Boğanın tarafını tutmak ve mülteci olmak

YORUM | VEYSEL AYHAN 

Amin Maalouf (Emin Me’luf) Mısır asıllı bir gazeteci yazar. Ailesi Mısır’dan ayrılmak zorunda kalıyor. O, Levantan bir şehir dediği Beyrut’ta doğuyor. Kitapları tüm dünyada ilgiyle okunuyor. 1975’te iç savaş çıkınca Fransa’ya taşınıyor.

Maalouf’un serüveni bize oldukça tanıdık.

“Uygarlığın Batışı” kitabına şöyle başlıyor:

“Ölmekte olan bir uygarlığın kucağında sağlıklı bir bebek olarak doğdum ve ömrüm boyunca etrafımda onca şey harap olup giderken övünecek bir şey yapmadan, suçluluk da hissetmeden hayatta kalma duygusuyla yaşadım. Geçtikleri sokaklarda bütün duvarlar yıkılırken yine de sağ salim kurtulan ve sonra, arkada bıraktıkları koca kent bir moloz yığınından ibaret kalmışken, giysilerindeki tozları silkeleyen film kahramanları gibiydim.”

Çok üzgündür. Ama bu üzüntü sadece kendisi için değildir:

“Doğu Akdeniz’in ışıkları söndü. Sonra karanlık gezegene yayıldı.” der.

Ne kadar da benziyor bizim hikâyemize. 

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

YAZDIĞIM YAZILAR NEDENİYLE 27 YIL HAPİS

Benzer bir hayatı yazar ve sosyolog Oya Baydar’dan okuyoruz:

“32 yıl geçmiş aradan. 11 aylık oğulcuğumu, memleketimi, şehrimi, evimi, yakınlarımı, arkadaşlarımı, 20 mücadele yılını ve 40 yaşımı arkamda bırakıp yabancı ülkelere kaçtığımdan bu yana 32 yıl geçmiş. Bunca yıl sonra bile, ne zaman hatırlasam göğsümün orta yerinde, tuz basılmış bıçak yarası gibi bir sızı…

12 Eylül (1980) darbesinden sonra ölümden, zulümden kaçmak için yurt dışına çıkan 40 bine yakın insandan biriydim. Hakkımda, sadece yazdığım yazılar nedeniyle 27 yıl hapis cezası isteniyordu, örgütsel aidiyetim nedeniyle de sokaklara asılan fotoğraflarla aranıyordum.

12 Mart (1971) müdahalesinde işkencenin, hapishanenin tadını tatmıştım. ‘Bir daha asla’ demiştim, ‘bir daha beni yakalayamayacaklar.’ Almanya’ya iltica edip siyasî mülteci olduğumda, önceleri ağır geldi. Mülteci, sığınmacı demek, sığıntı gibi hissedersiniz kendinizi. Hepimiz, çevreye en fazla uyum sağlayanlarımız bile insanı kemiren sığıntı olma, öteki olma duygusundan kolay kolay kurtulamamıştır. Bu yüzdendir belki, mülteci yerine sürgün sözünü yeğlememiz… Yurt dışında geçirdiğim 12 yıl boyunca, kendimi hep zamanda ve mekânda sürgün hissettim: Yitik bir zaman, yaşamınızdan koparılan, çalınan koskoca bir dilim.”

80 darbesi sonrası 30-40 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitmişti. Oya Baydar onlardan biriydi. Tanıdığımız pek çok isim yurtdışına çıktı: Şanar Yurdatapan, Melike Demirağ, Vedat Türkali, Cem Karaca, Şivan Perver, Tarık Ziya Ekinci, Kemal Burkay, Tuncel Kurtiz, Yıldız Sertel, Taner Akçam, Ferhat Tunç, Ataol Berhamoğlu, Nihat Sargın, Zülfü Livaneli, Sarp Koray, Ozan Ceyhun, Aydın Engin…

Herbiri büyük zorluklar çektiler. Bulaşıkçılıkla geçinenler, taksi soförlüğü yapanlar… MİT eliyle infaz edilenler, hastanelerde ölenler… Ama o dönemde yurtdışında yaşanan dramların onlarca, yüzlerce katı 12 Eylül zindanlarında yaşandı.

SÜRGÜN BİR AYRICALIKTI YİNE DE

Geride kalan arkadaşları Baydar’ın içini hep kemirir:

“Darbenin ardından arkadaşlarımız, yoldaşlarımız öldürülürken, işkence görürken, zindanlarda çürürken, sürgün bir ayrıcalıktı yine de. O ayrıcalığa sahip olmanın, kaçıp sıyırtmış olmanın vicdanıma, yüreğime yüklediği ağırlık, eksiklenme duygusu yıllarca terk etmedi beni.”

Baydar, dışarıdakilerin yani bizim hissettiklerimizi çok iyi dile getirmiş.

Bir başka sürgün gazeteci ve yazar Eduardo Galeano’dur. Hatıralarını “Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri” adlı kitabında toplar. Bir zaman hapis yatar. 1976’da askerler darbe yapınca İspanya’ya kaçmak zorunda kalır.

ÇOK UZAK GÖKLERİN ALTINDA

Röportajında şunları der:

“Sürgün bana yeni tevazular ve sabırlar öğretti. Sürgünün bir meydan okuma olduğuna inanıyorum. Bir yetersizlik ya da bozgundan kaynaklanan bir cezalandırma dönemi olarak başlayan bu süreci bir yaratma dönemine dönüştürmek ve mücadelenin yeni bir cephesi olarak addetmek için tevazu ve sabır gerekiyor. İşte o zaman insan ileriye doğru bakıyor ve bir bulutta doğmadığını kanıtlayan nostaljinin, yani toprağın çekiminin iyi bir şey olduğunu ama umudun ondan daha iyi olduğunu fark ediyor. Bu kesinlikle kolay bir süreç değil, özellikle de çok uzak göklerin altında, başka diller konuşan, başka türlü hisseden ve düşünen ve de sürgünün kol gücüyle gündelik bir mücadele anlamına geldiği ülkelerde köksüzlüğe mahkûm edilen binlerce Uruguaylı için…”

“Sürgün bana kimliğin adres ya da belgeyle ilgili olmadığını teyit etti: Nerede yaşarsam yaşayayım ve bana pasaport vermeyi istedikleri kadar reddetsinler ben Uruguaylıyım. Bu on, hatta neredeyse on bir yıl boyunca benden eksilen tek şey dökülen saçlarım oldu. Ama diğer yandan dayanışma tutkum, bitmek bilmez yaratma ve sevme güdüm ve adaletsizlik karşısındaki öfkelenme kapasitem daha da arttı. Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil ve hâlâ aynı taraftayım.”

Mülteci olmak, sürgün hayatı yaşamak kolay bir seçenek değil.

Bir yanda arkadaşlarını geride bırakmanın “eksiklenme duygusu”.

Bir yanda fırsatı yakaladığında zâlime teslim olmama direnci.

Bir yanıyla ölüm.

Bir yanıyla yeniden doğuş.

Sürgün, bulunduğu kabın şeklini kabul etmeyenlerin tercihi.

Karakterleri “huzursuz” yani kararsız atomlar gibi.

Arenaya sığmazlar.

Matador’un değil boğanın tarafını tutarlar.

Vahşet ve zulme itiraz ederler.

Sonucunda ya boğanın yanı başında kurban edilirler veya fırsatını bulurlarsa kendilerini arenanın dışına atarlar. 

PEKİ SONRASI…

Sonrası hayata bakışa göre şekilleniyor.

Vardığınız topraklara eğreti ilişmişseniz, tutunamayıp savruluyorsunuz.

Yeniden doğuş derseniz, yeniden doğuyorsunuz.

Ama aslı kaybeden geride bırakılan topraklar oluyor.

Amin Maalouf, çoğunlukla, değerlerine, insanlarına ihanet eden bir ülkenin aynı zamanda çıkarlarına da ihanet ettiğini düşünür ki haklıdır. Bir başka örnekle devam eder:

“XIV. Louis, dedesi IV. Henri’nin Protestan azınlığa ibadet özgürlüğü tanıyan Nantes fermanını 1685’te kaldırır. O sırada ‘Huguenot’ adı verilen Protestanlar Fransa dışına sürülmüş, Avrupa’nın başka yöreleri tarafından kabul edilmiş ve Amsterdam, Londra veya Berlin’in zenginleşmesine büyük katkılar yapmışlardır. Pek çok tarihçi Berlin’in metropol düzeyine Fransız mültecilerin gelişiyle yükseldiği fikrindedir; bu kentin bir müddet sonra Paris’in büyük rakibi olacağı bilgisiyle birlikte düşünüldüğünde, olay ayrı bir anlam kazanıyor. Demek ki ‘Huguenot’ların kitlesel bir şekilde sürülmesi Fransa’yı yoksullaştırırken, rakiplerini zenginleştirmişti.”

Maalouf, 1492’de Müslüman ve Yahudilerin Katolik krallar tarafından Endülüs’ten sürülmesi için de aynı şeyi söyler. Hoşgörüsüzlük ve kendini beğenmişlik sonucu alınan bu karar yüzünden, İspanya’nın diğer Avrupa devletleriyle arasındaki mesafeyi ancak beş yüzyılda kapatabildiğini anlatır.

KABUL EDEN ÜLKE YARARINA MUCİZELER

Amin Maalouf örneklerden hareketle net bir yargıya varır:

“Tarih boyunca kitlesel sürgünler, gerekçeleri varmış ve meşruymuş gibi gözükse de genelde kovulandan çok, geride kalana zarar vermiştir. Kuşkusuz kovulanlar başta acı çeker, ama sonunda kendini toparlar ve kendini kabul eden ülke yararına mucizeler gerçekleştirir.”

Maalouf deyişiyle son bir “mucize” ile bitireyim:

Uğur Şahin 1965’te İskenderun’da doğuyor. 4 yaşında iken ailesiyle Almanya’ya göç ediyor. Ve yıllar sonra fevkalade başarılı bir bilim insanı oluyor ve kendisi gibi doktor Özlem Türeci ile evleniyor. Şu an binden fazla bilim insanı istihdam eden, pazar değeri 21 milyar dolar olan Biontech’i kuruyorlar.

Ve sonunda tüm dünyanın, milyarlarca insanın dikkat kesilip beklediği korona aşısını buluyorlar.

Kader çekilen acının büyüklüğü nispetinde herkesi dev armağanlarla ödüllendirir.

Bunun şartı gelinen ülkede eğreti durmamak ve toprağın rahmine bir “meyve” tohumu gibi düşmek.

20-30 yıl sonra Allah’ın o tohumlarla insanlığa hangi meyveleri sunacağını kim bilebilir?

5 YORUMLAR

  1. İlham verici bir yazı olmuş, anın acılarıyla hayatı zehir etmek kendine işkencedir. Geleceğe dair ayağı yere basan planlarla çok güzel neticelere ulaşılır. Belki de insanlığın kaderine sürgün, ilerlemenin bir zembereği olarak yerleştirilmiştir.

  2. Geldiğimiz ülkeleri benimsemezsek eğreti durma durumumdan kurtulamaz,dilleri öğrenemez be ueni hizmer tarzlarına konsantre olamayız. Memlekette herşey yoluna girince döneceğiz umudu bence boş.Allah bizi bu Avrupa topraklarına bir tohum gibi saçmışsa bizim yeşerip fidan olmaya bakmamız lazım.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin