Cumhuriyet üzerine tezler

YORUM | YAVUZ ALTUN

Önceki gün Cumhuriyet’in ilân edilişinin 96. yıl dönümüydü. Bir yönetim krizinin ortasında olduğumuz için, rasyonel değil daha ziyade duygusal tepkilerle karşıladık. Türkiye’de tarih parçalanmış kimliklerin varoluş mücadeleleriyle sıkı sıkıya ilintili olduğu için, zaten üzerinde hakkıyla bir tartışma yapmak da pek mümkün değil. Yine de Cumhuriyet’in niteliği ve bugüne yansımalarıyla ilgili birkaç hususu konuşalım isterim.

  1. Cumhuriyet elitist bir projedir

Durun hemen kızmayın, bu kötü bir şey değil. Avrupa Birliği de elitist bir projedir mesela. AB kurulduktan sonra gerçekleştirilen referandumların çoğunda Avrupa halkları, birlik karşıtı safta yer almıştır. En sonuncusu Brexit referandumuydu, hatırlarsınız.

Bu projeler, milletlerin kaderinde önemlidir. Toplumların önde gelenleri, bazen bir meselede bir konsensüse ulaşır, tabanlarının rağmına bir projeyi desteklemeyi tercih ederler. Güney Afrika’da apartheid rejiminden çıkış, Mandela’nın kurduğu örgütle çelişen bir tercihte bulunmasıyla mümkün olmuştur.

1920’de kurulan Meclis, Osmanlı’dan geriye kalan ne varsa, onun “beyni” gibi çalıştı. Aldığı hayatî kararlar, toplumun bütününü baştan sona temsil eden kararlar değildi her zaman. Zira buna önemli engeller vardı: İmparatorluğun getirdiği yıkım, yıllardır süren savaşlar; ve Avrupa’daki modern yönetim biçimlerinin Anadolu’da sadece bir avuç elit kesimi tarafından biliniyor oluşu.

Nitekim savaşlar devri kapandıktan sonra genç Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçtaki elitizme uygun adımlar attı. Modernleşmeyi topluma yaymaya girişti. Evet, tepeden inmeydi bu projeler; gelgelelim toplum bunun alternatifini üretecek durumda da değildi.

Mustafa Kemal Atatürk, hem ülkenin kurtarıcısı olarak, hem de iktidar mekanizmalarının tamamında tartışmasız liderlik edebilecek yegâne figür olarak zihnindeki hamleleri gerçekleştirme fırsatı yakaladı.

Modernleşme süreçleri, Avrupa da dâhil olmak üzere, hemen her yerde benzer toplumsal fay hatlarına dokundu, toplumdan benzer tepkiler aldı. Ama Batılı devletlerin “problem çözme” kabiliyetleri burada devreye girdi. Bu tepkiler, katılımcı bir şekilde reforma tahvil edildi.

Modern devlet, toplumu kendi ihtiyaçlarına göre dizayn eden bir mekanizmaydı ve Cumhuriyet de bunu yapmaya çalıştı fakat – bana kalırsa – başarısız olduğu iki nokta vardı: Birincisi, devleti yönetenler, kontrolü kademeli olarak bırakmayı ve serbest teşebbüsü güçlendirmeyi “otorite kaybı” zannetti; ve ikincisi Cumhuriyet ideolojisini kuramsallaştıracak ve bu hususta rıza üretecek entelektüel sınıftan yoksundu.

Bu yüzden Türkiye uzunca bir zaman (ve kısa bir aradan sonra yeniden) de facto bir Sovyet ülkesi gibi yaşadı.

  1. Cumhuriyet’in kendisi değil, Alaturka uygulaması problemliydi

Tarihsel realiteler açısından Cumhuriyet’in ilânı, Osmanlı İmparatorluğu sonrası tutulabilecek yegâne yoldu. Hatta yerine göre bir ulus-devlet olarak şekillenmesinin de zamanın ruhuyla uyumlu olduğu söylenebilir. Ancak bazı Türk milliyetçilerinin iddia ettiği gibi “Türk kimliği” bir üst kimlik gibi tanımlanamadı. Bilakis, tek kimlik olarak dayatıldı.

Eğer üst kimlik olsaydı, diğer kimliğe sahip vatandaşların kendi dillerinde eğitim görmeleri, kendi kültürlerini özgürce yaşamaları bir sorun teşkil etmezdi.

II. Mahmut’un (1808-1839) Kürt aşiretlerinin otonom yönetim yetkisini ellerinden almasının üzerine 1921’e kadar irili ufaklı 15 Kürt isyanı yaşandı. 1937’deki Dersim isyanı dâhil 24 kadar ayaklanma da Cumhuriyet devrinde oldu. 1937’den 1980’lere kadar Kürt isyanı yaşanmasının sebebi, Kürtlere daha fazla hak tanınması değildi elbette. Genç devlet, otorite problemleri yaşıyordu ve bunu en bildik yöntemle, “bastırmakla” çözmeye çalışmıştı.

Nitekim Ermenilerin, Yahudilerin, Rumların ve Süryanîlerin de durumları pek farklı değildi. Sayıca azlardı, isyan çıkarmıyorlardı ama hep bir “tehdit” oluşturuyorlardı. En ufak talepleri, “bastırılıyordu”. Bu da yine, yeni devletin özgüven problemlerinin işaretiydi.

Toplumun önde gelenlerinin yapıp ettikleri, bir kültür oluşturuyor ve o kültür, benzer şeyler yapan yeni liderler çıkarıyor. Cumhuriyet fikrinin idealleri, tartışılabilir, güncellenebilir veya değiştirilebilirdi fakat onun elitleri, bu şekilde icra etmeyi, dogmalaştırmayı ve yine kişi kültüne dayalı bir biçimde ondan ilkel bir iktidar devşirmeyi kolay gördü.

1961 Anayasası, sözgelimi, gayet özgürlükçü bir metindi fakat bir süre sonra, “Bu gömlek bize bol geldi” diyeceklerdi.

  1. Cumhuriyet’in öngördüğü eşitlik sağlanamadı

Cumhuriyet’i kuran kadronun zihin dünyası, Osmanlı’daki kavgalarla meşguldü. Nitekim Avrupa’da da düşünce akımlarının arka planında hep bu türlü kavgaları görmek mümkün. “Padişaha kul olmak değil, eşit vatandaş olmak” sözde kolay, pratikte bir hayli zor bir hükümdü.

Bir fikir olarak Cumhuriyet, “halkın kendi kendini yönetmesi” olarak tanımlanırken, özellikle “çoğulcu” yapısıyla ön plana çıkar. Roma İmparatorluğu ile Roma Cumhuriyeti arasındaki fark, kararları tek kişinin vermemesi esasına dayanır. Ancak zaman içinde Cumhuriyet fikri, toplumu da içine alarak, genişlemiştir (ya da demokratikleşmiştir).

Türkiye örneğinde ise Cumhuriyet, Saltanat’ın kaldırılması ve bir Meclis’in inşasıyla ilk kurumsal adımını atmıştır fakat zaman içinde Meclis yetkileri tek kişide toplanmış, “olağanüstü hâller” hiçbir zaman bitmemiş ve bu durum bir anlamda devletin karakteri hâline dönüşmüş.

Cumhuriyet’in çocukları olarak, Türkiye sınırları içindeki hemen her siyasî ya da toplumsal harekette de rastlanabileceği üzere, “kolay tercih” olan tek adamcılık, sadece tek adamların kabahati değil. Kitleler de buna müsait. Zira tek adamın dışındakiler sorumluluk yükünden kurtuluyor, tek kişiye hesap vereceğini düşünerek vazifesini ona göre icra ediyor.

Ama bununla birlikte, Cumhuriyet’i yönetenler, sistemsel eşitsizliği, yani sürekli kontrol edilmek suretiyle ancak giderilebilecek bir durumu kabullenmek istemedi. İktidarı ele geçiren, onu bırakmak istemediği gibi, iktidarı döneminde imtiyazlı kesimler oluşturmayı ve “makbul vatandaş” rolleri biçmeyi uygun gördü. Düşman yaratarak var oldu. Eşit rekabet alanları oluşturarak toplumsal birikimden yine toplum adına maksimum verimi almayı akıl edemedi, ya da etmek istemedi.

“Cumhuriyet düşmanlığı” özcü bir karakter olarak toplumun bir kesiminde kendi kendine neşet etmedi, “Cumhuriyet” adına yapılanlar marifetiyle körüklendi.

  1. Cumhuriyet Altı Ok’a (partilere, kişilere) kurban edildi

Altı Ok, bir kavramsal karmaşadır. Cumhuriyetçilik, Halkçılık, Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve İnkılapçılık ilkeleri, zaman içinde birbirini iptal eden matematiksel bir imkânsızlığa dönüşebilir. Yukarıda da bahsettim, Cumhuriyet bir ideal olarak toplumun geniş kesimlerinin katılacağı bir yönetim, toplum adına karar verme mekanizmasını öngörür. Bu da, beraberinde eşitliği barındırır.

Ancak Altı Ok’taki “devletçilik” ile “halkçılık” birbiriyle uyuşmayacağı gibi, bir zaman sonra, devletin “halk için en iyisini ben bilirim” dediği bir noktaya evrilmesi de kaçınılmazdır. Zira gücü elinde tutan, hiyerarşik olarak üstte olan, diğerinin kaderini belirleme hakkını da kendinde görür. Bunu, safiyane bir sorumluluk hissiyle, “iyi niyetle” de yapsa, burada bir zulme kapı açılması yüksek ihtimaldir.

Milliyetçilik, muhafazakâr bir ideolojiyken, bunun her daim inkılapçılıkla desteklenebileceğini sanmak da, biraz safdillik. Zira, inkılap, ya da güncel Türkçesiyle reform, kalıplarınızı kırmanızı, daha baştan kendinize sınırlar çizmeyip özgür düşünceye alan açmanızı gerektirir. Oysa, Kürt meselesinde, azınlıklarla ilgili konularda dozu arttırılan “milliyetçilik” üniversiteler başta olmak üzere bütün kamusal alanları zehirlemiştir.

Yine laiklik, bir yanıyla bir Ortadoğu ülkesi olan Türkiye’de çok işlevsel bir şekilde, vatandaşlarının yüzünü dünyaya (Batı’ya) dönmesine imkân sağlayabilecekken, kişisel kavgalara alet edilmiştir. Cumhuriyetçilikle birlikte bir toplumsal eşitliğin temelini oluşturması beklenirken, ayrımcılığın ve toplum kesimleri arasında düşmanlığın sebebi kılınmıştır.

Altı Ok, aynı zamanda Cumhuriyet’in bir yönetim biçimi olarak soyut anlamda kavramsallaşmasını ve toplumca hazmedilmesini engelledi ve meseleyi kişilere, partilere, ideolojilere hasrederek, en çok Cumhuriyet’e zarar verdi.

Ezcümle: Bana sorarsanız, Cumhuriyet’in temel değerleriyle ilgili bir problem yok. 2019 senesinde yaşadığımızı ve dünyanın geldiği noktayı anlayıp, dogmatik değil verimli tartışmalar eşliğinde bu değerleri hayata geçirmeye çalışacak yeni bir yönetici eliti, birçok problemimi kolayca çözecektir. Ama mevcut iktidar mekanizmaları, toplumsal kamplaşma ve sosyo-ekonomik kompleksler, böyle bir elitin ortaya çıkmasını pek de mümkün kılmamaktadır.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin