Kadir İnanır: Kaybetmenin asaleti

Kadir İnanır yalnızca film yıldızı değildi. Onun yüzünde taşra yolları, yarım kalmış aşklar, suskun erkekler ve Türkiye’nin yorgun hafızası vardı.

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Türk sinemasının yaşayan efsanesi Kadir İnanır’ın tekrar hastaneye kaldırıldığını öğrendim.

Üzgünüm çok…

Yeşilçam’da pek çok ‘jön’ vardı. Her biri toplumun bir kesimine hitap ederdi. Taşralıların favorisi Yılmaz Güney’di. Şehirliler için Cüneyt Arkın. Ayhan Işık kuşağından pek kimse kalmadı ama o da kozmopolit kentlilerin kahramanıydı.

Ama Kadir İnanır başkaydı, bambaşka…

Bazı oyuncular var; oynadıkları filmler unutulur ama yüzleri kalır. Kadir İnanır onlardan biri. Onun yüzü, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin hafızasında dolaştı. Bazen bir kamyon şoförü olarak geçti gözümüzün önünden, bazen bir mahkûm, bazen yaralı bir âşık, bazen de dünyaya karşı tek başına direnmeye çalışan bir adam. Ama hangi filmi izlersek izleyelim, aynı duygu hep oradaydı: Bir şeyini kaybetmiş bir adamın sessizliği.

Kadir İnanır’ın oyunculuğu tam da burada başlıyordu. Konuştuğu yerde değil, sustuğu yerde. Çünkü Yeşilçam’ın birçok yıldızı seyirciye kendini anlatıyordu. Kadir İnanır ise kendini gizliyordu ve belki de bu yüzden daha gerçek görünüyordu.

Bakışı uzun sürerdi. Omuzları hafif düşük, sigara tutuşunda bile hissetirdiği o yorgunluk.  Sanki bütün karakterleri, hayatla arasına görünmez bir mesafe koyarak yaşardı. Ve galiba Türkiye, kendini en çok o mesafede tanıdı.

Bugün dönüp Selvi Boylum Al Yazmalım’a baktığımızda yalnızca bir aşk filmi görmüyoruz. Bir dönemin duygusal haritasını görüyoruz.

İlyas karakteri, Türk sinemasındaki en önemli erkek karakterlerden biri olabilir. Çünkü kusursuz değildi. Hatta tam tersine; zayıftı, fevriydi, bencildi, kaybetmeye meyilliydi. Ama tam da bu yüzden insaniydi. Film boyunca sevdiği kadını kaybetmemek için çırpındı. Fakat final sahnesinde ilk kez şunu anladı: Aşk bazen yetmez.

Asya’nın Cemşit’i seçmesi yalnızca bir tercih değildi, romantizmin gerçekle çatışmasıydı.

Ve o sahnede Kadir İnanır’ın yüzünde olağanüstü bir şey olur. Büyük oyuncular bazen tek bir bakışla uzun bir monoloğun yapacağını yapar. İlyas’ın finaldeki bakışı da böyledir. Ne bağırır, ne ağlar, ne hesap sorar.

Sadece bakar.

Bir adamın, hayatında ilk kez geç kaldığını anladığı o birkaç saniye… Belki de Türk sinemasının en sessiz yıkımlarından biridir bu plan. Aradan yıllar geçtiğinde karşımıza bu kez ‘Tatar Ramazan’ çıktı.

Bu artık başka bir Türkiye’ydi; daha sert, daha öfkeli, daha karanlık.

Kadir İnanır’ın yüzü de değişmişti artık. Gençlik yıllarındaki romantik kırılganlığın yerini daha ağır bir ifade almıştı. Yüzü yalnız yaş almamıştı; sanki memleket de onunla birlikte yaşlanmıştı.

‘Tatar Ramazan’ karakteri tam da bu yüzden bu kadar güçlüydü. Çünkü o yalnızca bir kabadayı değil, varlığıyla bir itiraz biçimiydi. Hapishane duvarları arasında dolaşırken bile yenilmiş görünmüyordu. Sistemin içine sıkışmıştı ama ruhunu teslim etmiyordu. “Ben bu oyunu bozarım.”

Bu cümle bugün hâlâ hatırlanıyorsa, sebebi yalnız repliğin gücü kadar onu söyleyen yüzdü. Hatırlayalım; Kadir İnanır o sahnede öfkeyi bağırarak değil, bastırarak oynar. Sesini yükseltmez. Aksine düşürür.

Tehlikeli olan da budur zaten. Çünkü gerçek güç çoğu zaman sessiz görünür. Yeşilçam’da birçok erkek kahraman vardı. Ama Kadir İnanır’ın temsil ettiği erkeklik başka bir yerden geliyordu.

O, yenilmez adamları oynamadı. Onuruyla kaybedenleri oynadı. Hayata geç kalanları, yanlış anlaşılmış adamları, sevdiğini koruyamayanları, içine konuşanları… Bu yüzden onun karakterlerinde sürekli bir iç kırılması hissedilir.

Bir yere ait olamama duygusu. Belki de Türkiye’nin uzun yıllar boyunca yaşadığı ruh hâli buydu zaten.

Kırgın ama ayakta. Yorgun ama gururlu. Sessiz ama hâlâ direnmeye çalışan.

Kadir İnanır’ın sineması biraz da buydu; susan insanların sineması.

Günümüz gençleri o filmleri izlediğinde bazen ritmi yavaş buluyor. Haklılar zira o filmler acele etmiyordu. İnsan yüzüne zaman tanıyordu. Bir adamın düşünmesini, susmasını, pencereye bakmasını göstermekten korkmuyordu.

Şimdiki sinemanın kaybettiği şeylerden biri belki de tam olarak bu: sessizliğin değeri. Kadir İnanır’ın oyunculuğu bunu yeniden hatırlatıyor. Bazen bir insanı anlamak için söylediklerini değil, sustuğu yerleri dinlemek gerekiyor.

Ve bazı oyuncular var, yıllar geçtikçe yaşlanmazlar. Yavaş yavaş hafızaya dönüşürler. Kadir İnanır da artık biraz öyle bakıyor bize.

Eski bir film karesinin içinden. Uzun bir yolculuktan dönmüş gibi. Yorgun ama hâlâ dimdik.

Geçmişler olsun.

 

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin