AKP’nin efsane ihtiyacının yeni kurbanı: Abdülhamit

[Yorum: Dr. Serdar Efeoğlu]

Her yeni rejim kendi mitlerini oluşturur ve onlarla meşruiyetini devam ettirmeye çalışır. On beş yıldır iktidarda olan AKP kendisini ‘Yeni Türkiye’ adıyla kurucu rejim olarak görmekte ve kendi doğrularını topluma çeşitli algılarla kabul ettirmeye çalışmaktadır. AKP’nin propaganda konusunda çok başarılı olduğu bir gerçektir. Örneğin henüz aydınlatılamayan 15 Temmuz da hemen bir mite dönüştürülmüştür. Boğaziçi Köprüsü’nün adı “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” yapılmış, birçok okula, caddeye ve meydana, belki de darbenin aydınlatılmaması için şehit edilen Ömer Halisdemir ismi verilmiştir.

abdulhamit spot 1Bunlar şu anda başarılı bir algı çalışması olarak gözükse de, halktaki karşılığı önümüzdeki yıllarda anlaşılacaktır. 1980 darbesinden sonra her yerde gördüğümüz Kenan Evren adının zamanla nefrete dönüşmesi, 27 Mayıs darbecilerinin Beyazıt Meydanı’na “Hürriyet Meydanı” adını vermelerine rağmen bu ismin hiç kullanılmaması bu görüşümüzü doğrulamaktadır.

YENİ DÖNEMİN MASALLARI

AKP’nin özellikle TRT vasıtasıyla kendi tarih anlayışını halka benimsetmeye çalıştığı görülmektedir. Bu konuda ilk örnek “Diriliş Ertuğrul” olmuştur. Hakkında çağdaş kaynaklarda bilgi bulunmayan, 15. yüzyıl kroniklerinde birçok çelişkili bilginin yer aldığı Ertuğrul Gazi, bir televizyon dizisi olarak tarihi gerçeklerin çoğuna ters düşecek şekilde yansıtılmıştır. Bununla Ertuğrul Gazi’nin efsanevi bir şahsiyete dönüştürülerek Türk toplumunda gerçeklerle ilgisi olmayan bir Osmanlı algısı oluşturmak istendiği anlaşılmaktadır.

AKP iktidarı şimdi de 2 Abdülhamit’i kendi tarih anlayışının bir miti olarak sunmaya çalışmaktadır. Çeşitli yerlerde “Son İmparator Abdülhamit Han” kongreleri ve “Yahudilere bir karış toprak vermeyen” Sultan’ı anma programları düzenlemektedir. Geçen hafta gösterilmeye başlanan “Payitaht Abdülhamit” filmi de İttihatçıların “romantik milliyetçi” tezlerinin yüz yıl sonra “romantik İslamcı” yaklaşımlarla yeniden halka benimsetilmeye çalışıldığını göstermektedir.

Abdülhamit, Osmanlı-Cumhuriyet hesaplaşmasının en önemli figürlerinden birisidir. Bu boyutuyla ideolojik bir kişilik olmaya mahkûm edilmiş görünmektedir. Her kesim kendi ideolojisine uygun gördüğü yönlerini öne çıkarmakta ve olumsuz gördüklerini değerlendirmemektedir. Bu durum Abdülhamit’in gerçek bağlamından koparılarak ideolojiye kurban edilmesine neden olmaktadır.

Abdülhamit otuz üç yıl süren saltanatı ile Osmanlı tarihinin en uzun süre tahtta kalan hükümdarlarındandır. Türk tarihinin ilk Anayasasını yaptırmış ve ilk parlamento onun döneminde açılmıştır. Ancak Meşrutiyet uzun sürmemiş, Anayasa kâğıt üzerinde yürürlükte olsa da fiilen uygulanmamıştır. Ülkeyi mutlak hükümdar olarak 12.000 kadar görevlinin bulunduğu Yıldız Sarayı’ndan tek başına yönetmiştir. Abdülhamit’in devletin idari, mali, sosyal, dini ve ekonomik bütün işlerini Saray’a toplayan “istibdat” şeklindeki bu yönetim tarzına tepki olarak ortaya çıkan muhalefet, kendisine çok ağır eleştiriler getirmiştir.

İttihatçıların Abdülhamit’e yönelik ithamları, ders kitapları ve romanlar başta olmak üzere çeşitli yayınlarla Cumhuriyet devrinde de devam etmiştir. Dindar kesim ise Abdülhamit’i, “mazlum ve mağdur” olarak görmüş ve “müstebit Padişah” yerine “Ulu Hakan Abdülhamit Han” olarak değerlendirmiştir. Bu konuda öncülük yapan Necip Fazıl;  “36 Türk hükümdarı arasında belki de en büyüğü” olarak Abdülhamit’i görmektedir. O’na göre Abdülhamit; “hakkı gasp edilmiş bir Hükümdar”, Batı taklitçiliğine karşı bir “miftah”, sahte inkılâpçıların hakkında birçok yalan uydurduğu bir şahsiyettir.

Bugün Necip Fazıl’ın bayraklaştırdığı “Ulu Hakan” imajı bir adım ileri taşınarak film şeklinde halka benimsetilmeye çalışılıyor. Hâlbuki İttihatçıların ve Erken Cumhuriyet döneminin Abdülhamit’i aşağılayıcı yaklaşımları ne kadar objektiflikten uzaksa, İslamcı kesimin “yanlıştan münezzeh” bir kişilik algısı da o kadar yanlıştır. Her iki yaklaşımda da önce hükümler verilmekte, daha sonra örnek olaylarla bu durum desteklenmeye çalışılmaktadır.

Abdülhamit’le ilgili algıların başında otuz üç yıl boyunca toprak kaybedilmediği bilgisi yer almaktadır. Hâlbuki 1877-1878 Rus Savaşı sonrasında Berlin Antlaşması ile Kars, Ardahan, Batum Ruslara verilmiş; Sırbistan, Karadağ ve Romanya Osmanlı Devleti’nden ayrılarak bağımsız olmuştur. Aynı süreçte Kıbrıs, İngilizlere üs olarak bırakılmıştır. Abdülhamit’in tahta yeni çıkmasından dolayı bu kayıplardan sorumlu tutulamayacağı bahanesi elbette doğru değildir.

abdulhamit spotAbdülhamit devrinde toprak kayıpları bundan sonra da devam etmiştir. 1881’de Tunus Fransızların işgaline uğramış, 1882’de Mısır İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Berlin Antlaşması ile sözde özerk olan Bulgaristan, 1885’de Doğu Rumeli’yi topraklarına katmıştır. 2. Meşrutiyetin ilanından sonra ise Girit Yunanistan’a katılmış, Bulgaristan tam bağımsızlığını ilan etmiş, Avusturya Berlin Antlaşması ile geçici olarak kendisine bırakılan Bosna-Hersek’i tamamen topraklarına katmıştır.

Elbette “Abdülhamit”, bir Fatih, bir Yavuz veya bir Kanuni değildir. Çünkü yıkılış döneminde tahta çıkmış ve “İbnüzzaman” olarak devrinin şartlarına göre devleti çöküntüden kurtarmaya çalışmıştır. Fakat dönemini doğru olarak okuyup okumadığı tartışmalıdır. Özellikle dünyada meşruti idarelerin öne çıktığı bir dönemde parlamentoyu feshederek “mutlakıyetçi-totaliter” idareye geri dönmesi en büyük hatası olarak gösterilebilir. Abdülhamit, Babıâli’yi de devre dışı bırakarak ülkeyi Tek Adam” sistemi ile yönetmiştir.

BEDİÜZZAMAN VE M. AKİF’E GÖRE İSTİBDAT

Abdülhamit’in “müstebit” yönü her yönüyle tenkit edilmiştir. Bediüzzaman Abdülhamit rejimini “istibdat” olarak değerlendirmiş; Ömer Bin Abdülaziz gibi olmayı, Yıldız’ı “Darülfünun” yapmayı, Şark vilayetlerinde mektep ve medreseler açmayı teklif etmiştir. Ancak taleplerine karşılık bulamadığı gibi “deli” olduğu iddiasıyla hapse atılmıştır. Abdülhamit’i “ebu’l ağavat (ağaların babası)” olarak nitelendiren Bediüzzaman, istibdadı “tahakküm, keyfi muamele, kuvvete dayanan bir cebir, suiistimallere gayet müsait bir ortam, zulmün temeli ve insanlığın mahvı” olarak görmüş ve istibdada karşı meşrutiyetin yanında yer almıştır. O’na göre, Bizde olan istibdat, Asya’nın hürriyetine zulmani (karanlık) bir sed çekmişti(r)”.

Mehmet Akif de Bediüzzaman gibi Abdülhamit devrini “istibdat” olarak değerlendirerek çok ağır eleştiriler yöneltir. Otuz üç yıllık iktidarının “Şeriat” diyerek halkı korkutmakla geçtiğini, istibdadın yıkılıp gitse de milletin kalbinden çıkması mümkün olmayan kirler bıraktığını ifade eder. Akif’e göre, sadece bayram namazları için Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii’ne ve yılda bir kez de Hırka-i Saadet ziyaretine giden ve halka karışmayan Abdülhamit, kadınlar gibi kafesin ardına saklanan ve “gölgesinden bile korkan ödlek” bir hükümdardır. Etrafında ahlâklı, dürüst hiç kimseyi bırakmamış; ya hapse, ya da sürgüne göndermiştir. Akif, Abdülhamit’in dini hayatın yaşanmasına da izin vermediğini ve halife olarak Hz. Ömer gibi olması gerekirken Allah’ın emaneti olan halka iyi bakamadığını ifade eder. Hatta “Yıldız Baykuşu” dediği Abdülhamit için Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun ruh-u İblis’e” ifadesini kullanır.

“Tek Adam” modelinin sembol isimlerinden biri olan Abdülhamit’in Anayasa Referandumu öncesi bir televizyon dizisi ile gündeme taşınmasının tesadüfî olmayacağı muhakkaktır. Abdülhamit devri Osmanlı tarihinin bir “Fütühat Devri” değil, elde olanı muhafaza devridir. Abdülhamit’in özellikle bayındırlık ve eğitim alanında çok büyük hamleleri olmuştur. Ancak ülke istibdat ile yönetilmiş, başta aydınlar olmak üzere halk gölgesinden korkar hale gelmiştir.

Her insan gibi Abdülhamit’in de olumlu ve olumsuz yönleri vardır ve ülke yönetimine de öyle yansımıştır. Abdülhamit’le ilgili yapılacak bütün çalışmalarda hamaset ve gerçeklikten uzak bir algı yerine, olumlu ve olumsuz yönleri bütün açıklığıyla yansıtılmalıdır. Günümüzde Abdülhamit’i bayraklaştıranların birçok iyi özelliği yerine baskıcı ve otoriter yönünü örnek almaları da ayrı bir garabettir. Ayrıca sinema ve devlet televizyonunun sadece bir propaganda aracı olarak görülmesi ve bu amaca hizmet etmesinin totaliter rejimlere özenenlerin bir özelliği olduğu unutulmamalıdır.

 

Kaynaklar: Y. Beyaz, “Mehmet Akif’in Safahat’ında Dini ve Siyasi Eleştiri”, Yalova Üniversitesi İİF Dergisi, S. 1 (2015), s. 91-112; N. Özlü, 2. Abdülhamit Döneminde Yıldız Sarayı”, Toplumsal Tarih, S. 216, s. 2-13; F. Başar, “Ertuğrul Gazi”, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 11, s. 314-315; Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri, İstanbul, 2010, Yeni Asya.

6 YORUMLAR

  1. Allah Abdulhamit ten razi olsun. Ancak muhafazakar cevre tarafindan, her kul gibi hata ve eksiklerinin olabilecegi kanaati nerdeyse kabul edilmeyecek seviyede bakilir hale gelmesi tarihi gercekleri gorup ders cikarmanin onune gecmisti. Bu nedenle bu yazi “şok etkisi” yapabilir. umarim- egitim seviyesi yuksek gorunen mahalle-de de cok olumsuz tepkiler alip yazilariniza ve size engel olunmaz.

  2. Abdülhamit gerçekten bir efsane haline gelmemeli. Doğrusu yanlışı ile değerlendirilmeli. Ehl-i Sünnet’e göre “ismet” sıfatı sadece peygamberlere mahsustur. Üstad Hazretleri de bu doğrultuda tenkit etmiştir

  3. Hiç kimseyi putlaştırmamak lazım bunu bu surecte bir kez daha goruyoruz. Gecmisten gunumuze atalarimizi yalnizca yaptiklari dogru seylerle degil, hatalariyla da kabul etmeliyiz. Bu tabii ki sadece gecmisimizdeki figurlere degil, gunumuzde ornek aldigimiz insanlara bakisimizda da gecerli olmali. Kimseyi kusursuzlastirmamak ve Islami daireden her cikislarinda hatalarini fark edip duzeltmeye ugrasmaliyiz

  4. 27 Nisan 1909 Salı günü
    Sultan II. Abdülhamid Han’ın Selanik’teki sürgün hayatı başlar. 3 yıl 6 ay Selanik‘te sürgün hayatı yaşayan Sultan II. Adülhamid Han gibi diktatör birisi olduğu söyleniyor. Cenneti mekan olsun.

YORUM YAZIN

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen isminizi girin