Bunları göremediğim için kendime acıyorum 

YORUM | Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN

Fethullah Gülen Hocaefendi “Acıyorum” başlıklı bamtelinde kendisini çok ağır bir şekilde eleştirmektedirler:“Bunu göremediğimden dolayı, kendime de acıyorum! Münafığı, mü’min-i hakiki gördüğümden dolayı kendime acıyorum! Yapacakları şeyleri bir firâset ile sezemediğimden dolayı kendime acıyorum!.. ‘Yuf olsun bana!’ diyorum. Onları doğru okuyamadığımdan dolayı kendime acıyorum! Bunca acınacak şeylere sebebiyet vereceklerini baştan sezemediğimden dolayı kendime acıyorum! Acınacak durumdayım!..” Bu yazıda  Hocaefendi’nin yaptıkları özeleştirisinin mahiyeti ve ilham ettiği bazı hususlar üzerinde durmak istiyorum.

Öncelikle Üstad Hazretleri’nin Mektubat’ta ele aldıkları şu soru-cevaba bakalım: “Hazret-i Yakub’dan sorulmuş ki: “Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de yakınında bulunan Ken’an Kuyusundaki Yusuf’u görmedin?”  Cevaben demiş ki: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”

Peygamberlerde bile (as) durum böyle ise, Hocaefendi gibi peygamber varisi olan zatların da, Allah (cc) istemedikçe hadiseleri önceden sezip, tedbir almaları mümkün olmaz. Sunuhat’ta bahsedilen manevi bir mecliste, Üstad Hazretleri’ne sorulan bir soru ve cevapta da ifade edildiği gibi “Umûmî musibet ekseriyetin hatasının neticesidir.” O halde,  Hocaefendi, muhasebesini yaparken niçin kendisine bu kadar yüklenmektedir? 

Hocaefendi’nin yaşanan süreçte, müteaddit defa kendisine bakan yönüyle bu tarzda şahsi muhasebesini yaptığına şahit oluyoruz. Büyükler, her zaman başa gelen bela ve musibetlerden öncelikle kendilerini sorumlu tutmuşlar ve hemen Hakk’ın kapısına yönelerek hata ve kusurlarının affını talep etmişler, başa gelen bu felaketlerin def’i için dua dua yalvarmışlardır.

Allah (cc) Kur’an’da kendisini kınayan nefis üzerine yemin etmektedir…

“Sızıntı’dan Çağlayan’a” başlıklı bamtelinde böyle bir muhasebesine daha şahit oluruz: “Bir arkadaşımız, bana diyor ki: “Ben öyle hep meseleyi üzerinize aldığınızdan dolayı çok üzülüyorum. Bu mevzuun tek günahkârı siz değilsiniz!” Ama ben, mevzuun önemli bir günahkârı olarak kendimi görüyorum: “Neden beynimin nöronlarını bütünüyle çalıştırmadım? Neden münafığa “münafık!” diyemedim, o teşhisi koyamadım? Neden zâlimi başta keşfedemedim? Edemedim!.. Hüsn-i zannına binaen bütün arkadaşlarımızın mesailerine âdeta bir kerte vurdurdum!..

Ben, kendi kendimi sorguluyorum. Çok samimi söylüyorum. Başımı, Rabbime en yakın olunan secde halinde, yere koyduğum zaman, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا، وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ “Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Bizi günahlarımız sebebiyle azaba uğratma!” diyorum. “Ben ettim ya Rabbî!..” Çok defa içimden, kelam-ı nefsi ile… Hanefi mezhebine göre, meşhur-mütevâtir olmayan şeyler, namazda söylenmez. Ama çok defa, bir yönüyle, kelam-ı nefsiyle dilim onu kıpırdanıyor: “Ben ettim yâ Rabbi, Sen etme!” diyorum. Efendim.. “Benim günahlarımdan, hatalarımdan dolayı o tamamen masum, inanmış, kendini bu işe adamış insanlara çektirme! Kadın, erkek, çoluk, çocuk, zindanlarda, sürgünlerde, ihtifâlarda, yurt içinde gaybubetlerde.. aç, susuz, sefil.. gavurun revâ görmediği şekilde, olmayacak şeylere revâ görülmüş olarak.. o mazlumlar, o mağdurlar, o mehcûrlar, o muhtefîler, o fârrlar (firar edenler)…”

Bu zâtlar, bu yaptıkları muhasebe ile aynı zamanda kendisine tabi olanlara muhasebelerini nasıl yapmaları gerektiğinin yolunu fiili olarak göstermektedirler. Aynı zamanda, insanların yaşanılan hadiselerde “ben nerede yanlış yaptım” deyip kendilerini nasıl sorgulayacaklarının da dersi verilmektedir. Hocaefendi “Havadan nem kapıyor derler. Onlara canım kurban olsun. Ya yağmurun altında ıslanmayanlara ne demeli” sözü ile bizleri hadiseler karşısında duyarlı olmaya ve mesuliyetlerinin şuurunda olarak, kendilerini sorgulayabilen fertler haline gelmeye teşvik etmektedirler.

Şüphesiz ki, meydan gelen hadiselerde hem maddi, hem de manevi olarak, her bir ferdin bazı kusurları, ihmalleri ve hataları olmuştur.  Büyüklerin bu kendileriyle yüzleşerek yaptıkları muhasebelerden aldığımız derslerle, bizlerin de “bu işlerde nerelerde nasıl yanlışlar irtikap ettim, ne gibi haksızlıklara yol açtım, maddi-manevi olarak hangi hususlarda yanlışlar yaptım da hadiseleri öngöremedim, gerekli olan tedbirleri alamadım, hangi günahlarımdan dolayı ayağım sürçtü de bu hadiselere sebebiyet verdim…” şeklinde çok ciddi bir muhasebe içerisine girmemiz zarureti bulunmaktadır.

Allah (cc), kendini durmadan kınayan nefse (Nefs-i levvame) çok kıymet vermekte ve bu şekilde nefislerini kınayan insanlar yüzü suyu hürmetine, toplulukları, başlarına gelen belalar ve felaketlerden kurtarmaktadır.

Hocaefendi “Konum haini” başlıklı bamtelinde, kendini kınayarak yerden yere vurmaktadırlar: “Ben, şahsım adına meseleye öyle bakıyorum. Günümün yarısı, kendimi tokatlamak ile geçiyor. kendimi bir “eşek” yerine koyarak, Cenâb-ı Hakk’ın getirdiği konumun hakkını vermediğimden, kendimi konum hâini sayıyorum; konum hâini…” Tabi ki Hocaefendi’nin kendi hakkında kullandığı bu ifadelere estağfirullah diyoruz. Fakat burada, O’nun kendi nefsi ile ne ölçü de yaka paça olup, yerden yere vurduğuna şahit oluyoruz.

Bireyler bazında yapılacak muhasebenin önemi…

Aynı sohbet içerisinde ayet-i kerimeden iktibas edilmiş olan şu önemli ölçüye dikkat çekilmektedir: “En küçük bir musibeti, kendimizden bilmeliyiz; Cenâb-ı Hakk’ın sağanak sağanak başımızdan aşağıya yağdırdığı iyilikleri de O’nun rahmetinin vüs’atine vermeliyiz! Bizi, yerin dibine batırmamasını yine rahmetinin vüs’atine vererek, “Allah Allah! O, bizi bu konuma getirdiği halde hakkını veremedik…” demeliyiz.

Hz. Ömer (ra) gibi, “Kenar-ı Diclede bir kurt kapsa koyunu, gelir de adl-i ilâhi Ömer’den sorar onu!” anlayışına sahip olmak gerekmektedir. Kur’an-i ve Nebevi terbiye gereği, her bir fert başa gelen bela ve musibetlerde her şeyden önce kendini sorgulamalı,  “Başa gelen hadiselere benim günahlarım sebebiyet vermiştir” düşüncesine sahip olmalıdırlar. Burada yöneticiler de , yönetilenler de kendilerinin muhasebesini yapmalıdırlar. Suçları ve kusurları sürekli başkalarına aktarmak suretiyle kendimizi işin dışında tutmamak gerekir ki, bu muhasebeler hakkımızda Rahmet-i İlahi’nin tecellisine vesile olsunlar. Aksi takdirde sürekli kusurları başkalarında arayan ve kendilerinde kusur görmeyen insanların eleştirileri ile bir yere varmak, hakiki manada bir ıslah ve tamirin olması ve gerçek problemlerin anlaşılabilmesi mümkün olmayacaktır. Problemler doğru tesbit edilemeyeceği için de mualeceler yanlış olacaktır.

Tabi ki, nerelerde yanlış yapıldığı ile ilgili çalışmalar yapılmalı, yazılmalı ve çizilmelidir. Aksi takdirde tekrar aynı yanlışların yapılması kaçınılmaz olacaktır. Muhakkak ki, hizmet erlerinin hakkı, hakikatı her yerde uslubunca dillendirmeleri, haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan olmamaları, hakkın hatırını her türlü hatırın üstünde tutarak yanlışları dillendirmeleri, çözüm önerileri geliştirmek gibi vasıflara sahip olmayı ifade eden “isyan ahlakına” sahip olmaları çok büyük öneme haizdir.

Ama, eleştiriler sadece içtimai meselelerde olmamalıdır.  En az onun kadar, bireye bakan yanlarına, hadiselerin melekut cihetlerine doğru da yapılmalıdır. Hizmette genel manada yapılan yanlışlar bir taraftan ele alınırken, diğer taraftan asıl bu problemlere  yol açan hadiselerin perde arkası denilebilecek, melekut ve manevi boyutlarına da inmek gerekmektedir. Aksi takdirde siz ne yaparsanız yapın, aklın ve hikmetin gerektirdiği her türlü projeleri ve tedbirleri hayata geçirin, yine muvaffak olamayacaksınız. Çünkü işin temelinde insan vardır ve dava maddi dünyayı elde etmek davası değildir. Dava, insanları hak ve hakikata, insan-ı kâmil olmaya, başta kendilerimiz olmak üzere irşat etmek davasıdır. Hal böyle olunca her şeyden önce bu işi yapacak olan insanların bu keyfiyete ulaşmaları, bu kıvamı yakalamaları çok daha önemli olmaktadır. Hizmet davası bir şirket-i maneviyedir ve maddeci bir bakış açısıyla ele alınmamalıdır.

Yanlış anlaşılmasın!  Burada, deruhte edilecek hizmetin tam olarak eda edilmesi, korunması, verimli olması, denetlenmek suretiyle yanlışların azaltılması vs.. gibi yerine getirilmesi gereken maddi tedbirler ihmal edilsin demiyorum. Muhakkak bunlar olmalıdır. Fakat, öncelikle bireysel planda problemlerin çözümüne yoğunlaşmak gerekmektedir. Bunun için elbette maddi unsurlara  da ihtiyaç vardır. Hizmette var olan, Nebevi ve Kur’ani prensibler, bu ihtiyaca zaten cevap verecek mahiyettedir. Günümüzdeki ihtiyaçlara göre, geliştirilen yeni metodların ilavesi ile de zenginleştirilerek bu ihtiyaçları karşılamak mümkündür.

Hocaefendi bu haftaki “Kurbet Yolculuğu, Güzergâh Emniyeti Ve Muâvenet” başlıklı Bamtelinde de bu konuyu ele almaktadırlar.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin