Bir hayli sübjektif gelişmişlik emareleri [Kemal Ay]

Birleşmiş Milletler (BM), İnsanî Gelişmişlik Endeksi raporu yayınlıyor her yıl. Her ülkedeki ortalama yaşam beklentisi, ortalama planlanan eğitim süresi, kişi başı düşen ulusal gelir toplamı (bu bildiğimiz anlamdaki kişi başı düşen gelirden farklı) gibi verileri toplayarak oluşturulan data, böylece ülkelerdeki insanî gelişmişliği ölçüyor.

En son 2015’te yayınlanan rapora göre, ilk sırada Norveç, ikinci sırada Avustralya ve üçüncü sırada İsviçre bulunuyor. Bu ülkelerde 2014 itibariyle ortalama yaşam beklentisi, 80’in üzerinde. Norveç’te 17,5, Avustralya’da 20,2 ve İsviçre’de 15,8 yıl eğitim öngörülüyor her kişi için. Kişi başına düşen gelir sırasıyla 65 bin, 42 bin ve 56 bin dolar civarında.

Türkiye nerede acaba diye merak edenlere söyleyelim hemen, 188 ülke arasında 72. sırada. Bulunduğu kuşak “Yüksek İnsanî Gelişmişlik” kuşağı. “Yüksek” deyince çok bir şey beklemeyin, Kosta Rika, Lübnan, Küba ve Trinidad Tobago gibi ülkeler Türkiye’nin üstünde. İstatistiklerimiz şöyle: Yaşam beklentisi, 75,3; eğitimde geçecek süre öngörüsü 14,5 (ancak gerçekleşen ortalama 7,6); yıllık toplam gelir ülkede yaşayan kişi sayısına bölündüğünde elde edilen rakam ise 18,677 dolar. (Kişi başı ortalama gelirin yıllık 10 bin doların altına indiği artık sır değil.)

RAKAMLARIN NEDEN ÖNEMLİ?

BM’nin bu gelişmişlik endeksini hayli basit bulmuş olabilirsiniz. Ancak bu basitlik önemli. Zira toplumların ilerlemesini de bu türlü basit göstergeler anlatıyor çoğu zaman. Yıllara yayılan tartışmalar, ülkenin iyiye gittiğini hissettirse bile, bazen bu rakamlar ‘gerçekle yüzleşme’ anıdır. Türkiye’nin en orijinal köşe yazarlarından Gökhan Özgün, 17 Haziran 2007’de, o sıralarda askerle ve yüksek yargıyla sürtüşme yaşayan AKP’yi kendince şöyle yorumlamıştı mesela:

“Evet, AKP, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en pragmatik partisi. Evet, AKP’nin üzerinde açık açık konuşmadığı çok net, hatta aşırı net bir ‘siyasi’ hedefi var. AKP’nin ‘siyasi hedefi’ ortalama 15 bin dolar. Kişi başına 15 bin dolarlık milli gelir. Bunu ekonomik bir hedef olarak görürseniz en büyük yanılgıya düşersiniz. (…) 15 bin dolar eşittir demokrasi. 15 bin dolar eşittir ordunun elini kolunu bağlamak. 15 bin dolar Avrupa müktesebatı ocağında kıvamına gelene kadar pişerse, Türkiye’de demokrasi ‘geri döndürülemez noktaya’ gelecektir.”

Gerçekten de öyleydi. 2011’den sonra, AKP’ye yönelen eleştiriler, Gezi Parkı protestoları hep bu mantıkla açıklanmıştı: “AKP’nin ekonomi politikalarının oluşturduğu orta sınıfların AKP’ye isyanı”.

Ancak Özgün’ün bahsettiği 15 bin dolar hedefine gelinemediği gibi, üstüne çıkılan 10 bin dolardan da geri dönüldü. Dahası Avrupa muktesebatı ocağının önce altı kısıldı, şimdilerde gaz bağlantısı tamamen kesilerek yemeği buzdolabına koyma aşamasına geçildi.

YENİ ORTA SINIFLAR

Yine de bu ‘orta sınıflar’ analizlerinde önemli bir şey gözden kaçırılıyordu. Dünyada küreselleşme ile birlikte ‘yeni orta sınıflar’ doğuyordu doğmasına (ve Türkiye’de de böyleydi) ama bu ‘orta sınıflar’ hiç de öyle zannedildiği gibi dünyayla entegre, küresel kodlara hâkim ve ‘insanî gelişmişlik endeksinde yukarıya tırmanacak’ tarzda değildi. Küreselleşme ile birlikte ‘dünya insanı’ yetişecek diye bekleniyordu ama özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu trend daha çok ve aslında sanal bir ‘yerelleşmeyi’ doğurdu.

Bilakis, yeni ‘orta sınıflar’ daha milliyetçi, dünyaya düşman ve sanal kimliklerine sıkı sıkıya tutunarak yaşayan kimseler oldu. Gelişmekte olan ülkelerdeki bu trendin paralelinde, gelişmiş ülkelerde de aynı ‘orta sınıflar’ göçmen karşıtı, popülist liderleri benimsedi (bkz. Brexit, Trump, vs).

Buradan hareketle, iktisat ırmağının herhangi bir yerinde bulunup akıntıya göre hareket edildiği anlamı çıkarılmasın. Aslında olup biten, dünyadaki gelişmelere kültürel, toplumsal kodlar içerisinden üretilen tepkilerle ilişkili daha çok. Haliyle burada her ülkenin kendine göre sonuçlar çıkardığını, bu sonuçların da bir çeşit kırılmalara yol açtığını söylemek mümkün.

İSTATİSTİKLERİN ARKASINA BAKMAK

Malum, istatistikler yanlış ellerde tehlikeli bir silaha dönüşebilir. Rakamları işin uzmanları okumuyorsa, o rakamlara her şeyi söyletmek mümkün.

Biraz da bu yüzden Türkiye’de 2007’den sonra gözlemlenen ‘demokratikleşme’ süreci uluslararası endekslere pek yansımayınca, Türkiye’deki bazı kesimler, endekslere göre yapılan Türkiye yorumlarına dudak bükmeye başlamıştı. Hatta Avrupa’dan gelen eleştiriler karşısında, “Daha ne yapalım?” tarzı çıkışlar yapılıyordu.

Burada aldatıcı olan şuydu: Bu istatistikler bir yılda oluşmuyor, hepsinin arkasında belki asırlık yatırımlar bulunuyor. Mesela İnsanî Gelişmişlik Endeksi’nde ülkelerin sıralamaları çok nadir değişiyor (endekse alınan ülke sayısı değiştiği için yıllar içinde farklılık gösteriyor sadece).

Yakın zamanda, Türkiye’yi yakından takip eden İsveçli akademisyen Erik Meyersson, Gothenburg Üniversitesi’nin yayınladığı “Varieties of Democracy” (V-Dem) isimli bir dataya dayanarak, Türkiye’nin aslında AKP döneminde demokrasi anlamında hiç de ilerlemediğini gösterdi. (Bu bilimsel analize, yine AKP’ye yakın köşecilerden ağdalı, “Siz Batılılar ne anlarsınız?” tarzı yorumlar geldi tabi.)

V-Dem’de 1900’den 2012’ye kadar, 173 ülkede, yıllık bazda yapılan hesaplamalarda 350 civarı demokrasi göstergesi kullanılıyor ve demokrasi 5 farklı kola ayrılıyor: Seçimsel, Liberal, Katılımcı, Müzakereci ve Eşitlikçi. Buna göre Türkiye, AKP döneminde (2003-2014), bu beş çeşit demokrasinin hepsinde gerilemiş durumda (Katılımcı demokrasi grafiğindeki kısa süreli yükselmeyi saymazsak).

HER ŞEY BİR YALANDAN MI İBARETTİ?

Peki, 2002’den bu yana Amerika’dan, Avrupa’dan gelen ‘demokrasi’ mesajları bir yalandan mı ibaretti? Hem evet, hem hayır.

Maalesef Türkiye, ekonomik ve siyasî anlamda önemli bir fırsatı harcadı. Neredeyse bir asırlık problemleri çözme yolunda adımlar atmak yerine, o problemleri sahiplenip ‘atalarının dini’ne yöneldi. Politik hırslar uğruna, küreselleşmenin getirdiği ‘sıcak para’ ve ‘dünyaya açılma imkânı’ yerini kapanmaya ve yakın vadede daha çok göreceğimiz ‘ekonomik daralmaya’ bıraktı.

Burada tek teselli (züğürt tesellisi), bu konuda yalnız olmayışımız. Yabancı düşmanlığı, aşırı milliyetçilik, siyasette ve medyada ‘yalan’ (post-truth), cehaletin övgüsü, ‘güç zehirlenmesi’ dünyada ‘zamanın ruhu’ olarak revaçta. Brezilya, Hindistan, Malezya gibi refiklerimiz de bu tehlikeli sularda kulaç atmayı tercih etti. Dediğim gibi ‘yükselen orta sınıflar’ ekonomiden gelen zenginleşmeyi, kültüre yansıtamadılar.

Dünya bu krizden muhtemelen yine çıkacak. Farklı terkipler geliştirip yoluna devam edecek. Gelgelelim, Türkiye gibi geleneği heba edilmiş, insanî değer üretecek kurumlar inşa edemediği gibi elde olanları da çarçur eden ülkelerin neye dönüşecekleri kendi tercihleri olacak.

ÖZ HAKİKÎ GELİŞMİŞLİK EMARELERİ

Bu ‘yeni orta sınıfların’ hamlıkla açıklanabilecek politik tercihleri, yaşadıkları kimlik krizine verilebilir. Ancak burada daha ciddi sorunlar da var: Bunlardan birisi ‘burjuva kültürünün’ yerleşmemiş olması. Buna değişik bir bakış açısıyla ‘kaht-ı rical’ de diyebilirsiniz. Türkiye’de yaşanan sorunun özü, muhafazakâr elitlerin iradelerini lidere teslim ederek, ‘kendi orta sınıflarının’ omurgasını kırmaktı.

Haliyle ‘gelişmişlik endekslerindeki’ hesaplamalara dâhil edilmeyen ama günlük hayatta kolaylıkla gözlemleyebileceğiniz bazı ‘gelişmişlik emareleri’ sıralayarak, ‘asırlık yatırımların’ ne gibi sonuçları olduğunu düşünebiliriz.

Mesela kanımca en önemli gelişmişlik emarelerinden birisi, toplu taşıma araçlarında yaşı 60’ın üzerinde olup Kindle gibi elektronik cihazlardan kitap okuyan kimselerin çokluğu. Elleri titreye titreye de olsa, bir kitabı tutup uzun-kısa metro yolculuğunda okumaya çalışan bu ‘yaşlılar’, belirli bir kültürün özünü hâlâ taşıyorlar demektir.

Bir başka veri, ülkede yayınlanan yerel gazetelerin çokluğu. “Balık baştan kokar” diye bir deyişimiz var ama aslında pek çok mesele yerelde başlıyor. Basının denetleme mekanizması olarak en küçük dairede bile etkili olması, toplumun bütününde etki uyandırabiliyor. ABD’de sözgelimi yerel basının son yıllarda düşüşe geçmesi ve pek çok yerel gazetenin kapanması, “Demokrasinin önemli koruyucusu yok oluyor” şeklinde yorumlanıyor.

Öte yandan son yıllarda iktisatçıların çalışma alanlarının başında gelen ‘gelir dağılımı eşitsizliği’ meselesi de, insanî değerler konusunda ekonomik pek çok göstergeden daha önemli. Bu da, basitçe ‘ortalama işlerde çalışan’ kimselerin de kendilerine vakit ayırabildiği, işi ve ev hayatı dışında da topluma katkıda bulunabildiği bir sistemi gerektiriyor.

Bunlar çoğaltılabilir. Ama galiba bundan sonra gelişmişliği, demokratikleşmeyi ve insanî hayatı arzularken daha dikkatli ölçümler kullanmamız gerektiği anlaşılmıştır son yıllarda.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin