Birinci Meclis ruhuna ihtiyaç var

YORUM | MAHMUT AKPINAR

Bugün 23 Nisan. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Ankara Ulus’taki eski, küçük binasında dualarla açılmasının 101. yıl dönümü. Geçen yıl 100. yıl dönümüydü ve bu önemli olay çok silik şekilde geçiştirildi.

Bu arada Meclis için ayrıca neden “Büyük” tanımlaması kullanılmış merak ediyorum. “Türkiye Millet Meclisi” yeterince önemli ve anlamlı zaten. Başka bir meclisle karışma ihtimali de yok. Zira bizde başka bir meclis yok. 1960-1980 arası senato var idiyse de federal yapılar ve onların meclisleri hiç olmadı. Başına “büyük”, “iri”, “harika” gibi laflar ekleyince bir şey daha önemli hale gelmiyor. Kurumların büyüklüğü, önemi amacına uygun çalışmasıyla, asli işlevini yerine getirmesiyle anlaşılır. Yüz yıldır TBMM’de “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazdı, sürekli ve yüksek sesle bu lafı tekrar ettik, ama egemenlik defalarca gasp edildi. Her mahkemede “Adalet mülkün temelidir” yazdı, ama o mahkemeler doğru düzgün adalet dağıtmadı. Şu sıralar ise zulüm, haksızlık, eşitsizlik dağıtıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Sanırım bazı kurumların, kişilerin önüne “büyük” eklemek az gelişmiş ülkelere mahsus bir kompleks. Her şeyin en irisini yapmakla, en kocamanına, görkemlisine sahip olmakla övünüyoruz. Kamu kurumlarının, vilayet binalarının, adliye saraylarının devasa yapılar olmasına ve önüne iddialı laflar yazmaya bayılıyoruz. “Büyük” Millet Meclisi var ama son dönem demokrasiye katkısı sıfıra yakın. Zarfa takılıp muhtevayı unutuyoruz, şekli öne çıkarıp esası kaçırıyoruz. Sonra ortalık bol unvanlı boş adamlardan, işe yaramaz devasa binalardan, işlevsiz kurumlardan geçilmiyor.

23 Nisan 1920’de açılan Birinci Meclis tarihimizde temsil oranı en yüksek, misyonunu en iyi ifa eden, en etkin ve verimli çalışmış meclis idi. O mecliste maaş, makam, sekreter, makam aracı vb yoktu. Ülke işgal altındaydı. Vatan için dertlenen insanlar, “Millet için neler yapabiliriz?” diyenler Anadolu’nun, Trakya’nın her yerinden o mütevazı binada toplandılar ve millet için mücadele verdiler. O Meclis’te Kürdistan mebusu vardı, Lazistan mebusu vardı, sarıklı, cübbeli adamlar vardı, seküler düşüncede modern giyimli adamlar vardı. Siyasi yaklaşımları, görüşleri farklıydı ama tek bir dertleri vardı: Vatanı düşmana karşı müdafaa etmek, işgali bitirmek ve ülkeyi, halkı özgür hale getirmek. Bu dönemde laikler dindarlara “mürteci” demiyordu, Türkler Kürtleri ikinci sınıf görmüyordu. Dindarlar sekülerleri “gavur” ilan etmiyordu. 1876’dan günümüze bu toprakların sahip olduğu en demokratik, en çoğulcu, en düzgün adamların olduğu meclisti Birinci Meclis. Hem de işgale, baskıya, yokluklara, imkansızlıklara rağmen. Milli mücadeleyi bu Meclis verdi. Ülkeyi işgalden kurtarıp yeni Türkiye’yi bu Meclis kurdu.

İkinci Meclisle birlikte maalesef TBMM’nin çoğulcu, demokratik özellikleri kaybolmaya başladı. Türkiye lider odaklı yönetilmeye, muhalifler tasfiye edilmeye başlandı. Çok geçmeden Milli Mücadele için ihtiyaç duyulan çoğulcu, temsil oranı yüksek, farklılıklara saygılı parlamento yok edildi. Yerine tek adamın vekilleri belirlediği, meclisin, anayasanın bir hükmünün kalmadığı, toplumun kalıba sokulduğu, denge ve denetimin, hukukun, cumhur iradesinin olmadığı bir Cumhuriyet rejimine geçildi. İlerleyen dönemlerde yapılanlar Atatürkçülük ve Kemalizm adı altında kutsandı, sorgulanmaz hale getirildi. DP döneminde çıkarılan koruma kanunu ile yasal korumaya kavuştu.

Erdoğan en çok hakaret davası açtıran Cumhurbaşkanı diye başta Kemalistlerce haklı olarak eleştiriliyor. Ama bir cumhurbaşkanı olan Mustafa Kemal ve devrimleri aleyhine bu ülkede hapis yatanların, takibata maruz kalanların sayısı Erdoğan’la kıyaslanamaz. Ve bu durum halen devam ediyor. AKP iktidarı döneminde çok yolsuzluklar, hırsızlıklar, yasadışılıklar, tuhaflıklar oldu, oluyor. Ama öte yandan faşist sistemlerin etkin olduğu 1930’larda yapılan “devrim”lerin hala eleştirilemez, “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” olduğunu görmemiz gerekiyor. Hala hiç kimse “Kişiye atfen milliyetçilik mi olur?” diye sorgulayamıyor (Atatürk milliyetçiliği, Anayasa’da 2. madde). Daha kötüsü sürekli endoktrine edilmekten, Atatürk ilke ve inkılapları diye dersleri çocuk yaştan itibaren herkese okutmaktan mütevellit “Atatürkçü nesil” diye eleştirilemez, ideolojileri anayasa ve yasalarla koruma altında bir kesim oluştu. Erdoğan’ın devleti aile şirketi haline getirmesinden rahatsız olan bu kesim ciddi ciddi 1930’ların Türkiye’sinin hayalleriyle yaşıyor.

Genç Türkiye’nin genetik kodları bir yerde aranacaksa burası 1923’ten sonra ilan edilen Cumhuriyet ve CHP’nin tek parti dönemi değildir. Ülkenin genetik kodları 23 Nisan 1920’de samimi duygularla açılan Birinci Mecliste aranmalıdır. Milli mücadeleye en büyük desteği veren Kazım Karabekir’lerin, İstiklal Marşını yazan Mehmet Akif’lerin dahi dışlandığı, bütün muhaliflerin sindirildiği, devletin bir kişinin kontrolüne girdiği ve toplumun zorla şekle sokulduğu dönem ülkenin genetik kodlarını, birlik ve bütünlüğünü yansıtmıyor.

Birinci Meclis’in mensupları “parlamenter” olmanın itibarı için değil, ağır maliyetine rağmen ülkeye, millete omuz vermek için Ankara’ya geldiler.  Ebedi Şef veya Milli Şef dönemleri Milli Mücadelede verilen emeğin dar bir kadro tarafından gasp edildiği ve millete rağmen kullanıldığı dönemdir. Eğer bu ülkeye yeniden barış ve huzur gelsin isteniyorsa Birinci Meclis ruhuna dönülmelidir. Ülkeyi saplandığı çamurdan çıkarmanın yolu TBMM’nin tekrar merkez, odak, sorunların çözüm mercii haline getirilmesidir. Gasp edilen yasama misyonunun TBMM’ye iade edilmesidir. Hükümeti denetleme araçlarının çalıştırılmasıdır. Ülkenin bir adamın malı gibi görülmekten çıkarılmasıdır.

Ama öyle anlaşılıyor ki ne AKP ne de Kemalistler TBMM’nin gerçek manada işlemesini istiyor. Birisi tek parti dönemi hasretiyle yaşarken, öteki Erdoğan üzerinden kurduğu yeni Tek Adam dönemini sürdürmenin peşinde.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin