Belarus otoriterliğinden çıkarılacak dersler

YORUM | YAVUZ ALTUN

Belarus’un tartışmalı lideri Alexander Lukashenko, önceki gün Rus yanlısı medyaya verdiği mülakatta, koltukta biraz fazla kalmış olabileceğini, fakat kendinden daha iyi bir alternatifin de bulunmadığını söyledi. Lukashenko’ya göre, iktidarını sonlandırmak isteyen kökü dışarıda “gölge güçler” eğer bunu Belarus’ta başarırsa, bir sonraki hedefleri Rusya olacak ve Moskova’da da bir iktidar değişimi yaşanacak.

Lukashenko, bazılarına göre “Avrupa’nın son diktatörü”. Ülke bağımsızlığı ilân ettiği  günden beri, 26 yıldır, devlet başkanı. Ekonomisi büyük oranda Rusya’ya bağlı ve Sovyetler ruhunu (devletçi ekonomi, yaygın devlet yardımları) hâlen yaşatıyor. Ancak son yıllarda işler pek iyi gitmiyor. Bu sebeple de halkta değişim talebi var.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

Gelgelelim, Lukashenko için Belarus artık “hayatının projesi” hâline gelmiş. “Ben gidersem devlet yıkılır” diyenlerden o da. Ağustos ortasındaki seçimlerden bu yana sokaktaki Belarus halkına karşı polis önce yoğun şiddetle karşılık verdi. Bunun, protestoları şiddetlendirdiği görülünce de, biraz yumuşadı. Ama hâlâ muhaliflerle masaya oturmaya yanaşmıyor. Seçimdeki rakiplerinin ülkeyi terk etmesini sağlamıştı. Şimdi de kalan tek lideri, önce sınır dışı etmeye çalıştı, reddedince de gözaltına aldırdı.

Protestolara karşılık, askerî üniforma ve silahıyla poz verdi. Kendisinin Sovyet ordusunda görev yapmışlığı da var zaten. Yeteri kadar zorlarsa, koltuğunu kurtarabileceğini düşünüyor.

Belarus’ta beklenmedik gelişmeler de oluyor. Rusya’yla ekonomik ilişkisini oluşturan petrol endüstrisinin yanı sıra, ülkede çiçeklenen bilgisayar ve yazılım sektörünün, muhalefetin kolay örgütlenebilmesini ve protestoculara hem maddi hem de yasal destek verilmesini sağladığı konuşuluyor. 2010’lardaki sokak hareketleri için tutunulabilecek en sağlam dal internet ve sosyal medya. Diğer hiç kimseye, buna geleneksel medya da dâhil, güvenilmiyor.

Hindistan, Keşmir’in yarı özerk statüsünü değiştirdikten sonra halk ayaklanması beklentisiyle bölgede interneti tam 7 ay boyunca kapatmıştı. Sonra da kısıtlı olarak açtı. Birçok ülkede protestolar olduğunda artık internet yavaşlatılıyor. Türkiye, internet musluğunu çok sıkı kontrol etmekle kalmıyor, sürekli sansür alanını genişletiyor. Belki de internetin bir insan hakkı olduğu yönünde kampanya yapmanın zamanıdır.

Otoriter rejimler birbirlerinin taktiklerini yakından izliyor, belki bilmediğimiz kanallardan yardımlaşıyor. 21. yüzyılın getirdiği teknolojik imkânları en iyi onlar kullanıyor. Çünkü hem sınırsız para kaynakları (halkın vergileri) var, hem de kendilerini buna yetkili görüyorlar. Çin, bu konuda öncülük ediyor denebilir. Sadece kendi vatandaşlarını yaygın şekilde gözetlemekle kalmıyor, bu teknolojileri isteyen ülkelere ihraç ediyor. En sıkı müşterileri arasında Körfez ülkeleri var.

Çin’in örnek olduğu başka hususlar da var. Mesela Hong Kong’daki olaylar. Mart 2019’da Çin’in ülkeye müdahale etme çabası (suçluların Çin’e iadesi yasasının yürürlüğe sokulmak istenmesi) yaygın halk ayaklanmasıyla karşılaştı. Hâlen devam eden protestolar var. Ancak giderek zayıflıyor çünkü Çin yönetimi geri adım atmadığı gibi yoğun şiddet kullanmaktan da çekinmiyor. Çinli bir akademisyen yakın zamanda burada Filistin’de olduğu gibi “kabul edilebilir dozda günlük şiddet rejimi” kurulabileceğini söylemişti. Tıpkı Rusya gibi, Çin de etrafındaki “zayıf kuvvetleri” başkalarından önce etki altına almak peşinde.

Buna karşılık Batılı ülkeler, özellikle ABD ve İngiltere, Hong Kong’lulara kolay vatandaşlık vermenin yolunu açtı. Bir anlamda bu, Çin’in “zor” politikasının sonuç aldığının göstergesi. Washington’dan ardı ardına açıklamalar yapıldı fakat kâr etmedi.

Nitekim Çin’in Uygurlara yönelik “toplama kampı” pratiği de, dünyanın her yerinde ifşa olduğu ve gelişmiş ülkeler yoğun şekilde tepki gösterdiği hâlde, hiçbir surette gerilemedi. Giderek etkisi arttığı gibi Çin’in ülke dışındaki Uygurları da takip ettirdiği biliniyor. 1 milyondan fazla Uygur, dünyanın gözü önünde bir çeşit soykırıma tabi tutuluyor. Acı ama mevcut dünya düzeninde, Çin’i durdurabilecek bir güç yok.

Güç dengelerinin değiştiğini, artık ABD’nin dünyanın hâkimi olmadığını, “haydut devletlerin” yeterince bastırırsa istedikleri her şeyi yapabileceklerini ilk keşfeden muhtemelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’di. Sovyetlerin külleri üzerinde yeniden bir etki imparatorluğu inşa etti. Komşu ülkelere askerlerini sokmaktan çekinmedi. Kendini ülkesinde alternatifsiz bir lider olarak kabul ettirdi. Muhaliflerini ortadan kaldırdı.

En son Alexei Navalny’yi zehirlemekle suçlanıyor. Navalny’nin Almanya tarafından ülkeden çıkarılmasına ses etmedi. Alman doktorların zehirlenme iddialarını ispat edebileceğinden çekinmeden üstelik. Bir iddiaya göre, Navalny’nin uçakta ya da Almanya’ya iner inmez öleceğini hesap etmişti.

Yıllardır Batılı gözlemciler Putin’e olan halk desteğinin düşmesini, kötü giden ekonominin Rusları ondan uzaklaştırmasını bekliyor. Aynı gözlemciler Çin’de de zenginleşmeyle birlikte orta sınıfların ayaklanacağını da öngörüyor. Gelgelelim, pek de bir şey değişmiyor. Ekonomisi ağırlıklı olarak doğal kaynaklara bağlı olsa da, askerî nüfuzunu pervasızca kullanan Rusya, bölgesel bir güç olduğunu kanıtlamakla kalmadı, ABD seçimlerine müdahale ettiği iddialarının ortasında, Putin iyiden iyiye otoritesini dünyaya kabul ettirdi.

ABD artık dünyanın lideri değil ve bu otorite boşluğu, çılgınlık yapmak isteyen liderler için bulunmaz fırsat. İkinci Dünya Savaşı’nı, Avrupa’nın deli diktatörlerini pek kimse hatırlamıyor artık. Dahası, Batılı ülkelerin evlerinden savaşı ve göçmenleri uzak tutmak için göze alabildikleri şeyler, onları iyice çıkmaza sürüklüyor.

Belarus’ta olanlar 21. yüzyılın otoriter rejimlerinin “ağyarını mani etrafını cami” bir özeti gibi. Yıllardır koltukta oturan bir lider, ona sadık olduğunu gösteren asker ve polis güçleri, kırılgan bir ekonomi. Lukashenko’nun eli zayıfladıkça ülkede Rusya’nın etkisinin artması bekleniyor. Venezuela’da yaşananlar tekrar edebilir. Böyle durumlarda güvenlik bürokrasisi kimin arkasında durursa, o kazanıyor.

Gelişmekte olan ülkeler ekonomik problemlerle boğuşurken, koronavirüs salgınının dünyayı kasıp kavurmasının, çeşitli coğrafyalarda toplumsal ayaklanmalara sebep olacağı en başından beri konuşuluyordu. Türkiye pek sokak muhalefetiyle bilinen bir ülke olmadığı için oradan bakanlar buna pek anlam veremiyor olabilir. Ama sokak da, eskisi kadar etkili mi tartışmak gerekir.

ABD’de yaz başından bu yana protestolar var. Anketlere göre ülke nüfusunun 3’te 2’si, protestocuların tarafında. Sadece onlar da değil, bazı eyaletlerde polisler de protestolara yol veriyor. Polis şefleri, protestocularla diyalog hâlinde. Talepler somutlaşıyor, sonuç alınıyor.

ABD’yi dünyanın geri kalanından ayıran şey, güvenlik güçlerinin yapısı. Mesela Türkiye’de polis, merkeze bağlı bir kolluk gücü. Maaşını Ankara yatırıyor. Bu sebeple de sadece Ankara’ya hesap vereceğini düşünüyor. ABD’de polis yerel otoriteye bağlı. Maaşını belediyeden alıyor. Belediye başkanı gibi, yerel halka hesap veriyor. Merkezî yönetimin kolluk gücü değil, toplumun bir parçası olarak hareket ediyor.

Başkan Donald Trump’ın zorlandığı nokta da burası. Protestocuları “dış güçlerin ajanları” olarak gösteremiyor. Tek yapabildiği marjinalleştirmek. Ama halk desteği bunu etkili biçimde yapmasını engelliyor. Protestocuların şiddete bulaşmasını ve toplumsal desteği kaybetmesini bekliyor. Bu arada sokaktaki hareketlere Hollywood ünlülerinden NBA’deki basketbolculara kadar katkı sunanlar var.

Dünyanın geri kalanındakiler bu kadar şanslı değil maalesef. Putin’in Rusya’sı, bölgedeki otoriter yönetimler için can simidi işlevi görüyor. Çin, işine yarayacak herhangi bir diktatörü desteklemekten çekinmiyor. Batılı ülkeler, “elimiz kolumuz bağlı” diyerek otoriter rejimlerle işleri olduğu gibi yürütüyor. Küreselleşme, ekonomilerin birbirine bağımlılığı, toplumların değil zorba siyasetçilerin elini güçlendiriyor.

Otoriter rejimler bu kadar uluslararası destek görürken, toplumlar kendi insaflarına terk edilmiş vaziyette.

Ayakta kalabilmek için destekçileriyle muhalifleri arasında uçurumlar açmaya gayret eden otoriter liderler, toplumun bir araya gelip meseleleri hakkında konuşmasına, ortak zemin bulup uzlaşmasına asla müsaade etmiyorlar. Haliyle toplumlar bölündükçe zayıflıyor, kendi içine kapanıyor ve daha da radikalleşiyor.

Çatışmaktan ve karşı karşıya gelmekten bıkan insanlar, zamanla kendileri gibi olanlardan bir çevre edinip kendi yankı odasında yaşamayı tercih ediyor. En absürt fikirler bile, uzun süre anaakım medyadan ya da yetkili kişilerin ağzından tekrar edilince, kitleler üzerinde tesir icra ediyor. Yenilmişlik hissiyle, muhalifler bile bir süre sonra “Acaba?” demeye başlıyor.

Her toplumsal muhalefet başarıya ulaşacak diye bir kaide yok. Eğer iktidarın bileşenleri arasında “ayrılık” çıkmazsa, otoriter bir yönetim herhangi bir ülkeyi sonsuza kadar yönetebilir gibi görünüyor teoride. Pratikte, çeşitli doğal sınırlar var. Lukashenko’nun koltukta kalıp kalmayacağına muhtemelen Putin karar verecek. Sokak, Ermenistan örneğini saymazsak, artık güçlü alternatifler doğuramıyor kolay kolay.

21. yüzyılda otoriterlik uluslararası bir norma dönüşebilir. Toplumların her şeyi bir kenara koyup en yeni teknolojik cihazlarla donanmış “devlet organizasyonu” karşısında kendini nasıl sağlama alabileceğini düşünmesi gerekir.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin