Bütün bunlar ‘bir rüyaydı’ farzet

JİTEM, ERGENEKON, SİLAHLAR, FAİLİ MEÇHULLAR…

YORUM | RAMAZAN FARUK GÜZEL

Yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinin sonrasına ertelenen ve sonucu merakla beklenen Ergenekon davası karara bağlandı. Yargıtay’ın bozma kararının ardından görülen 235 sanıklı Ergenekon Davası’nda; örgüt üyeliği ile suçlanan tüm sanıklar beraat etti.

Ama mahkeme insana “nasıl yani ya!?” dedirten bir karar daha aldı. Osman Yıldırım ve Erhan Timuroğlu’na müebbet hapis, Alparslan Arslan’a ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Yazık değil mi kardeşim ya, kerli felli koca koca adamlar davayı üç elemanın üzerine yıkıp geçtiler. Haddizatında bunlar talimatları uygulayan emir neferleri, ya bütün failler ve azmettiriciler ceza alsın, ya da hiç kimse…

Neyse, bu onların iç meselesi. Benim durumumda olanları ilgilendiren boyutu ise, bir bakıma bu dava sonucu ümitlendirici. Ortada binlerce silahın, onbinlerce belge/bilginin olduğu davada, konjonktür değişince beraat edilebiliyorsa, benim gibi dosyasında somut suç delili olarak “Aramada evinde Bank Asya müşteri hizmetlerine ait bir kartvizit bulunmuş” olanlar için tam bir umut ışığı! Onlar yırttıysa, bizim için neden olmasın ya? Hadi bakalım…

Fakat akla da bir soru geliyor. O kadar kasa kasa bombalar, binlerce silahlar ele geçirilmişti, ortada bir sürü ceset vardı, cinayetler vardı, onlar ne olacak? ETÖ Davalarının izdüşümü olan 17/25 Soruşturmalarında “Paraleller koymuş!” dedikleri bavullar dolusu paraları Reza Zarrab’a filan hep –faizi ile birlikte- iade etmişlerdi, burda da öyle olacak mı? Silahlar, belgeler, cesetler vs faiziyle birlikte muhataplarına iade mi edilecek?

Ha bir de bu davaların bir “Başsavcısı” vardı. O dönemin Başbakanı R.T. Erdoğan meydanlarda “Ben bu davaların savcısıyım!” deyip sonuna kadar arkasında duruyor, takipçisi oluyordu. Şu an o davalarda yer almış hakim- savcıların hemen hepsi görevden alındı; kimi hapiste, kimi sürgünde… Bu davaların “Başsavcısı” Erdoğan ne olacak şimdi?.. onun 17/25 soruşturmalarının kapatılması karşılığında ETÖ davalarının kapatılması ile karşılıklı fit oldular mı, herşey bitti mi şimdi yani?

Akla gelen bir önemli soru da şu ki;

Bütün bu yaşadıklarımız bir rüya mıydı yoksa?!

Bundan 10 yıl önce, bu davalar kapsamında mahkemece Genel Kurmaya JİTEM sorulduğunda, “Böyle bir yapının olmadığına” dair bir cevap gelmişti. Bunun üzerine 29 Aralık 2009 Salı günü haber sitelerinde yayınlanmış bir yazı kaleme almıştım. Sihirbaz David Coperfield’in adamları yok ettiği yerde, eli daha büyüttüler ve bütün sirk alanını yok ettiler ya şimdilerde… Yani JİTEM değil, dosyadaki hiç bir şey, hçi bir suç ve suçlu yokmuş meğer!

O 10 yıl önceki yazımızı buradan aynen aktarıyorum, fonda Sertar Erener’in Rüya (Hadi Yüreğim Ha Gayret) şarkısı eşliğinde okuyunuz, sindirimi daha iyi olur. (Bir başka derin operasyon olan Sivas Madımak Oteli katliamı da 02 Temmuz 1993 tarihinde olmuştu… Bu karanlık hadisenin üzerinden 26 yıl, şu aşağıdaki yazımızın üzerinden 10 yıl geçmiş. Ne diyeyim başka. Hele bir yazıyı okuyun da…)

GAME “OYUN”

Nicholas Von Orton (Michael Douglas), bütün yatırımlarının kontrolünü ve ilişkilerini elinde tutmaya alışık, zeki, kurnaz ve başarılı bir iş adamıdır. Ancak Orton’un bu düzenli yaşamı, sorumsuz fakat etkileyici küçük kardeşi Conrad’ın (Sean Penn) ona verdiği beklenmedik bir doğum günü hediyesiyle köklü değişikliklere uğrar.

Nicholas, oyuna başlarken ortada çok büyük bir ödül olduğunu fark eder ancak bu esrarengiz oyunun kuralları ve amacı hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Ayrıca Nicholas karşılaştığı olaylardan hangisinin gerçek, hangisinin oyunun bir parçası olduğunu da anlayamaz. Kendi evinde esrarengiz kişiler tarafından izlendiğini fark eder. Bu kişiler onu ortadan kaldırmak istemektedir.

Bu oyun hayatını sonsuza dek değiştirecek bir ölüm kalım savaşı haline gelmiştir… Hayatındaki sevdiği birçok insanın başına kötü şeyler gelir, işini, servetini, dostlarını, sevdiklerini her şeyini kaybeder… En son  da kardeşini… Geriye bir kendisi kalmıştır, canına kıyacakken evindeki bütün kapılar açılır, bir de bakar ki; bütün kaybettiğini düşündükleri karşısında. Başta kardeşi Conrad olmak üzere herkes “Sürprizzz” demektedir.

David Fincher’in yönettiği 1997 yapımı The Game (Oyun) isimli filmden bahsediyorum. Klasikler arasına girmeye aday bu ödüllü filmde; sahip olduğumuz nimetlerin (servetimiz, huzurumuz, dostlarımız, ailemiz) kıymetini bilmeyi öğretiyordu, sevdiklerimizi kaybettiğimizde hayatımızın ne kadar çekilmez hale geldiğini betimleyerek…

YOK İMİŞ…

“Bu film durup dururken nereden aklına geldi?” derseniz;

Gazetelerimizde “Genelkurmay Başkanlığı, Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği yazıda, başkanlık bünyesinde ”JİTEM” adında kurulmuş herhangi bir birimin mevcut olmadığını bildirdi” şeklinde bir haber okuyunca…

Soruşturmalarda adı da geçen, şu an İsveç’te yaşayan siyasi ilticacı Abdülkadir Aygan “Ben JİTEMciydim, işte maaş bordrolarım, işte kimliğim” diye avaz avaz bağırırken… Biz de bu malumu ilanı kameralara bile kaydedip haber olarak Türkiye’ye geçerken… (Not: O tarihlerde serbest avukatlık yapıyordum ve İsveç- Türkiye arasında işim gereği gelip giderken, bu arada Stockholm’deki bazı kimselerle görüşüp bunun notlarını kamuoyu ile paylaşıyordum. Bu görüştüklerimdem, röportaj yaptıklarımdan birisi de PKK ve JİTEM itirafçısı Abdülkadir Aygan idi. Ve bir videolu görüşmemizde Aygan, toplamda 5 saati geçen bir mülakatta belgeleri ile, şahıs ve yer bilgileri ile JİTEM’in, Ergenekon’un cinayetlerini anlatmıştı. Şu an bütün arşivleri siliyorlar, yok ediyorlar ama bunları tekrar çıkarır izletirim, isterseniz…

Ve kaderin cilvesi, o mülakatlardan yıllar sonra hakimliğe geçmiş, tayinim Diyarbakır’a çıkınca Ağır Ceza Mahkemesinde görev yaparken o cinayatlerin işlendiği yerleri gidip bizzat görmüş, o karanlık olayların mahkeme dosyalarını inceleme fırsatım olmuştu. İşin o boyutuna da vakıf olduk, kaderin denk düşürmesiyle… o konuda da detay isteyenlere geniş bir malumat verebiliriz. Ama kimsenin de gerçekleri duymaya, okumaya pek hevesinin kaldığını düşünmüyorum. O zaman, show must go on!.. Neyse, bu uzun antpatantezden sonra, o 10 yıllı yazıya devam…)

Evet, Emekli General Necati Özgen JİTEM’in vs varlığını kabul ederken…

Ergenekon tutuklusu emekli Albay Arif Doğan mahkemede verdiği ifadede JİTEM’in kurucusu olduğunu itiraf ederken… JİTEM olayları, haberleri Türkiye’de ayyuka çıkmışken… Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaşan ve Genelkurmay Başkanı namına Ceza Hukuk İşleri Şube Müdürü Hakim Albay Orhan Önder imzalı yazıda, ”Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulmuş (JİTEM) adında herhangi bir birim mevcut değildir” şeklinde yazıyormuş ya… İşte bu satırları okurken bu film geldi aklıma ve hayal gücüm bir anda çatlayıverdi.

BİR RÜYA İDİ…

Evet, o filmin sonundaki gibi, bir anda Ankara Kızılay meydanında binlerce, on binlerce kişinin toparlandığını ve ellerini havaya kaldırmış, bizlere “sürprizzzzzzz..!!” diye bağırdığını hayal ettim. O kadar canlı kanlı bir hayal ki, gözlerimin önünde kıs kıs gülerek üzerlerindeki kanmış gibi gözüken kırmızı boyaları silmeye, ellerinin tersiyle elbiselerindeki toprakları silkelemeye çalışıyorlar gibi.

Hele Uğur Mumcu, Musa Anter var ki; ellerini dizlerine vura vura kahkaha atmaktan konuşamıyorlar bile. “İlahi çocuklar, amma güldürdünüz bizi. Öldüğümüze, öldürüldüğümüze nasıl da inandınız?!” diyebiliyorlar sadece.

On binlerce insan… Doğudan, Güneydoğudan, Batıdan…

JİTEM arabasıyla Diyarbakır- Silvan yolunda, orada sağda Kağıtlık Jandarma Karakolu’nu geçince orada bir pınar yanında enselerine kurşun sıkılarak öldürüldüğü iddia edilen Sağlık-Sen Diyarbakır Şubesi’nin üç üyesi Necati Aydın, Mehmet Ay ve Ramazan Keskin de çıkıp gelmişler: “Albay Kırca’nın ekibinin yaptığına da nasıl inandınız ama…” diyorlar, bir yandan da birbirlerinin omzuna şaplak atıyorlar, bir elleriyle de şaşkın şaşkın bakan bizleri göstererek…

11 Mart 2004 yılında evinden ekmek almak için çıkan ve kendisinden bir daha haber alınamayan Murat Aslan da çıkıvermiş ortaya “cee ee” diyor, “ben de buradaydım…”

İdris Yıldırım, Servet Aslan, Edip Aksoy, Sıdık Etyemez, Ahmet Ceylan, Şahabettin Latifeci, Mehmet Salim Dön… Daha binlerce, on binlerce insan çıkıveriyorlar ortaya, tam da 2010’a girerken, gece tam 12’yi gösterirken…

Veli Küçük, Yeşil, Cem Ersever, Albay Arif Doğan, Abdülkerim Kırca, Albay Temizöz… Onlar da geliyorlar gülerek. “Siz de inandınız onca şeye değil mi ama?” diyorlar.. Abdülkadir Aygan da gelmiş ilk uçakla İsveç’ten: “Şakaaa…” diyor, “Anlattığım her şey şakaydı..” diyor muzip bir şekilde gülerek..

Ve bizler de alkışa duruyoruz, hepimiz… 70 küsur milyon insan.. “Bravo.. müthiş bir oyunculuktu” diye bağırıyoruz. Islıklar, tezahüratlar… “Helal be size. Bizi iyi korkuttunuz. Biz de bunca akıl almaz şeyleri gerçek sandıydık. Bundan böyle birbirimize sahip çıkacağız. Ülkenin ve kendimizin huzurlu olması için daha dikkatli olacağız” demekten kendimizi alamıyormuşuz.

Bu dev prodüksiyona imza attığı için de derin yapıya selam duruyormuşuz…

Bundan böyle biz de elimizdeki değerin kıymetini biliyormuşuz, önceden benzerlerini yaşamış kimseler olarak bir daha provokasyonlara gelmiyormuşuz.

Sonra Sertap Erener’in şarkısındaki “Hadi hadi yüreğim ha gayret/ Bu bir rüyaydı farz et…” sözleri geliyor fonda.

JİTEM yoktu aslında.. Ergenekon ise zaten yoktu!

Yaptığı iddia edilenlerin de hiç birisi yoktu, denilirken. Bu tatlı hülyalara dalıp gitmişken, Sertap’ın şarkısıyla coştukça coşuyorum:

“Değmeyin feryadıma, /Figanıma değmeyin/

Eğer sevda bu demekse/ Ben vazgeçtim/ Beni sevmeyin

Garipliğim kader değil/ Geçiçi gülmeyin/ 

Bu kış da efkarlıyım/ Bahara Allah kerim

Hadi yüreğim ha gayret/ Hele sıkı dur hele sabret/

Başını eğme dik tut/ Bu bir rüyaydı farzet /

Hadi hadi yüreğim ha gayret…

Hele sıkı dur hele sabret/ Bu bir rüyaydı farzet/ 

Hadi hadi yüreğim ha gayret…”

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin