ALİ TOPDAĞ | YORUM
Geçenlerde bir WhatsApp grubunda önüme bir metin düştü. Hani şu her tarafı emojilerle süslenmiş, her cümlesinin sonuna birer ünlem çakılmış, “Hayır, öyle değil!”, “İşte gerçek budur!” diye bağıran o meşhur sosyal medya içeriklerinden biri. Konu “Mitokondriyal Havva” meselesiydi; hani hepimizin anne tarafından tek bir kadına bağlandığı o genetik hikâye… Bilirsiniz, bilimsel bir tarafı var, ilginç bir konu. Ama metnin o üstenci hali, o “kesinlik” üslubu beni rahatsız etti.
Bilginin artık bir keşif yolculuğu olmaktan çıkıp, nasıl birer “ikna sopasına” dönüştüğünü; hakikatin o zarif fısıltısının, dijital gürültüde nasıl da boğulduğunu görmek zannederim sizi de rahatsız ediyordur.
Bazen düşünüyorum da, acaba ben mi çok yavaşladım yoksa dünya mı çok hızlandı?
Eskiden bir şeyi merak ettiğimizde okuyup araştırdıktan sonra bir karara varırdık. Şimdi ise önümüze konan o “fast-food” bilgiler, sanki kâinatın son sözüymüş gibi servis ediliyor. Bilim dediğimiz şey, doğası gereği “şimdilik kaydıyla” konuşan, her cevabın yanına on tane yeni soru işareti koyan bir disiplin değil mi?
“Elimizdeki veriler bizi buraya götürüyor ama ya öyle değilse?” demek, bilimin namusu değil mi? Ama gel gör ki, sosyal medyanın o siyah-beyaz ekranlarında griye yer kalmamış. Ya “kesin öyledir” ya da “kesin böyledir!” Oysa hayatın kendisi kocaman bir gri alan değil mi?
“Olgu bükmek” kavramını önceki yazılarımdan hatırlarsınız. Bir haberi veya bir bilgiyi alıp inancımıza, siyasi görüşümüze veya duygularımıza hizmet eden o küçücük yüde 10’luk kısmını cımbızla çekip çıkarıyoruz. Geriye kalan o yüzde 90’lık koca gövdeyi, o gerçeğin asıl iskeletini ise hiç acımadan çöpe atıyoruz.
Olgu dediğimiz o sert çeliği, kendi ideolojik kalıbımıza uydurmak için eğip büküyoruz. Belki bunu yaratılışımızdan gelen bir savunma mekanizmasıyla, belki o zihinsel tembelliğimizle yapıyoruz ama sonunda elimizde kalan şey hakikat olmuyor; sadece bizim duymak istediğimiz o tatlı yalanın bir yankısı oluyor.
‘Gri alanları’ yok ettik!
Bazen bir grupta veya bir sohbette bu bükülmüş gerçeklere itiraz ettiğinizde, konunun bir anda nasıl “din-evrim” çatışmasına veya “komplo teorilerine” evrildiğini görmüşsünüzdür. Bilgi bir veri olmaktan çıkıyor, bir anda ideolojik bir mermiye dönüşüyor. İnsanlar eteğindeki taşları dökmeye başlıyor ama kimse o taşlarla bir bina inşa etmeye çalışmıyor; herkes o taşı karşısındakine fırlatıyor. Oysa ne güzel olurdu, “Arkadaşım, bu anlattığın bir ihtimal ama bunun bir de şu tarafı var, ona da bir baksak mı?” diyebilmek. Üstelik bunu karşımızdakini ezmeden, ona ders vermeden, sadece bir ihtimali masaya bırakarak yapabilmek…
Belki yaş almanın verdiği bir yorgunluk, belki de okuyup dinledikçe artan o “haddini bilme” arzusu… İnsan belli bir yaştan sonra artık insanları düzeltmekten, onlara bir şeyler kanıtlamaya çalışmaktan yoruluyor. Bir bakıyorsunuz, o bağıran metinleri paylaşanlarla, o asan-kesen tiplerle aranıza sessizce bir mesafe koyuvermişsiniz. Bu bir kibir değil, inanın. Bu sadece zihinsel bir hijyen çabası.
Takibi bırakmak, gruptan sessizce çıkmak veya bir dostla araya mesafe koymak; aslında o “Ya öyle değilse?” sorusunun kutsallığını koruma çabasıdır. Çünkü o soruyu sormayı bıraktığımız an, manipülasyona ve algı operasyonlarına açık birer “tüketici” haline geliyoruz.
Yalan haber ışık hızıyla yayılıyor!
Bir yalan haber orman yangını gibi yayılıyor, binlerce zihni bulandırıyor. Günler sonra birileri çıkıp “Bu haber yanlıştı!” dediğinde, o kirlenen su çoktan içilmiş, o yanlış bilgi üzerine koca koca binalar inşa edilmiş oluyor. O teyit mesajı, yalanın ulaştığı o devasa kitlenin kıyısına bile varamıyor çoğu zaman.
İşte bu yüzden, o ilk sarsıcı haberi gördüğümüzde, o emojili “kesin bilgi” metni önümüze düştüğünde kalbimize o “şüphe mührünü” basmak zorundayız. Bir bilginin doğruluğundan önce, sunuluş biçimindeki o “kibir” bizi rahatsız etmeli.
Hakikat bu kadar gürültülü olmak zorunda mıdır?
Bana sorarsanız, bir insanın sahip olabileceği en büyük rütbe “Bilmiyorum!” diyebilmesidir.
“Bilmiyorum, henüz emin değilim, bu sadece bir teori…”
Bu kelimeler ne kadar kıymetli, farkında mısınız? Bu kelimeler aslında “Ben haddimi biliyorum ve senin zihnini ucuz bir bilgiyle meşgul edip seni kandırmak istemiyorum.” diyor. Bugün dünyadaki kavgaların çoğu, bilmediği halde “kesin biliyorum” diye bağıranlar yüzünden çıkmıyor mu zaten?
Belki de yapmamız gereken tek şey, o çok bilmiş emojilerin arasından sıyrılıp, sorunun kendisine aşık olmaktır. Birinin bize neye inanmamız gerektiğini dikte etmesine izin verdiğimiz an, aslında düşünme yetimizi bir sunakta kurban ediyoruz demektir.
Oysa o WhatsApp grubunda yükselen cılız bir “Acaba?” sesi, o binlerce yıllık genetik mirastan çok daha kıymetlidir. Çünkü o ses, insan onurunun ve merakının sesidir.
Belki ben de yanılıyorumdur. Belki benim bu sorgulama takıntım da bir nevi savunma mekanizmasıdır, kim bilir?
Ama yine de diyorum ki; önümüze konan o bükülmüş olgulara, o siyah-beyaz dayatmalara karşı tek bir sığınağımız var: Durup düşünmek. Bir metinden veya bir insandan o samimiyeti, o hatasını kabul etme payını alamıyorsak; oradan sessizce uzaklaşmak en doğrusu gibi geliyor bana. Bilginin ayağa düşmesine izin vermeyelim, onu o büküldüğü yerden çıkarıp asıl zarif ve şüphe dolu haline geri döndürelim.
Sonuçta hepimiz aynı koca insanlık ailesinin, o meşhur “ortak annenin” çocuklarıyız, değil mi? Ama o anne bize sadece genlerini değil, herhalde bu koca dünyayı anlamlandırmak için bir parça “akıl” ve bolca “şüphe” de bırakmış olmalı. Gelin, o mirasa sahip çıkalım.
Ne dersiniz, haksız mıyım?
