‘Cemaat AKP ile barışır, biz ortada kalırız’ [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Muharrem Yılmaz’ı Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) başkanlığından istifa etmek mecburiyetinde bırakan ‘vatan hainliği’ tartışmasının geldiği hazin manzarayı dünkü makalede ifade etmiştim.

Yılmaz’ın dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dan ‘hain’ yaftası yemesine sebep olan demokrasiye elverişsiz şartlar en ağır hali ile mevcudiyetini muhafaza ediyor. Hakkını teslim edelim. Memlekette hayli ilerleme oldu 2014 başından 2016 sonuna kadar…

Erdoğan bu defa ‘Reis-i cumhur’ sıfatı ile kürsüdeydi ve Sütaş ayran yudumluyordu. Millî içki ayranın Oscar merasiminde Muharrem Yılmaz da sevincini ayakta alkışlayarak izhar ediyordu.

İlerlemeden maksat bu ise biz inelim. İndiğimiz otobüste insan haysiyetinin üç kuruş için feda edilebileceğini esefle müşahede ettik, demokrasinin istikbali adına bir kere daha yıkıldık.

Empati bu asırda her derde deva. O halde millî içki trajik komedisini empati yolu ile anlamaya gayret etsek. Erdoğan’dan beklediği özür gelmeyince Muharrem Yılmaz, ‘zamanın Türkiye’yi esir alan ruhu’na büründü, gücün konforuna iltica etti. O da bu toplumun içinde yaşadığına göre zamanın ruhuna uyumlu bir beden dili sergilemesine niye şaşırıyoruz?

Ne hazindir ki heybetli adamların kâğıttan kaplana döndüğü günlerde ayran gönüllü (maymun iştahlı) olmak kaybettiriyor, kazandırıyor. Madem ahval böyle; şirketini, şahsını hedef alan hakaret ve iftiraların üzerine çizgi çekip meseleyi tatlıya bağlamasında ne gibi bir mahzur olabilir? Vicdan körelmeye görsün, bahaneler peşi sıra gelir.

Muharrem bey vatan sevgisini ölçmeye kalkan Erdoğan’ı ayakta alkışladı. Belki de büyük bir yük kalktı omuzlarından. Tamamen kendi tercihi…

Esasında tam olarak öyle değil. ‘Empati’ derken tutarlılığı kaybetmeyelim. Düz bir vatandaş olsa ‘ya dün dediklerine inanmıyordu ya da bugün yalan söylüyor’ deyip geçebilirdim. Amma velakin 17/25 Aralık 2013’te patlak veren yolsuzluk ve rüşvet düzeninin üzerine gidilmesini talep eden ve AB normlarında bir demokrasi tasavvurunu her fırsatta dile getiren TÜSİAD’ın başkanlığını yapan bir isim için aynı yorum yapılamaz. Bu kadar basit değil.

MUSTAFA KOÇ BASKILARA BOYUN EĞMEDİ

Madem bu fasıl açıldı. Muharrem Bey’in o günlerde TÜSİAD yönetimine ve yakın çevresine sarf ettiği, “AKP ile cemaat yakında barışır, biz ortada kalırız.” sözlerini hatırlatmak elzem hale geldi. Türkiye’de olup bitene ringdeki boks maçı olarak bakıldığı ve kimin ayakta kalacağına göre bahis oynandığı için herkes B planı arayışında. ‘Hukuk devleti’, ‘yargı bağımsızlığı’ süslü salonlarda kuşağa hoş gelse de karın doyurmuyor…

Türkiye’de yolsuzlukla mücadelede yakalanan tarihî fırsatı ‘Erdoğan-cemaat kavgası’ diye yanlış tevil edenlerin benzer sözleri merhum Mustafa Koç’un da kulağına çalınır. Bunlara mukabil Mustafa Koç’un, TÜSİAD’ın günü birlik düşünmek yerine ilkelerin yanında saf tutmasının doğru olacağını söylediği konuşuluyordu. Baskı nereden gelirse gelsin özgürlükçü çizgiden taviz verilmeyecekti.

Zaten teşebbüs hürriyeti, mülkiyet hakkı ve serbest piyasa, TÜSİAD’ın varlık sebebiydi. Türkiye’yi AB’den uzaklaştıracak kanun ve uygulamalara sessiz kalınamayacağının da altını çizmişti. Mustafa Koç’un 3 Mart 2014’te Hürriyet’te yayımlanan mülakatının bu nazarla tekrar okunması ufuk açıcı olabilir.

MUHARREM BEY BARIŞTI, CEMAAT DEĞİL

Kendi tabiri ile Muharrem Bey, Türkiye’yi adım adım tek adam rejimine götüren Erdoğan ile barıştı. Cemaat / Hizmet Hareketi ise TÜSİAD’ın endişesinin aksine böyle bir zillete düşmedi; Türkiye’de sivil ve müstağni kalmanın bedelini üç senedir ödüyor. Zamanın ruhunu eşya ve hâdiselerin zahirine bakarak anlayacağını zannedenler için cemaat ortada kaldı, siyaseti iyi okuyamadı ve hükûmetle girdiği harbi kaybetti.

Öyle mi?

Cemaatin neyi niçin kaybettiği ve de neleri kazandığı Kadıhan’ın, Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Hân’ın torunu Hülagü’ye anlattıklarında saklı.

Bağdat’ta 200 binden fazla kişiyi katleden, kütüphane ve camileri yakan, Dicle’nin günlerce insan kanı ve mürekkebe boyanmasına sebep olan zalim Hülagû’nun karşısına anlı şanlı âlimler çıkmaktan korkarken, sadece genç bir âlim olan Kadıhan o tehlikeli adımı atmaya cesaret edebilmişti. Çadırına kadar gitmekle kalmamış, imparatorun ezberini bozmuştu.

Hülagü’nün iki suâline iki çarpıcı cevap vermişti Kadıhan. İşte o suâller ve cevapları:

“Söyle bakalım beni buraya getiren sebep nedir?”

–”Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal ve mülk peşine düştük. Zevk ve safaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetlerini almak üzere seni gönderdi.”

“Pekâlâ, beni buradan kim gönderebilir?”

–”O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve safadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.”

Fazla söze ne hacet! Varsın büyük sermaye, medya, muhalefet, sendikalar, barolar ve mahkemeler; zulme, gaspa ve korku imparatorluğuna boyun eğsin. Herkes kendi kendisini inkâr edecek hallere bürünsün.

Kadıhan’ın Hülagü’ye anlattıklarından hissemize düşeni alabilirsek işte o vakit mefkûremiz adına ayran gönüllülük etmiş olmayız.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin