Anneler neden bayramlarda kanar?*

YORUM | FATMA BETÜL MERİÇ

“Pazen elbiseler dikmeye otururdu annem bayram önceleri
gül desenli yerlerde elini dikerdi
anısı iğnelerde

Biz bir gökyüzü atlasında yitirdik kardeşçe ormanımızı
saçlarında kaldı erken kar
gülüşü geç kalan yağmur sıcaklığında

Susuzluğumuz makilik, yetim çocuk sıskalığında
ah annem cılız derdi, arık derdi, kuru derdi anlamazdık
aymazlığımızı hoş gör

Utanır oldum gözlerini bulandırmaktan mevsim yazken
kışları kim saklar koynunda kanat kanat açılırken
anneler neden bayramlarda kanar

Buldum bilemedim bildim bulamadım
kurşun neden seker annelerin göğsünde derdim
derlerdi: evlatları vardır…

*Barış Erdoğan

Bir gecede ve birdenbire hayatları değişmeseydi hem Ramazan günlerini hem de Bayramı bambaşka idrak ederlerdi elbette. Bu yıl da iftar ve sahur günleri planlanır; misafire hazırlanacak yemek mönüsü düşünülürdü. Kucaklar dolusu alışverişler yapılırdı.

Hediyeler hazırlanır, diş kiraları ile gönülleri alınırdı misafir öğrencilerin. Hadis-i şeriflerin yazılı olduğu güller, okunacak kitaplar hediye ederlerdi gelene gidene.

Bir ibadet insanları ancak bu kadar bir araya getirebilirdi. Gönülleri bir ve beraber eylemek, Ramazanın kendine has göreviydi sanki.

İftar sofralarının dolup taştığı yetmez, sahur vakitlerinin lacivert rengine de dost muhabbeti ve birlikte başlanan oruçlar eşlik ederdi.

Hep bir tatlı heyecan, hep iftar vakti daha bir yalnızlaşan sokaklarda misafir olunacak evi bulabilmenin telaşı. Hep bir ne çabuk geçtiğini anlayamadan bitiveren canım Ramazan günleri, geceleri…

Arkasında hasreti bırakıp giden yar gibi…

Bir sonraki seneye kim öle kim kala der gibi…

Şefkatli bir baba eli değmiş de saçlara, o şefkatin büyüsü her yanı sarmış gibi…

Bir daha kavuşabilmeyi gönül ipiyle çeker gibi…

Yalnızlıklara yoldaşlık etmeye gelmiş ve uykusuz gecelerimize en güzel sebep oluverip de gitti aziz bir misafir gibi.

Bir gecede ve birdenbire değişmeseydi hayatlarımız; kimimiz dar ve rutubetli zindanlarda plastik masalarda, kimimiz hücrede yalnızlığımızla baş başa, kimimiz dışarda  yalnızca bir yudum suyla açmayacaktı oruçlarını.

Zindanlar, medreseye; battaniyeler seccadeye dönüşmeyecekti hiç.

Ömrümüzün en acı, en tatlı, en yalın, en yalnız, en sade, en mutevazi, en hicranlı, en zor, en kolay, en çabuk geçiveren, en bir dakikası asırlara bedel Ramazanını yaşayamayacaktık, birdenbire değişmeseydi hayatlarımız.

İftarı açmak için vaktin girmesini beklemek, ezan sesinin duyamadan iftar etmek…

Ezan sesinin duyduğu halde bir başına oruç açmanın o buruk tadı…

Her birimiz farklı kaderlerin içinde, bir güzel derdin sevdasıyla ayrı düşmedik mi?

Geceleri rüyalarımızı aynı ıstırap, aynı gaye-i hayal süslemedi mi?

İnsanlığa hizmet için çıkmamış mıydık dikenli yollara?

“Bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var” dememiş miydi Derviş Yunus?

Ve rikkatli ve yaşlarla dolu gözlerin sahibinden, dinlememiş miydik bu sözleri?

Bir yanımız tutsak, kalplerimiz kırık, bayramlarımız buruk…

Bayram hazırlığımız, bayram hediyemiz de; harçlığımız ve sevincimiz de; göz ve gönül aydınlığımız da semaya kalkan ellerimizdir bizim.

Dua dua yalvaran dillerimiz, içli içli ağlayan gönüllerimiz.

Bir gecede ve birdenbire değişmeseydi hayatlarımız Safiye bebek anne karnında tanıştığı zindan karanlığında çıkarmayacaktı kırkını. Gökyüzünü de güneşi görebilecekti yumuk gözleri ile özgürce. Akif bebek yürümeyi beton zeminde minik avluda öğrenmeyecekti.

Anneler bir bayram ve bir bayram daha kalabalık koğuşlarını temizleyerek değil, evlerini silip süpürerek gireceklerdi.

Bayram temizliği, koğuş nöbetlerine dönüşmeyecekti.

Bayramlaşmak için kilometrelerce yolculuk yapmak zorunda olmayacaktı aileler. 3 günlük bayram 30 dakikaya sığdırılmayacaktı. Çocuklar kantin fişine yazmak zorunda olmayacaklardı bayram isteklerini. Adet olduğu üzere küçük ya da büyük bir elbise ve minik ayaklarına uygun bir bayramlık ayakkabı kokusu ile uykuya dalacaklardı kendi evlerinde, mis döşeklerinde.

Arefe suyu ile yıkanmış, anne eli ile taranmış saçları olacaktı cennet güzeli evlatların.

Annelerinin sesini duymak için telefon görüşlerini, kokusunu hissetmek için henüz yıkanmamış kıyafetlerine sarılıp uyumayı beklemeyeceklerdi.

Sevinçli bir bayram sabahına uyanıp, bayram namazından dönen babalarını karşılayacaklardı tüm heyecanlarıyla.

Mutfaktan gelen, demli çayın kokusuna sıcak ekmek buğusu karışacaktı, fırından yeni çıkmış.

Çok sesli, çok neşeli bir bayram kahvaltısı olacaktı bu.

Anneler ıssız evlerinde, yavrularına, anne-baba ve çocuktan oluşan mutlu aile tablolu bir kahvaltı hazırlayamamanın ıstırabı ile gözyaşı dökmeyecekti.

Eksile eksile bir avuç kalan bekleyenlerin adına da, bekledikleri adına da ağlamayacaktı bayram günü.

Aşki gibi,

“Sen hilal ebrudan ayrı ıyd matemdir bana

Kimse bayram eylemez çün kim görünmeye hilal”.

Sen hilal kaşlıdan ayrı iken bayram bana matemdir, çünkü hilal görünmezse kimse bayram yapmaz.

Diyeceklerdi belki ama.

Her şeye rağmen bayram, güzel hatırlanmalı, hoş hatıralar bırakmalıydı.

Bahtımıza daha kaç ramazan düşecek, kaç bayrama erişeceğiz bilinmez.

Yavrular, anne babalarına kavuşacaklar ve o gün gerçek bir bayram olacak bizler için.

Bekleyenlerin bekleyişleri sona erecek aniden.

Bir gün, bir haber gelecek ve cezaevi yollarına düşeceğiz ceplerimizde gözyaşlarımız; kalbimizde pür neşe uçan sevinç kuşu ile.

Bir mahşeri andıran kalabalığa karışıp, beklediğimizi arayacak gözlerimiz.

Her yer ana baba günü olacak.

Herkes kendi yitiğini, yolunu gözlediğini bulmaya çalışacak.

En çok çocuklar yaşayacak bu tatlı telaşı. En çok onlar koşacak bir oraya bir buraya.

Gözünü dört duvar bir koğuş kalabalığına açmış olanı da, anne babasının neden yanında olmadığını daha anlamayanı da, şaşkın şaşkın bakacaklar etrafa.

Yolları gerçek bir hasretle beklenen Yusuflar, Ken’an kuyusunun derinliklerinden, zindan karanlığından Yakup misal göz aydınlıklarına kavuşacaklar o gün.

O gün, kötülüğün zifiri rengi silinecek, balçıkla sıvanmaya çalışılan Güneş en güzel ziyaları ile ortalığı ışığa boğacak.

Değil mi ki kavuşmalarımız topal

Ayrılıklarımız koşar adım, olmayacak o gün ey zarif Şair!

Ağır, ürkek belki ama emin ve coşkulu adımlarla, ayrılıklar sona erecek.

Vuslatın büyüsü saracak dört bir yanı.

Gözleri kamaştıran bir ışık ve belki güzel kokular eşliğinde, zindan vazifesinden terhis olacak o gün.

O günü gönül takvimimiz bayram diye hatırlayacak hep ve gözyaşları ilk kez mutluluktan akacak..

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin