf. Doğrusu, yasalar yürütmeyi bağlar olmalı. Yürütme, fiil ve icraatlarının yasalara uygun olmasından sorumludur. Devletleri yönetmek için iktidara gelenler, keyfe keder her istediklerini yapamaz. Anayasanın ve yasaların çizdiği sınırlar içinde hareket eder. Eğer eylemleri bu sınırların dışına taşarsa, hesap verir. Devlet değnekçilik yapmaz!

Türkiye’de şampiyonluğu yapılan ve putlaştırılan devlet, yeknesak bir varlık değil yani; onu anlatmak derdindeyim. “Allah devlete zeval vermesin!” diyen gariban vatandaş, her ne kadar onu bir mutlak bütünsel varlık, bir tür üst belirleyici, bir sınırsız güç, adeta bir tanrısal mevcudiyet yansıması gibi algılasa da, devletler birbirinden farklı işlevlerle donatılmış kurumlar bileşkesidir. Devletin birincil amacı varlığını sürdürmek olamaz. Hatta doğrusunu isterseniz bence yasalarla arasındaki bağı kopartmış bulunan, kendi anayasal nizamını kendisi iptal eden, buradan devşirdiği kontrolsüz gücü bir zulüm makinesine dönüştürerek vatandaşına eziyet eden devlet, var olmasın daha iyi. Yani, başka kelimelerle ifade edecek olursak, ne yapacağı belli olmayan hale gelen bir değnekçi şebeke, devlet olamaz.

İşin ABC’sinden bahsediyorum. Fakat sanırım bu ABC’ye dair daha çok ama çok yazmak-çizmek gerekecek; zira tablo vahim uzunca süredir. Dahası, vahamet giderek artıyor. Devlet, hukuktan – kendi hukukundan! – ipini kopartmış bir halde, en ağır suçları işliyor. Suç derken, neye göre suç? Elbette kendi anayasasına ve yasalarına göre!

Van’da geçen gün kayyum atamalarını protesto eden vatandaşın, polisten kaçarken sığındığı kahve benzeri bir mekânda sivil polislerce nasıl kıstırılıp etkisiz hale getirildiğini, akabinde tekmelerle, polis kasklarıyla, yumruklarla, masa-sandalye elde ne varsa feci şekilde darp edildiğini sosyal medyaya düşen bir videoda kendi gözlerimle gördüm. Vatandaş, dışarıda anayasanın ve yasaların kendisine tanıdığı bir özgürlükten yararlanmış, kayyum kararını protesto etmiş. Yani suçlu değil. Kaldı ki, farz edelim suçlu olsa; hatta en ağır suçu işlemiş, adam öldürmüş olsa, yine de polisin bir zanlıyı darp etme, ona işkence etme hakkı yok! Polisin görevi suçlunu yakalanıp adalete teslim edilmesidir. Polis, kimin suçlu, kimin suçsuz olduğuna karar veren makam değildir. Yani yargı yetkisi yoktur. Dahası, bir suçun cezasını infaz makamı da değildir. Bir kişi suçlu bile olsa, mahkemece suçu sabit görülüp cezası onanmadan zanlı olarak muamele görür.

Mahkemece suçlu bulunup ceza alırsa, cezası para veya hapis cezası olarak uygulanır. İşkence ve idam, mevcut yasal mevzuatta olmadığına göre, başka bir alternatif var mı? Van’da meydana gelen elim ve insanlık suçu barbarlık, devlet tarafından işlenen sistematik bir suçtur. Suç! Neye göre suç? Devletin kendi anayasasına göre, devletin kendi yasasına göre suç! Devlet, devletse eğer, kendisi için geçerli olan bir sınırı aşıp, tüm varoluşsal temellerini dinamitleyerek, polisi bir işkence makinesine, bir yargılayıcı ve cezalandırıcı aparata dönüştürür mü? Van’da polis elindeki kaskla ve copla vatandaşın kafasına vururken, kahvehanedeki masayı-sandalyeyi hışımla kapıp yerdeki savunmasız vatandaşın bedenine ve başına indirirken, ya da iki-üç sivil polisin ellerinden tuttuğu pozisyonda bir üçüncü polis defalarca vatandaşın göğüz kafesini ve karın boşluğunu tekmelerken, esasında tüm dünyaya Türkiye’nin artık bir devlet olmadığını göstermiş oldu. Bakın bunu bir öfke anında, tepkiselliğin dışa vurumu olarak söylemiş değilim. Devlet vatandaşını dövmez; dövemez. O kahvehanede, Van’da yaşananlar, sistematik biçimde tüm ülke sathında gün be gün, defalarca yaşanıyor.

15 Temmuz sonrası gözaltına alınan subaylara ve askerlere yapılan işkencelerin görüntülerini görmeyeniniz var mı? Yakın mesafeden vatandaşa plastik mermi ile ateş eden polisin görüntüsü de, Van’daki olayla eş zamanlı olarak sosyal medyaya düştü. Gezi eylemlerinde de polisin döverek öldürdüğü, ağır yaraladığı, yakın mesafeden kafasına ve gövdesine biber gazı fişeği sıktığı onlarca olay izledik! Polis, 1 Mayıs ve Newroz kutlamalarında da vahşice asimetrik güç kullandı. Erdoğan’ın korumalarının ABD’de protestocu vatandaşlara nasıl hunharca darp uyguladığını hatırlayalım. Bunlar, unutmayın ki sadece gördükleriniz. Bugün Türkiye’de kaçırılan vatandaşların başına gelenler, Ankara’nın göbeğindeki işkence haneler, barışçıl açık grevi eylemlerinde bile polisin zebanice insanları dövmesi ve ağır yaralaması, hatta milletvekillerinin polis tarafından etrafı sarılarak önce anayasal seyahat ve barışçıl gösteri hakkından mahrum edilmesi, ardından yerlerde sürüklenmesi… O kadar çok örnek var ki!

“Sen Hadi Bey’e dua et’’

İşin daha da vahimi, artık bu tür “prosedürlerin” standartlaşması ve dolayısıyla da toplumca kanıksanmasıdır. Devlet ve şiddetin yan yana olması artık normal kabul ediliyor. 1980’lerde Akın Birdal gözaltına alınıyor. Çıkınca gazeteciler işkence görüp görmediğini soruyor. Birdal, kendisine işkence yapılmadığını, yalnızca kaba dayak atıldığını söylüyor! Şiddet Türk devlet kültüründe ve geleneğinde o denli kanıksanmıştır ki, “kaba dayak” normal prosedürdür! İnsan hakları aktivistleri bile polis gözaltına aldığında dayağın kaçınılmaz olduğunu bilir.

Babam 1980’lerde Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ndeki Yeditepe Oyuncuları Sahnesi’nde bir oyun öncesi, dışarıdan bağrış-çağırışlar duyar ve merak eder. Gördüğü manzara şudur. Üç beş polis 7 yaşlarında bir oğlan çocuğunu yakalamışlar, tokat, yumruk, tekme darp etmektedir. Babam solcu refleksiyle araya girer ve polislerden biri babamı tanır, ortam yumuşar, dayağı bırakırlar. Polisler çocuğun bir pastaneden simit çaldığını, sonra da kaçtığını anlatır. O arada polislerden biri çocuğa “Sen Hadi Bey’e dua et! O olmasa seni bekçilere verirdik, sabaha kadar seni s.ler de aklın başına gelsin diye!” der. Detayı verdiğim için üzgünüm. Ama gerçekler maalesef çok acı. Polise ifade vermeye gidenlerin bile en hafifiyle dayak yediği günlerdir. Öyle ki, 1990’larda Demirel durumun vahametini ifade eden “karakolların pembekol” yapılması projesini vaat eder!

Türkiye devleti ile kendi yasaları arasında herhangi bir bağ kalmadı. Polis, yasalara değil hükümete hesap veren bir makama dönüştürüldü. Güce teslim oldu. Anayasa ve yasaların kâğıt parçasına dönüştüğü bir sistemli güçten korkmamak imkânsızdır. Mesela organize suç örgütleri böyledir. Uyuşturucu ticareti veya silah kaçakçılığı ile uğraşan mafyatik organizasyonlar da benzer koşullarda işliyor. Türkiye’nin davranışları, hukuk devletleriyle değil, organize suç örgütleriyle kıyaslanabilir. Bu tür bir devlet malınızı ve canınızı mı korur? Otopark mafyası değnekçiliği ile aynı minvalde hareket eden bir şebeke var bugün Türkiye’de! Var olan anayasal düzeni sivil bir darbe ile alaşağı etmiş, gücü eline geçirmiş, kendi dost-düşman belirlemelerine göre hedefe aldığı insanlara barbarca zulmediyor. Ve ana muhalefetin lideri Kayyum atamalarının sokakta protesto edilmesine karşı olduğunu söylüyor!

Türkiye’nin profili Putinist Rusya ile ceberut Ortadoğu devletleri arasında bir yerlerde, karma bir yapı. Fakat işte buraya yazıyorum: İçişleri Bakanlığı’nda en tepeden çaycısına kadar hesap sorulacak hukuk önünde, hukuka dönüldüğünde! Bu sefil değnekçiler; SS, tüm bakan yardımcıları, müsteşarlar, müsteşar yardımcıları, daire başkanları, tüm polis teşkilatı, yaptıklarının ve yapmadıklarının (mesela göz yumdukları veya itiraz etmedikleri için de!) hesap verecekler! İşkence ve kötü muamele ile alakalı suçlarda zaman aşımı yok! Ve ben, gücüm yettiğince, o gün gelene dek zalimlerin barbarlıklarını, mazlumların çilelerini yazmaya devam edeceğim. Anayasal sisteme dönülmesi umuduyla.

3 YORUMLAR

  1. Genckizina hayasizca, ahlaksizca “parmak atan”, sapik ruhlu bir polis suc orgutu var bu akp.cilerin…”siyasal Islam”, “diktatorluk” demek dahi bir paye bu insanlikta cikmis guruha…lut kavminden farklari yok…akibetleri de ayni olur insaallah…Allah masumlari muhafaza buyursun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin