Bir İttihatçı geleneği olarak İstanbul’un fethi kutlamaları 

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU

Fatih Sultan Mehmet 567 yıl önce İstanbul’u fethetmiş, şehrin sosyal ve mimari dokusu kısa zamanda değiştirilerek bir “İslam şehri” haline getirilmişti. Ayasofya ile birlikte bazı kiliseler camiye çevrilmiş; fetihten sonra camiler, medreseler ve çarşılarla şehir kısa zamanda yeni bir görünüm kazanmıştı. Anadolu ve Rumeli’den “sürgün” olarak gönderilen ailelerle şehirdeki Müslüman nüfus da 1478 sayımına göre gayrimüslimlerin iki katına ulaşmıştı.

İstanbul’un bir başka yönü de farklı unsurların birlikte yaşamasıydı. Şehirde Müslüman halkın yanında Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler kendi kilise ve hahambaşılıklarına bağlı bir şekilde hayatlarını sürdürüyorlardı.

Nedense XX. Yüzyıla kadar kimsenin aklına İstanbul’un fethi gibi önemli bir olayı kutlamak gelmemişti. Ama İttihatçılar II. Meşrutiyet devrinde “yeni bir gelenek icat ederek” fetih kutlamalarını başlattılar. Türk-İslam sentezi ögelerinin öne çıkarılmasıyla başlayan kutlamalar, Demokrat Parti iktidarında yeniden canlandırıldığı gibi bir süre sonra da “İslamcı” kimliğin önemli etkinliklerinden birisi haline geldi.

Gelenek İcat Etmek!

Çok kültürlülük şehrin adına bile yansımıştı. Bir kesim şehre “İslambol, İstanbul” derken bir başka kesim “Konstantinopolis, Konstantiniyye” demekteydi. Osmanlı aydını bunu bir zenginlik olarak gördüğünden olsa gerek son dönem basılan kitaplarda bile basım yeri olarak “Konstantiniyye” yazmaktaydı.

Osmanlı’nın 19. Yüzyılı modernleşme dönemiydi ve yeni kültürel ögelere ihtiyaç duyulmuştu. Bir taraftan “İttihad-ı anasır” vurgulanırken diğer taraftan yeni gelenekler icat ediliyordu.

Bunlardan birisini de II. Abdülhamit gerçekleştirmiş, atalarının “Söğüt’lü” kimliğini öne çıkarmıştı. Bu amaçla Söğüt’te Ertuğrul Gazi Türbesi’nde ihtifaller düzenlemişti. Bu dönemde Padişahın doğum günü ve tahta çıkış yıldönümü de kutlanmaktaydı. Özellikle tahta çıkışının yirmi beşinci yılı birçok etkinliğe sahne olmuştu.

Başkentin Taşınması Meselesi

İttihatçılar II. Meşrutiyetin ilanından sonra 10 Temmuz’u (Miladi 23 Temmuz) “ıyd-i millî-milli bayram” olarak ilan edip kutlamaya başladıkları gibi ilk defa İstanbul’un fethi etkinliklerini de organize ettiler. Bu etkinlikler, gazetelere yansıdığı şekliyle 1914’den itibaren görkemli bir şekilde düzenlendi. Bunda İttihatçıların Balkan Harbi mağlubiyetinin etkisiyle Türkçülük ideolojisini öne çıkarmalarıyla o zamana kadar düşünülmemiş figürlere sarılmaları etkili olmuştu.

Balkan Harbi İttihatçılar için tam bir travmaydı. Çok kısa zamanda Rumeli’nin büyük bir kısmı elden çıkmış, “Kâbe-i Hürriyet” dedikleri Selanik, bir kurşun atılmadan Yunanlılara teslim edilmişti. Bulgarlar Çatalca’ya kadar ilerlemiş ve payitaht İstanbul tehlikeye düşmüştü.

Bu sırada birçok İttihatçı subayın başta “Millet-i Müsellaha” kavramı olmak üzere düşüncelerinden etkilendiği Von der Goltz Paşa’dan farklı bir teklif gelmişti. Goltz Paşa on beş yıl önce gündeme getirdiği başkentin taşınması meselesini yeniden dile getirerek Rumeli’nin kaybı sonrasında Osmanlıların artık bir Türk-Arap Devleti’ne dönüştüğünü yazmıştı. Bu nedenle “savunulması zor olan” İstanbul’un başkent olması anlamsızdı ve payitaht İstanbul’dan Konya veya Halep’e taşınmalıydı. İttihatçılar bu teklife bir kitap hazırlayarak cevap vermişlerdi.

İttihatçı ideolojide Fatih Sultan Mehmet’in ayrı bir yeri vardı. Onlar Abdülhamit’ten sonraki hükümdar Sultan Reşad’ı “Mehmed Reşad”, Vahdeddin’i de “Mehmed Vahdeddin” adıyla tahta çıkarmışlardı. Yine İngilizlere sipariş edilen dretnotlardan birisi de “Fatih” adını taşımaktaydı.

Türk-İslam Sentezi 

İstanbul’un fethi kutlamaları için 11 Haziran tarihi seçilmişti. Kutlamanın tam adı, “Gazi Fatih Sultan Mehmed Han-ı Sânî’nin İstanbul’u zaptı ve Ayasofya Camii-i Şerif’inde ilk cuma namazını eda buyurduklarının sene-i devriyesi” olarak ilan edilmiş, bundan dolayı kutlamalar her sene başka güne denk gelmişti.

Tören Ayasofya’da Cuma namazıyla başlıyor, namazdan sonra dualar okunuyor sonra üçe ayrılan kortej, Fatih Camii’ne gidiyor ve Fatih’in türbesinde bir merasim düzenleniyordu. Törenlere “İhtifal-i Millî” adı veriliyor, töreni organize eden Ziya Bey de “İhtifalci Ziya Bey” olarak adlandırılıyordu. Gazete haberlerinde İstanbul’a da “İkinci Kâbe” denilmekteydi.

Törenlerde yeniçeri kıyafeti taşıyan kişiler bulunuyor; törenlere idadi, sultani, yüksekokul ve Darülfünun öğrencileri katılıyor, halk büyük bir ilgi gösteriyordu. Bu vesileyle şehir gündüz bayraklarla gece de kandil ve fenerlerle süsleniyordu. Bu etkinlikler ve etkinliklerdeki söylemler tipik olarak “Millet-i Müsellaha” düşüncesinin bir yansımasıydı.

1915 yılında İtilaf donanmasının Çanakkale önlerine gelmesiyle önce deniz sonra da kara savaşları başlamıştı. Bu sırada padişah ve hükümetin, Eskişehir ve Konya’ya taşınması için hazırlıklar yapılıyordu. Bu durum törenlere de yansımış, yüzbinlerce kişi büyük bir coşkuyla kutlamalara iştirak etmişti. 1916’da da görkemli bir şekilde yapılan kutlamalar, 1917’de bilinmeyen nedenlerle yapılmamış, 1918’de de bir gün önce Fatih’te çıkan büyük bir yangın nedeniyle iptal edilmişti.

Cumhuriyet’in 6 Ekim Bayramı

13 Kasım 1918’de İtilaf donanmasının İstanbul’a gelişiyle işgal günleri başladı. Lozan Barış Antlaşması sonrasında 6 Ekim 1923’de Türk ordusunun İstanbul’a girmesiyle de İstanbul kurtarıldı.

Cumhuriyet rejimi ise İstanbul’un fethini değil işgalden kurtarıldığı 6 Ekim tarihini öne çıkardı. Bu tarih, “İstanbul’un bayramı” olarak kabul edilerek kutlanmaya başladı. Artık 29 Mayıs’ın yerini “6 Ekim”, Fatih’in yerini de “Atatürk” almıştı. Bunlara bir de Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi eklenince Türkçü ve muhafazakâr kitlenin tepkisi giderek arttı.

İstanbul’un fethi kutlamalarının yeniden hatırlanması ise Osmanlı tarihiyle barışma politikası izleyen İsmet İnönü devrinde oldu. 1933’de Darülfünun’un kapatılmasıyla faaliyete geçen İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşu 1453’e götürülüyor, yıllardır kapalı olan Fatih’in türbesi yeniden açılıyordu. İşte bu değişim süreci İnönü devrinde İstanbul’un fethinin 500. Yılının gündeme gelmesi ve bunun için neler yapılabileceğinin tartışılması ve başkanlığını Hasan Ali Yücel’in yaptığı bir kutlama komisyonu kurulmasıyla sonuçlandı.

Demokrat Parti’nin “Fethi” Keşfi

1950’de DP’nin iktidara gelişi, 500. Yıl kutlamaları planlamasının coşkulu bir şekilde ele alınmasına zemin hazırladı. Türkiye artık NATO’ya üye olmuş, Sovyetlere karşı Batı ittifakını tercih etmişti. ABD de komünizme karşı “panzehir” olarak milliyetçiliği ve dindarlığı teşvik ediyordu. Bu yönüyle İstanbul’un fethi bu sürece de katkı sağlayabilirdi.

Bu amaçla birçok fetih cemiyeti kurulduysa da olumlu yönde ilerleyen Türk-Yunan ilişkileri, 1953’teki 500. Yıl kutlamalarının coşkusunu engellediği gibi Cumhurbaşkanı Bayar ve Başbakan Menderes kutlamalarda yer almadılar. Programda ise surlara yapılan top ateşi ve Ulubatlı Hasan’ın surlara tırmanışı canlandırılmıştı. Ayrıca balolar, defileler, fener alayları ve güreş müsabakaları düzenlenmişti.

1955 yılına gelindiğinde Kıbrıs yüzünden Türk-Yunan ilişkileri gerginleşmiş ve bu durum kutlamaların tam bir şova dönüşmesine neden olmuştu. Ancak yaşanan 6-7 Eylül olayları, sonraki yıllardaki kutlamaların sönük geçmesiyle sonuçlandı.

Bu dönemdeki kutlamalara bakıldığında Türk-İslam sentezi yönünün ağır bastığı ve Ayasofya figürünün öne çıktığı görülmektedir. Muhafazakâr kesim Ayasofya’nın müze yapılmasını bir nevi “Hristiyanlığın İslamiyet’e galebesi” olarak algılamakta ve müzenin bir süre sonra yeniden kilise olarak açılacağına inanmaktaydı.

Osman Yüksel Serdengeçti başta olmak üzere birçok yazar, Ayasofya’yı merkeze alan eserler kaleme almış hatta Serdengeçti yazdığı kitaptan dolayı yargılanmıştı. “Fetih” bir taraftan da şairler tarafından ele alınmış, milliyetçi-muhafazakâr şair Arif Nihat Asya “Fetih Marşı” şiirinde Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşta olan gençleri “oyunda oynaşta olmak” yerine fethe yönlendirmiş ve 1964’deki fetih kutlamalarında şöyle demişti: “Bu iki defa mübarek günde hünkârımız, kendisini Cuma namazı için, Fethin sembolü İstanbul Ayasofya’sına götüremeyen bizi torunluğa kabul edebilir mi?”

Sıra İslamcılarda 

1970’lerden itibaren fetih kutlamaları artık İslamcıların tekeline girmiş görünmektedir. İslamcılar için İstanbul, Batılılaşmanın bir sonucu olarak “İslam” kimliğini kaybetmiş “Yitik Şehir” olup, onlara göre bu süreç Lale devrinde başlamış, cumhuriyetle birlikte de zirveye ulaşmıştı. Buna bir de Ayasofya’nın 1934’de camiden müzeye çevrilmesi eklenince İslamcılara göre artık geriye tek seçenek kalmıştır: “İstanbul’un yeniden fethi”. 

Özellikle Millî Görüş partileri (MNP-MSP-RP) yıllarca bunu siyaseten kullanmış ve bu fethin “silahla değil manen” olacağı, bunun yolunun da RP’nin İstanbul belediye başkanlığını kazanması olduğu iddia edilmiştir. Böylece şehir yeniden “Fatih’in İstanbul’u” olacak, İstanbul yeniden fethedilince “mahzun Ayasofya da cami olarak” gerçek kimliğine kavuşacaktır. Bu durum Tanil Bora’nın ifadesiyle genelde İstanbul’u, özelde ise Ayasofya’yı “vaat edilmiş toprak” haline getirmiş ve kurulu nizama karşı bir mücadele söylemine dönüşmüştür.

İslamcı ideoloji açısından bugün bile benzer romantik söylemlerin devam ettirilmesi her yönüyle ilginç bir durumdur. Çünkü bir taraftan Millî Görüş partileri 1994-2019 arasında yirmi beş yıl İstanbul’u yönetirken, diğer taraftan 2002’den günümüze kadar AKP iktidarı Türkiye’yi yönetti.

AKP özellikle 15 Temmuz sonrasında tek hâkim güç haline geldiğinden icraatının önünde hiçbir engel de kalmadı. Bütün bunlar dikkate alındığında İstanbul’un yeniden fethi gibi söylemlerin reelde hiçbir karşılığı olmadığı gibi şu an Türkiye’nin tek hâkim gücü olan iktidar partisinin Ayasofya’yı camiye çevirebilecekken bunun yerine benzer söylemleri devam ettirmesinin tek amacının kitleleri manipüle etmek olduğu anlaşılmaktadır.

Kaynaklar

T. Bora, “Fatih’in İstanbul’u” Birikim, 1995, S. 76; M. Ö. Alkan, “Ne Zamandan Beri İstanbul’un Fethi Kutlanıyor ve Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi İsteniyor?”, Toplumsal Tarih, 2016, S. 272; A. Ş. Çoruk, “Bir Gelenek İcadı Olarak II. Meşrutiyet Döneminde Gerçekleştirilen İstanbul’un Fethi Törenleri”, FSM İlmi Araştırmalar, 2016, S.7; M. Bölükbaşı, “Bir Gelenek İcadı Olarak İstanbul’un Fethi”, Sosyoloji, 2013, S. 28; Ç. D. Tağman, “Fetih Derneği ve İstanbul’un Fethinin 500. Yılı”, TKSAD, 2014, S. 4.

1 YORUM

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin